Levent Erden’den Galatasaraylılık dersi
Galatasaray Lisesi Tevfik Fikret Salonu’ndayım. Aradan 50 yıl geçmiş, saçları beyazlamış, dostlarının bazıları eksilmiş, İstanbul değişmiş…. Levent Erden’in konuşmaya başladığında ise zaman durmuştu. Galatasaray’ın 108. Devresi hala aynı yatakhanede uyuyan, aynı koridorda koşan ve birbirine “Hadi kenefe” diye seslenen çocuklardı.

Toygun ATİLLA
Yüce Auto Skoda’nın patronu Ahmet Yüce’nin davetlisi olarak o gün oradayım.
Galatasaray müze müdürü Çağlar Şavkay mihmandarlık ediyor bana. Önce müzede buluşuyoruz. 108 devrelerin bir kısmı müzenin dördüncü katında, çay kahve gırla muhabbet..
Sonrası mı? İşte sonrası beni çok etkiliyor.
Bir okul insanın hayatında ne kadar yer kaplayabilir?
Cevabı, Galatasaray Lisesi 108. Devre adına konuşan Levent Erden verdi.
Ama rakamlarla değil.
Anılarla…

Levent Erden konuşmasının başında bir itirafta bulundu:
“Buradaki hiç kimse, dün akşam bu okulda kalanlar ya da hep beraber yemek yediklerimiz, buradan 50 yıl önce mezun olduğuna inanmıyor. İnanan bir tanesi bile yok. Yarın sabah gel buraya başla dersen herkes başlamaya hazır.”
Aslında bütün konuşmanın özeti buydu.
Çünkü anlattığı şey bir okul değildi.
Bir ömür boyu bitmeyen gençlikti.
Bugün 108. Devre denildiğinde insanların aklına iş insanları, doktorlar, yöneticiler, vakıf başkanları geliyor olabilir.
Levent Erden ise başka bir şey anlattı.
Önce çocukları anlattı.
11-12 yaşında ailelerinden ayrılıp yatakhanelere bırakılan çocukları…
O çocukların ilk gecesi hafızasında hâlâ canlıydı.
“Ortada sobalar var. Üç kişi elle tutuştuğumuzda ancak çevreliyoruz. Yatağa yattık. Tepemizde zırhlı Osmanlı savaş gemileri var. Vapurlar geçtikçe tavanda aydınlanıyorlardı. Hepimiz hikâye yazmaya orada başladık.”
Bu cümleyi duyunca durup düşündüm.
Bugünün çocukları telefon ekranlarına bakarak uyuyor. Onlar ise tavandaki savaş gemilerine bakarak hayal kuruyorlardı. Belki de iki kuşak arasındaki fark tam burada başlıyordu.
Konuşmanın en dikkat çekici bölümlerinden biri ise Beyoğlu’ydu.
Levent Erden’in anlattığı Beyoğlu bugünkü Beyoğlu değildi.
Levent Büfe vardı.
İnci Pastanesi vardı.
Degüstasyon vardı.
Entel Cavit vardı.
Bulgar garsonlar vardı.
Saint Antoine Kilisesi vardı.
BAP Kafeterya vardı.
Jukebox vardı.
Ve hepsinden önemlisi merak vardı. Bir şehri tüketmeden önce onu anlamaya çalışan bir gençlik vardı.

Öyle ki Levent Erden’in anlattığı şu hikâye başlı başına bir dönemin özeti gibiydi:
“25 Nisan ile 5 Mayıs arasında saat 18.30’da güneş tam Kallavi Sokak’ın başındaki binanın kirli camlarına vururdu. Saint Antoine’ın çanları çalmaya başlardı. Biz okuldayken de sonrasında da yıllarca en az 10 kişi toplanıp bunu seyrettik.”
Bugün bir grup lise öğrencisinin on yıl boyunca gün batımını izlemek için aynı yerde buluşabileceğine kaç kişi inanır?
Ama onlar bunu yapmıştı. Çünkü yaşadıkları şehirle ilişki kuruyorlardı. Şehri kullanmıyorlardı.
Şehri seviyorlardı.
Konuşmanın en önemli bölümlerinden biri ise “yatılılık” üzerineydi.
Aslında Galatasaray kültürünü anlamak isteyen herkesin dönüp dönüp okuması gereken bölüm burası.
Levent Erden şöyle dedi: “Galatasaray’da yatılı mısın diye sorulmaz. Galatasaray zaten yatılıdır.”
Sonra daha da ileri gitti: “Parmaklıklar çocuklar dışarı çıkmasın diye değildir. Dışarıdan bizi korumak içindir.”
Bu cümleyi duyduğumda anladım ki Galatasaraylıların yıllardır anlattığı “bizden biri” duygusunun kaynağı burada.
Çünkü onlar çocuk yaşta yalnızlığı birlikte yaşamış insanlar. Aynı yatakhanede büyümüşler. Aynı korkuları paylaşmışlar. Aynı özlemleri yaşamışlar. Aynı disiplinle karşılaşmışlar. Aynı şehirde kaybolmuşlar.

En sonunda aynı aileye dönüşmüşler.
Konuşmanın en güçlü bölümü ise belki de şu cümleydi: “Hadi kenefe.”
Dışarıdan bakıldığında kahkaha attıran bir anı.
Bence aslında çok derin bir cümle..
Levent Erden devamında anlatıyordu: “Hiçbir şeyi yalnız yapamayız. Tuvalete bile tek başımıza gitmeyiz.”
İlk bakışta mizah gibi duruyor. Aslında o cümlede Galatasaraylıların birbirlerine neden bu kadar bağlı olduklarının cevabı saklı.
Çünkü yalnız yaşamayı değil, paylaşmayı öğrenmişler.
Konuşmanın sonuna doğru Levent Erden çok önemli bir tespit yaptı: “Biz otoriteyi pek sevmedik.”
Bunu söylerken anlattığı kravat hikâyesi salonda kahkaha yaratmış olabilir.
O hikayenin altında başka bir şey vardı.
Galatasaray kültürünün temel taşlarından biri olan sorgulama refleksi.
Yani aslında “Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller”
Belki de bu yüzden mezunları farklı görüşlerden, farklı hayatlardan gelseler bile aynı masada oturabiliyor. Çünkü onlara küçük yaşta ezber değil, itiraz etme hakkı öğretilmiş.
Bütün konuşma boyunca benim en etkilendiğim cümlelerden biri de “Okul kollarını açar, koşarsınız ve sarılırsınız. Galiba hâlâ sarılmaya geldik.”
50 yıl sonra…
Kimi holding yönetiyor.
Kimi ameliyat yapıyor.
Kimi vakıf başkanı olmuş.
Kimi dünyanın başka köşelerinde yaşıyor.
Anlaşılan o ki 108. Devre’nin gözünde hâlâ aynı yatakhanedeler.
Levent Erden’in konuşması bir mezuniyet konuşması değildi. Bir okulun nasıl aileye dönüştüğünün hikâyesiydi.
Ben o hikayeden ve Galatasaralılık aidiyetinden çok etkilendim…
patronlardunyasi.com















