Dolar
49,6987
0,06%
Euro
55,6699
-0,10%
Sterlin
66,5805
-0,15%
Bitcoin
4.009.136
-0,49%
BİST-100
11.116,99
-0,92%
Gram Altın
6.386,922
-0,62%
Gümüş
53,96
-1,19%
Faiz
39,54
0,00%

Berlin’deki İğrenç Yemekler Müzesi, kelle paça, şalgam ve kültür ekonomisi

Berlin'de 170'ten fazla müze var. Dinozorların milyonlarca yıllık geçmişinden fotoğrafın hafızasına, casuslardan bilgisayar oyunlarına kadar hemen her şeyin müzesi yapılmış. Hatta bizim şifa niyetine içtiğimiz kelle paça ile kebabın yanında tükettiğimiz şalgam bile İğrenç Yemekler Müzesi'nde sergilenmiş.

24.10.2026 05:44 • Güncelleme: 24.10.2026 05:55
Berlin’deki İğrenç Yemekler Müzesi, kelle paça, şalgam ve kültür ekonomisi
16px
32px

Toygun ATİLLA

Berlin'de yürürken insanın aklına bazen tuhaf sorular geliyor.

Mesela bir şehrin kaç müzesi olabilir?

Daha önemlisi, bir şehir nelerin müzesini açabilir?

Berlin'de geçirdiğim birkaç günde iki müzeyi gezme fırsatım oldu.

Birincisi dinozorların milyonlarca yıllık geçmişine uzanan doğa tarihi müzesiydi.

İkincisi fotoğraf müzesi.

Birinde dünyanın bizden önceki sahiplerini, diğerinde insanın geride bıraktığı görüntüleri düşündüm.

Bir de önünden geçtiğim, ancak zamanım yetmediği için içeri giremediğim bir müze vardı.

Adını görünce duraksadım.

Disgusting Food Museum.

Türkçesiyle İğrenç Yemekler Müzesi.

İlk tepkim gülümsemek oldu.

Ardından aklıma şu soru geldi:

Birileri dünyanın en kötü kokulu, en tuhaf, hatta bazı insanlara göre yenilmesi imkânsız yiyeceklerini bir araya getirip bunlardan müze yapmayı nasıl düşünmüştü?

Aslında Berlin'in kültüre bakışını anlatan şey belki de tam olarak buydu.

Başkalarının burun kıvırdığı bir fikirden bile kültürel bir deneyim yaratmak.

BİR ŞEHİRDE 170'TEN FAZLA MÜZE

Berlin'in resmî turizm kuruluşu VisitBerlin'e göre şehirde yaklaşık 170 müze bulunuyor. Belediye müze rehberi ise sayının 170'in üzerinde olduğunu belirtiliyor.

Tek bir şehirden söz ediyoruz.

Üstelik bu müzelerin hepsi kralların hazinelerini, büyük ressamların tablolarını veya tarihî eserleri sergilemiyor.

Berlin'de casusluk müzesi var.

Bilgisayar oyunları müzesi var.

Ruj müzesi var.

Eski Doğu Almanya'nın gündelik hayatını anlatan müzeler var.

Hatta insanların duymadığı, bilmediği veya önemsemediği şeyleri konu edinen bir müze bile var.

İnsanın aklına ister istemez şu soru geliyor:

Biz müze denildiğinde neden hep büyük tarihî olayları, sarayları, savaşları ve ünlü insanları düşünüyoruz?

Oysa hayat yalnızca büyük olaylardan ibaret değil.

Bazen bir fotoğraf, bazen eski bir oyuncak, bazen bir yemek, bazen de sıradan bir eşya bir dönemin bütün hikâyesini anlatabilir.

Berlin bunu anlamış.

DİNOZORLARDAN FOTOĞRAFIN HAFIZASINA

Gezdiğim doğa tarihi müzesinde dinozorların devasa iskeletleriyle karşılaşmak, insanın zaman duygusunu değiştiriyor.

Milyonlarca yıl önce yaşamış canlıların kalıntılarına bakarken insan ister istemez kendi ömrünü düşünüyor.

Biz kendimizi dünyanın merkezinde görüyoruz.

Oysa dünya bizden çok önce de vardı.

Ve bizden sonra da var olmaya devam edecek.

Fotoğraf müzesinde ise bambaşka bir duygu hâkimdi.

Bu kez milyonlarca yıl öncesine değil, insanın kaydettiği zamana bakıyordum.

Fotoğraf dediğimiz şey yalnızca bir görüntü mü?

Yoksa geçmişe bırakılmış bir tanıklık mı?

Gazetecilik hayatım boyunca fotoğrafların ne kadar önemli olduğunu gördüm.

Bazen bir fotoğraf sayfalarca yazının anlatamadığını anlatır.

Bazen bir insanın yüzündeki ifade, yaşanan bir dönemin bütün ruhunu taşır.

Berlin'de gezdiğim bu iki müze, birbirinden çok farklı iki hikâyeyi aynı düşüncede buluşturdu.

Birinde doğanın hafızası vardı.

Diğerinde insanın.

Ama asıl ilginç hikâye, kapısından içeri giremediğim üçüncü müzede saklıydı.

İĞRENÇLİĞİN MÜZESİ OLUR MU?

Berlin'in merkezinde, Checkpoint Charlie yakınlarında bulunan İğrenç Yemekler Müzesi, 2021 yılında açılmış.

Dünyanın farklı ülkelerinden 90'dan fazla sıra dışı yiyecek sergileniyor.

Üstelik ziyaretçiler yalnızca bakmakla yetinmiyor.

Bazı yiyecekleri tatma imkânı da buluyor.

Müzenin arkasında kâr amacı gütmeyen bir hümanist kuruluş bulunuyor. Yani burası yalnızca insanları şaşırtmak için kurulmuş ticari bir eğlence mekânı değil; beslenme kültürünü ve önyargıları tartışmaya açan bir yer.

Örneğin İsveç'in fermente ringa balığı surströmming.

Keskin kokusuyla meşhur.

Sardinya'nın içinde böcek larvaları bulunan geleneksel peyniri casu marzu.

Güneydoğu Asya'nın bazı ülkelerinde çok sevilen, ancak kokusuna alışık olmayanların yaklaşmak istemediği durian meyvesi.

Bunların bazıları bizim damak tadımıza son derece yabancı.

Ama dünyanın başka köşelerinde insanlar bu yiyecekleri severek tüketiyor.

İşte müzenin temel sorusu da burada başlıyor.

Bir yiyeceği iğrenç yapan gerçekten kendisi mi, yoksa bizim ona bakışımız mı?

BİZİM ŞİFA DEDİĞİMİZE ONLAR İĞRENÇ DİYOR

İşin Türkiye'yi ilgilendiren çok ilginç bir tarafı da var.

Araştırınca öğrendim.

Berlin'deki İğrenç Yemekler Müzesi'nde Türk mutfağından da örnekler sergilenmiş.

Hem de hangileri biliyor musunuz?

Kelle paça ve şalgam.

2024 yılında Berlin'de yaşayan içerik üreticisi Canan Yemenicioğlu'nun müze ziyaretine ilişkin paylaşımlarını haberleştiren Onedio, bu iki Türk lezzetinin sergide yer aldığını aktarmış.

Düşünsenize.

Bizim özellikle kış aylarında şifa niyetine içtiğimiz kelle paça çorbası.

Adana kebabının, lahmacunun yanında severek tükettiğimiz şalgam.

Berlin'de İğrenç Yemekler Müzesi'ne girmiş.

İnsanın önce itiraz edesi geliyor.

Kelle paçanın neresi iğrenç?

Şalgamın nesi kötü?

Ama sonra müzenin anlatmak istediği şeyi fark ediyorsunuz.

Bizim için son derece doğal olan bir lezzet, başka bir toplumda şaşkınlık, hatta tiksinti yaratabiliyor.

Tıpkı bizim de başka ülkelerde severek tüketilen bazı yiyeceklere aynı tepkiyi vermemiz gibi.

Demek ki damak tadının da bir coğrafyası var.

Bir yerde şifa niyetine tüketilen şey, başka bir yerde yenilmesi zor bir yiyecek olarak görülebiliyor.

Müze, kelle paçanın veya şalgamın nesnel olarak iğrenç olduğunu ilan etmiyor.

Tam tersine, insanların iğrençlik algısının ne kadar kültürel olduğunu göstermeye çalışıyor.

Yani mesele yemeklerden daha büyük.

Mesele önyargılarımız.

Tanımadığımız şeyleri ne kadar kolay yargıladığımız.

Başka kültürlerin alışkanlıklarına ne kadar mesafeli durduğumuz.

Ve belki de kendimizi ne kadar merkeze koyduğumuz.

Berlin'de kapısından içeri giremediğim bu müze, bana hiç beklemediğim bir soruyu sordurdu.

Acaba biz başkalarının kültürlerine bakarken ne kadar hoşgörülüyüz?

BERLİN'İN ASIL BAŞARISI

Berlin'in kültürel zenginliği yalnızca müzelerinin sayısından kaynaklanmıyor.

Asıl mesele çeşitlilik.

Bir tarafta insanlık tarihinin en karanlık dönemlerini anlatan anıtlar ve müzeler.

Diğer tarafta modern sanat galerileri.

Bir sokakta fotoğrafın tarihi.

Başka bir sokakta dinozorlar.

Bir başka köşede dünyanın en tuhaf yemekleri.

Berlin, ziyaretçisine yalnızca geçmişini anlatmıyor.

Yeni şeyler merak etmesi için de nedenler sunuyor.

Bu çok önemli.

Kültür yalnızca geçmişten kalan eserleri korumakla sorumlu mudur sadece? Aynı zamanda yeni sorular da sorabilmek gerekli değil midir?

Gündelik hayatın sıradan görünen ayrıntılarını bile bir hikâyeye dönüştürmek gerekmez mi?

Bir şehrin kültürel gücü, yalnızca sahip olduğu eserlerle değil, o eserleri ve hikâyeleri insanlarla buluşturma biçimiyle de ölçülür.

Bir de işin ekonomik tarafı var.

Müzeler bilet satıyor.

Ziyaretçi çekiyor.

Çevrelerindeki kafeleri, restoranları, mağazaları ve otelleri besliyor.

Kültürel bir fikir, doğru kurgulandığında ekonomik değer de üretebiliyor.

Bunu yalnızca para kazanma meselesi olarak görmemek gerekiyor.

İyi bir müze, ziyaretçisine satın aldığı biletin karşılığında yalnızca bir sergi sunmuyor aynı zamanda düşünce de bırakıyor.

PEKİ İSTANBUL?

Berlin sokaklarında dolaşırken insanın aklına ister istemez İstanbul geliyor.

İstanbul'un tarihî zenginliğini Berlin'le yarıştırmak anlamsız.

İki imparatorluğa başkentlik yapmış bir şehirden söz ediyoruz.

Sarayları, camileri, kiliseleri, sarnıçları, hanları, çarşıları ve yüzlerce yıllık kültürel birikimiyle İstanbul benzersiz bir şehir.

Üstelik İstanbul'da da yaratıcı müzeciliğin çok başarılı örnekleri var.

Rahmi M. Koç Müzesi.

İstanbul Oyuncak Müzesi.

Masumiyet Müzesi.

Bunlar yalnızca eser sergileyen değil, hikâye anlatan yerler.

Ama ben yine de şu soruyu sormak istiyorum:

İstanbul, sahip olduğu olağanüstü hikâye zenginliğini yeterince kültürel deneyime dönüştürebiliyor mu?

Mesela İstanbul'un sokak lezzetleri başlı başına bir müzenin konusu olamaz mı?

Simitçinin, bozacının, seyyar satıcının, mahalle fırınının hikâyesi...

Eski İstanbul gazinoları.

Beyoğlu'nun eğlence hayatı.

Vapurların tarihi.

Mahalle bakkalları.

Kaybolan meslekler.

Eski sinemalar.

Bir zamanların meşhur pastaneleri.

Bunların her biri İstanbul'un hafızasının parçası.

Her biri doğru anlatıldığında hem İstanbullunun hem de yabancı turistin ilgisini çekebilecek hikâyeler.

Burada mesele yalnızca yeni müze binaları yapmak değil.

İyi fikirler üretmek.

Var olan hikâyeleri yaratıcı biçimde anlatmak.

Kültürü yalnızca geçmişi korumak için değil, bugünün insanıyla buluşturmak için de kullanmak.

Berlin'in bana düşündürdüğü şey tam olarak buydu…

Berlin'de zamanım sınırlıydı.

İstediğim her yeri göremedim.

Dinozorların dünyasında dolaştım.

Fotoğrafın hafızasına baktım.

İğrenç Yemekler Müzesi'nin ise yalnızca önünden geçtim.

İçeri giremedim.

Ama merak ettim.

Araştırdım.

Dünyanın farklı köşelerinde insanların neler yediğini, neyi neden iğrenç bulduğunu öğrendim.

Kelle paçanın ve şalgamın bile bu müzede sergilendiğini öğrendiğimde ise gülümsedim.

Çünkü Berlin'in anlatmak istediği şeyi biraz daha iyi anlamıştım.

Bir şehir yalnızca tarihî binalarıyla, anıtlarıyla, meydanlarıyla büyük olmuyor...

O şehrin insanlara ne kadar çok soru sordurduğu da sizce de önemli değil mi ?

patronlardunyasi.com

editörün seçtikleri
Vestel’de 400 milyon dolarlık varlık satışı planı nasıl işleyecek, hangi varlıklar satılacak, borçlar nasıl yapılandırılacak?
Vestel’de 400 milyon dolarlık varlık satışı planı nasıl işleyecek, hangi varlıklar satılacak, borçlar nasıl yapılandırılacak?#Zorlu Grubu