Dolar
46,977
0,11%
Euro
53,6154
-0,07%
Sterlin
63,008
0,01%
Bitcoin
3.015.266
1,61%
BİST-100
14.321,19
1,53%
Gram Altın
6.221,291
-0,01%
Gümüş
59,87
-0,23%
Faiz
40,75
0,00%

Ayşe Boyner'in şalvarından Cem Boyner'in siyasetine

Ayşe Boyner’in şalvarıyla ağaçtan meyve topladığı fotoğrafı Patronlar Dünyası'nda gördükten sonra aklıma babası Cem Boyner'in yıllar önce siyasete girmesi geldi. 30 yıl önce büyük medya desteğiyle siyasete giren ancak seçmende karşılık bulamayan Cem Boyner, acaba yanlış şeyler mi söylemişti, yoksa doğru fikirlerle yanlış zamanda mı ortaya çıkmıştı? Bugün kızlarının köye, toprağa ve doğaya yaklaşan hayatları ile Cem Boyner’in Türkiye sanayisini savunurken kullandığı halkın anlayabileceği dil, sermaye ile toplum arasında o yıllarda kurulamayan köprünün artık daha görünür olduğunu bana düşündürdü.

11.07.2026 07:39Güncelleme: 11.07.2026 07:54
Ayşe Boyner'in şalvarından Cem Boyner'in siyasetine
16px
32px

Toygun ATİLLA

Aslında bu konuyu Cem Boyner ve Ertuğrul Özkök ile birlikte masaya yatırmak isterdim. O yıllarda 40 yaşındaki genç bir siyasi parti lideri olarak Türkiye hayali kuran Cem Boyner ile 50'li yaşlarının başında dönemin amiral gemisi Hürriyet'i yöneten Ertuğrul Özkök...

Hem gazeteci hem sosyolog şapkası ile Ertuğrul Özkök'ün sormasını, analiz etmesini, Cem Boyner'in yanıtlamasını ve değerlendirmesini isterdim. Onlar o günün canlı tanıklarıydı ve Türkiye'nin bunu konuşması gerektiğini düşünüyorum. Kendilerine de buradan açık çağrı yapıyorum. Gelin hep birlikte konuşalım.

Bu kısacık çağrıdan sonra mevzumuza dönelim...

Patronlar Dünyası’nda dün akşam gece editörümüz Deniz Dallı, Ayşe Boyner’in şalvarıyla ağaca çıkıp meyve topladığı fotoğrafları haberleştirmişti.

Haberi okuduktan sonra Ayşe Boyner’den çok babası Cem Boyner’i, ikiz kardeşi Elif Boyner’i düşündüm.

Sonra da Türkiye’de sermaye ile halk arasındaki ilişkinin son 30 yılda geçirdiği büyük değişimi…

O fotoğraf bana bir aileyi, sınıfı, ülkenin değişen sosyolojisini anlatıyordu. Ayşe Boyner’in üzerindeki şalvarı da yalnızca bir kıyafet olarak gördüğümü söyleyemem.

O fotoğraf bana, Cem Boyner’in 1990’lı yıllarda siyaset yoluyla kurmaya çalıştığı fakat kuramadığı bir köprüyü hatırlattı.

Sermaye ile halk arasındaki köprüyü…

CEM BOYNER NEDEN SİYASETE GİRMİŞTİ?

Cem Boyner’in siyaset macerası, "Parti kurdu, seçime girdi, başarılı olamadı ve siyasetten çekildi" olarak hatırlanıyor.

Bu doğru ama eksik.

Bence, Cem Boyner’in siyasete girmesi, yalnızca varlıklı bir iş insanının kişisel iktidar arayışı değildi.

Aynı zamanda, Türkiye’de patron tipinin değişmeye başladığını gösteren sembolik bir adımdı.

Boyner, 1989-1990 döneminde TÜSİAD başkanlığı yapmıştı. İş dünyasının en etkili koltuklarından birinde oturmuş, yalnız şirketlerin değil, Türkiye ekonomisinin ve siyasetinin işleyişini de yakından görmüştü. 1994’te Yeni Demokrasi Hareketi’nin başına geçtiğinde, klasik siyaset sınıfının dışından gelen, dünyaya açık, liberal ve şehirli bir Türkiye öneriyordu. YDH; çoğulculuk, açık toplum, bireysel özgürlükler, serbest piyasa ve yerinden yönetim gibi o dönemde alışılmış siyaset dilinin dışında kalan kavramları öne çıkarıyordu.

Daha önemlisi, Türkiye’nin kronik sorunlarının mevcut siyasi kadrolarla çözülemeyeceğini söylüyordu Bir bakıma iş dünyasının yönetim aklını siyasete taşımaya çalışıyordu.

Şirketlerde uygulanan şeffaflık…

Hesap verebilirlik…

Verimlilik…

Çağdaş yönetim…

Dünyayla bütünleşme…

Bunların devlette de mümkün olabileceğine inanıyordu.

Fakat siyaset, şirket yönetmeye benzemiyordu. Müşteriyi ikna etmekle seçmeni ikna etmek aynı şey değildi.

İyi bir ürün yaratmakla toplumsal aidiyet yaratmak arasında büyük fark vardı.

Cem Boyner belki Türkiye’nin sorunlarını görüyordu.

Fakat o yıllarda, Türkiye henüz kendisini Cem Boyner’in aynasında görmüyordu.

MEDYA DESTEĞİ VARDI, HALK DESTEĞİ YOKTU

Yeni Demokrasi Hareketi’nin büyük bir medya görünürlüğü vardı. Cem Boyner yeni, eğitimli, çağdaş ve farklı bir siyasetçi profili olarak sunuluyordu.

Eski siyasetin yorgun yüzlerine karşı yeni bir yüz…

Devletçi ekonomiye karşı girişimcilik…

Kapalı topluma karşı dünyaya açıklık…

Siyasi kutuplaşmaya karşı çoğulculuk

Kâğıt üzerinde güçlü görünen bir hikâyeydi.

Fakat sandıkta karşılığı olmadı.

YDH, 1995 genel seçimlerinde oyların yaklaşık yüzde 0,48’ini alabildi. Cem Boyner de seçim sonucunun ardından aktif siyasetten çekildi.

Bu sonuç yalnızca başarısız bir seçim kampanyasıyla açıklanabilir mi?

Bence hayır.

Cem Boyner yalnızca rakip partilere karşı yarışmamıştı. Türkiye’nin sınıfsal hafızasına karşı da yarışmıştı.

Bence Cem Boyner asıl orada kaybetmişti.

PATRON İLE VATANDAŞ AYNI ÜLKEDE, FARKLI DÜNYALARDA YAŞIYORDU

1990’ların Türkiye’sini hatırlayalım.

Ekonomi liberalleşmişti ama toplum henüz aynı ölçüde yakınlaşmamıştı. Bir tarafta İstanbul sermayesi vardı, diğer tarafta Anadolu’nun giderek büyüyen muhafazakâr ve yerel ekonomik sınıfları…

Bir tarafta büyük holdingler diğer yanda enflasyonla, işsizlikle ve geçim sıkıntısıyla mücadele eden milyonlar…

Patron başka mahallede yaşıyordu, vatandaş başka mahallede.

Patron Paris’e, Londra’ya, New York’a bakıyordu.

Vatandaş ay sonunu nasıl getireceğine…

Aralarındaki fark yalnızca banka hesabındaki sıfırların sayısı değildi.

Kültürel mesafeydi.

Dil mesafesiydi.

Gündelik hayat mesafesiydi.

Birbirini tanımama mesafesiydi.

Sermaye, halkı çoğu zaman tüketici ya da çalışan olarak görüyordu.

Halk ise sermayeyi ayrıcalıklı, devletle yakın ve kendisinden uzak bir güç odağı olarak algılıyordu.

İşte Cem Boyner bu ortamda halktan yalnızca mağazasına gelmesini değil, kendisine oy vermesini istedi.

Beymen’den alışveriş yapan insanlarla seçim kazanmaya yetecek bir Türkiye kurulamazdı.

Kurulamadı da...

Siyaset, yalnızca iyi eğitimli şehirli seçmenin gelecek beklentisini değil, kasabadaki esnafın korkusunu, işçinin güvencesizliğini, köylünün devlete bakışını, muhafazakâr seçmenin aidiyetini ve yoksulun öfkesini de anlamayı gerektiriyordu.

YDH’nin dili belki çağdaştı ama toplumun geniş kesimleri için yabancıydı.

Doğru kavramları kullanıyordu ama o kavramların hayatlarına nasıl dokunacağını anlatamıyordu.

Bu yüzden bana göre Cem Boyner bir seçim kaybetmedi.

Bir kez daha söyleyeyim, Cem Boyner sandığa değil, Türkiye’nin sosyolojisine yenildi.

TÜRKİYE’NİN SERMAYE HARİTASI DAHA SONRA DEĞİŞTİ

Cem Boyner’in siyasetten çekilmesinden sonraki 30 yılda Türkiye yalnızca siyasi olarak değişmedi. Sermayenin yapısı da değişti.

Anadolu’da yeni sanayi merkezleri doğdu. Kayseri, Gaziantep, Denizli, Konya, Çorum ve Kahramanmaraş gibi kentlerde yeni iş insanları ortaya çıktı.

Holding patronu artık yalnızca İstanbul’da, Boğaz kıyısında yaşayan Batılı görünümlü kişi değildi.

Aynı mahallenin içinden çıkmış…

Aynı camiye gitmiş…

Aynı düğüne katılmış…

Aynı şiveyle konuşmuş…

Çalışanıyla aynı şehirde yaşamış yeni patronlar büyüdü

Bu yeni sermaye sınıfı, ekonomik güçle toplumsal aidiyet arasında İstanbul sermayesinin uzun yıllar kuramadığı bağı kurdu. Siyasi karşılığını da buldu.

Türkiye’de sermaye ile toplum arasındaki köprü, önce fikirlerle değil, ortak hayat deneyimiyle inşa edildi. İnsanlar kendilerine benzeyen iş insanlarına daha kolay yaklaştılar.

Servet farklılaşmış olsa bile hayat hikâyesi tanıdıktı.

Cem Boyner’in 1990’larda eksik kalan tarafı belki tam olarak buydu.

Fikirleri modern Türkiye’ye aitti ama onun hikâyesi henüz geniş Türkiye’nin hikâyesine dönüşememişti.

BUGÜN KÖPRÜNÜN DİLİ DEĞİŞTİ

O yıllarda Hürriyet'te genç bir gazeteci olan ben, şimdi 2026’dan geriye baktığımda çok farklı bir dünya görüyorum.

Sosyal medya, holding merkezlerinin duvarlarını kısmen yıktı. Patronların yalnızca şirket açıklamalarını değil, günlük hayatlarını da görüyoruz.

Ne yediklerini, nereye gittiklerini, çocuklarını nasıl büyüttüklerini, neye öfkelendiklerini, neyi savunduklarını…

Bu görünürlük beraberinde yeni bir toplumsal beklenti getirdi. Artık patronun yalnızca başarılı olması yetmiyor. Samimi görünmesi de gerekiyor, ülkesinin sorunlarıyla ilgilenmesi, insanların kullandığı dili anlaması, üretim, çevre ve eşitsizlik konusunda bir sözü olması gibi...

Servetini yalnızca gösterişli bir hayatın dekoru haline getirmemesi bekleniyor. Bir anlamda sermaye sınıfı, toplumla mesafesini azaltmaya zorlanıyor. Bu zorunluluğun bazen samimi, bazen iletişim stratejisiyle kurulmuş örneklerini görüyoruz.

İşte tam bu noktada, Cem Boyner’in son çıkışını bu açıdan önemli buluyorum.

LEĞENDEKİ BEBEK KİMDİ?

Türkiye’de sanayi ve özellikle tekstil üretiminin artan maliyetler nedeniyle Mısır’a yönelmesi tartışılırken Cem Boyner, bir iş insanından beklenebilecek teknik ifadelerle konuşabilirdi.

Reel kurdan…

Finansman maliyetinden…

İşçilik giderlerinden…

Rekabet gücünden…

Kapasite kullanımından söz edebilirdi.

Bunların hepsi doğru olurdu.

Fakat o “Leğendeki bebeği banyo suyuyla birlikte balkona dökmemek gerekiyor. O bebek Türkiye’deki sanayinin ta kendisi.” dedi.

Cen Boyner, sanayicilerin Mısır’a yönelmesini bir açgözlülük ya da daha yüksek kâr arayışı olarak değil, üretimi sürdürebilmek için verilen bir tutunma mücadelesi olarak tanımladı. Türkiye’nin yıllar içinde oluşturduğu üretim kapasitesini, yetişmiş iş gücünü, müşterilerini ve sanayi kültürünü kaybetmemesi gerektiğini söyledi.

Bu sözün gücü yalnızca metaforunda değildi, sermayenin sorununu toplumun sorununa çevirmesindeydi. En azından ben böyle düşünüyorum.

Çünkü fabrika yalnızca sahibinin değildir.

Fabrikanın içinde işçi usta, mühendis, küçük tedarikçi vardır.

Yani anlayacağınız aslında o fabrikanın çevresinde büyümüş bir mahalle vardır. Fabrika Mısır’a gittiğinde yalnızca üretim hattı taşınmaz. Bir şehrin ekonomik hafızası da taşınır.

İşçinin çocuğunun geleceği…

Esnafın cirosu…

Ustanın mesleği…

Türkiye’nin yıllar içinde biriktirdiği üretme kabiliyeti de gider.

Cem Boyner bu kez halktan kendisine oy istemiyordu.

Halkın geleceği adına sanayiyi korumayı istiyordu.

Bunu da halka tepeden bakan bir patron diliyle değil, herkesin gözünde canlanabilecek bir ev içi görüntüsüyle anlatıyordu.

Balkon…

Leğen…

Kirli su…

Ve suyla beraber aşağıya düşürülme tehlikesi yaşayan bir bebek…

Belki 30 yıl önce Cem Boyner’in eksik olan şeyi tam da buydu.

Toplumun hayatından alınmış bir dil.

KIZLARININ HAYATI NEDEN BENİ DÜŞÜNDÜRDÜ?

İşte dün Ayşe Boyner’in şalvarlı fotoğrafının bana düşündürdükleri bunlar oldu.

Başka şeyler de düşündüm.

Fotoğrafa bakınca ikiz kardeşi Elif Boyner’in köy hayatı geldi aklıma. Biri şehirden uzaklaşıp doğanın ve üretimin içinde bir hayat kuruyor. Diğeri çocuğuyla birlikte ağaca çıkıp dalından meyve topluyor.

Bu görüntülerden büyük siyasi sonuçlar çıkarmak elbette kolaycılık olur. Ayşe Boyner’in şalvar giymesi onu köylü yapmaz. Elif Boyner’in köyde yaşaması da Türkiye’deki sınıf farklarını ortadan kaldırmaz.

Servet, şalvar giyildiğinde yok olmaz, ayrıcalık da toprağa basınca sona ermez.

Bunu romantikleştirmenin anlamı elbette yok.

Fakat bir ailenin değerleri yalnızca kurduğu şirketlerde ya da yayımladığı manifestolarda görülmediğini de düşünüyorum.

Çocuklarının seçtiği hayatta da görülmez mi?

Çocuklar bazen babalarının siyasi programını miras almazlar ama dünyaya bakışını alırlar.

Cem Boyner’in yıllardır konuşmalarında görülen dünyaya açıklık, bireysellik, doğaya yakınlık, üretime verilen önem ve yerleşik kalıplara mesafe, kızlarının farklı hayat tercihlerinde başka biçimlerde karşımıza çıkıyor.

Elif Boyner’in köyü…

Ayşe Boyner’in ağacı…

Leğendeki bebek…

Bunları bir aile tarafından planlanmış mesajlar olarak görmüyorum. Aynı dünya görüşünün farklı kuşaklarda aldığı biçimleri olarak okuyorum.

1990’LARDA PATRON HALKA ULAŞMAYA ÇALIŞIYORDU

Cem Boyner’in siyaset deneyimiyle bugünkü fotoğraf arasındaki temel fark burada.

1990’larda patron, halka ulaşmaya çalışıyordu. Yukarıdan aşağıya bir hareketti bu.

İş dünyasından çıkıyor, siyasi parti kuruyor, miting meydanına iniyor ve insanlara nasıl bir Türkiye kurulması gerektiğini anlatıyordu. Bugün ise yeni kuşak patron çocukları, halktan uzak görünmemeye çalışıyor.

Yukarıdan aşağıya nasihat etmek yerine, gündelik hayatın içine karışan görüntüler veriyorlar.

Köy…

Toprak…

Üretim…

Doğa…

Çocuk…

Sadeliğin kendisi yeni bir iletişim dili haline geliyor.

Bir dönem servet göstermek güçtü.

Bugün serveti göstermemek prestij.

Bir dönem patronun itibarı ulaşılamaz olmasından doğuyordu.

Bugün ulaşılabilir görünmesinden.

Bir dönem lüksün göstergesi yat, uçak ve malikâneydi.

Bugün en üst gelir gruplarında bile toprağa ulaşmak, temiz gıdaya erişmek, doğada yaşamak ve çocuğunu şehir baskısından uzak büyütebilmek yeni lüks biçimlerine dönüşüyor.

Şalvar artık yalnızca yoksulluğun kıyafeti değil. Şehrin zenginlerinin aradığı doğallığın da simgesi olabiliyor.

İşte yazının rahatsız edici ama sorulması gereken sorusu burada başlıyor:

Bu gerçekten halkla yakınlaşmak mı? Yoksa halkın hayatının estetik bir simgeye dönüştürülmesi mi?

ŞALVAR İLE SINIF FARKI KAPANIR MI?

Elbette kapanmaz.

Türkiye’de gelir ve servet farkı bu kadar büyümüşken, bir patron çocuğunun köy hayatını seçmesi sosyal adalet anlamına gelmez. Toprakla ilişki kurmak ile geçimini topraktan sağlamak aynı şey değildir.

Bir insan köyde yaşamayı seçebilir, diğeri köyden çıkamadığı için orada yaşar.

Biri şehir hayatından yorulduğunda doğaya döner, diğeri daha iyi eğitim ve iş bulabilmek için köyünü terk etmeye çalışır.

Birinin şalvarı tercihtir, diğerinin şalvarı hayatın kendisi.

Biraz önce de söylediğim gibi bu farkı görmeden Boyner ailesinin yaşamını romantikleştirmek yanlış olur.

Ancak...

Yeni kuşak sermayenin doğaya, yerelliğe ve sade hayata yönelmesini yalnızca rol yapmak diye küçümsemek de eksik kalmaz mı? Toplumsal dönüşümler önce sembollerde görmez mi?

Kıyafet, dil, yaşam alanı, çocuk yetiştirme biçimi, sonra ekonomik ve siyasal ilişkiler değişmeye başlar.

Ayşe Boyner’in fotoğrafını bu yüzden önemsiyorum. Türkiye’deki eşitsizliğin çözümü olduğu için değil…

Sermayenin kendisini topluma nasıl anlatmak istediğinin değiştiğini gösterdiği için.

CEM BOYNER’İN ZAMANI GERÇEKTEN ŞİMDİ MİYDİ?

Burada baştaki soruya dönüyorum.

Cem Boyner siyasete yanlış zamanda mı girdi?

Belki.

Çünkü bugün 1995’ten farklı bir Türkiye var.

Patronların hayatı daha görünür.

İş dünyası artık yalnızca devletle ilişki kurarak itibar kazanamıyor.

Genç kuşaklar markaların ve patronların değerlerini sorguluyor.

Çevreye ne yaptıklarına…

Çalışanlarına nasıl davrandıklarına…

Kadınlara nasıl alan açtıklarına…

Ülkenin üretim gücünü savunup savunmadıklarına bakıyor.

Cem Boyner’in yıllar önce dile getirdiği çoğulculuk, sivil toplum, özgürlük ve dünyaya açıklık gibi kavramlar bugün en azından şehirli toplumun çok daha geniş bir bölümünde karşılık buluyor.

Üstelik bugün kendi fikirlerini anlatmak için yalnızca birkaç gazetenin desteğine ihtiyaç duymazdı. Sosyal medya aracılığıyla doğrudan milyonlara ulaşabilirdi.

“Leğendeki bebek” gibi bir metafor birkaç saat içinde ülkenin ortak tartışmasına dönüşebilirdi.

Kızlarının hayat tarzı da siyasi söyleminin karşısında duran “Bu insanlar başka bir dünyada yaşıyor” itirazını en azından yumuşatabilirdi.

Tüm bunlar bugünkü zamanda her şeyin iyi gideceği anlamına gelmiyor elbette.

Bugünün de farklı sorunları var.

Toplum artık yalnızca patronla halk arasındaki kültürel mesafeyi değil, ekonomik uçurumu da daha sert sorguluyor.

Bir patronun halkın dilini konuşması sempati yaratabilir, tek başına güven yaratmaya yetmeyebilir.

Bugünün seçmeni şunu da sorar:

Çalışanlarına ne kadar ödüyorsun?

Vergini nerede ödüyorsun?

Üretimi nerede yapıyorsun?

Krizin bedelini kime yüklüyorsun?

Savunduğun özgürlük kendi şirketinde de geçerli mi?

Yani Cem Boyner’in zamanı bugün olsaydı, iletişim köprüsü daha kolay kurulabilirdi.

Aynı ölçüde hesap verme yükü de çok daha ağır olurdu.

Bu nedenle “Bugün kesinlikle başarılı olurdu” diyemem ama daha iyi anlaşılacağını söyleyebilirim.

BELKİ EN BÜYÜK MİRASI PARTİSİ DEĞİLDİ

Yeni Demokrasi Hareketi seçim kazanamadı. Cem Boyner siyasetten çekildi. Partisi siyasi tarihin kısa ömürlü hareketlerinden biri olarak kaldı.

Fakat sonra neyi düşündüm biliyor musunuz?

Cem Boyner’in en büyük siyasi mirası kurduğu parti değildi belki ama kızlarına bıraktığı dünya görüşüydü.

Topraktan utanmamak…

Üretimi küçümsememek…

Doğayı yalnızca tatil manzarası olarak görmemek…

Kalıpların dışına çıkabilmek…

Servetin insanı toplumdan koparmasına izin vermemek…

Elbette bütün bunları tek bir fotoğrafa yükleyemeyiz.

Bir fotoğraf karesi, daha önce benim zihnimde ayrı duran parçaları böyle birleştirdi. iElif Boyner’in köy hayatını…

Cem Boyner’in 30 yıl önceki siyasi yenilgisini… Türkiye’de sermaye ile halk arasındaki tarihsel mesafeyi…

Son olarak ise sanayiyi anlatırken balkondan aşağı atılmak üzere olan bir bebeğe başvurmasını aynı hikâyenin içine yerleştirdi.

Cem Boyner 1995’te Türkiye’ye bir gelecek anlatmaya çalıştı. Fakat o gelecek ile geniş toplum arasında hayatın içinden geçen bir köprü kuramadı.

Aradan 30 yıl geçti.

Bugün o köprünün bir ayağı kızlarının hayatında…

Bir ayağı kullandığı dilde…

Bir ayağı da üretimi yalnızca patronun kazancı değil, toplumun ortak geleceği olarak savunmasında görünüyor.

Cem Boyner o yıllar da yanlış şeyler söylememiş olablir.

Yalnızca bunları, Türkiye henüz onu dinlemeye hazır değilken söylemiş olamaz mı ?

Belki de doğru zaman gerçekten şimdiydi.

Ama bu sefer de elinde parti rozeti yok.

Cem Boyner’in siyasetle kuramadığı sermaye-halk köprüsünü, zaman ve hayat yavaş yavaş kurmuş olamaz mı ?

patronlardunyasi.com