Türkiye’nin şiddet gerçeği, 330 bin çocuk, 11 milyon dosya
Adalet Bakanlığı verilerine göre 330 bin çocuk ceza sistemine girerken, toplam dosya sayısı 11.6 milyonu aştı. Bu tablo, okuldan sokağa uzanan şiddetin artık kontrol edilebilir bir risk değil, büyüyen bir toplumsal kırılma olduğunu gösteriyor.

Avukat Emre AKI
TOPLUMSAL KIRILMANIN ÇIPLAK GERÇEĞİ
Türkiye son günlerde yalnızca kalbimizde ve benliğimizde kapanmayacak yaralar açan iki adli olaya değil, aynı zamanda derin bir toplumsal kırılmanın artık gizlenemez hale gelmiş çıplak görüntüsüne tanıklık etti. Şanlıurfa Siverek’te Ahmet Koyuncu Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi’ne yönelik silahlı saldırıda 16 kişi yaralandı. Bu saldırının ardından fail ölü ele geçirildi, akabinde gözaltı sayısı 20’ye yükseldi. Hemen ardından Kahramanmaraş’ta Ayser Çalık Ortaokulu’nda düzenlenen saldırıda ise henüz 14 yaşındaki failin 5 adet silah kullanarak gerçekleştirdiği eylem sonucunda 8’i öğrenci, 1’i öğretmen olmak üzere 9 kişi hayatını kaybetti, 13 kişi ise yaralandı.
Tüm acılarımızı, duygusallığımızı ve hislerimizi bir kenara bırakarak rasyonel bir bakış açısına sahip olmamız; sorunun kaynağını tespit edip çözüm yolları geliştirmemiz ve çocuklarımıza yönelebilecek saldırıları engellemek için acil harekete geçmemiz gerekmektedir. Çünkü bu iki olay birlikte değerlendirildiğinde artık karşımızda yalnızca “asayiş” başlığı altında geçiştirilebilecek münferit vakalar değil, okulun bile korunmuş alan olmaktan çıktığını gösteren ağır bir toplumsal alarm bulunmaktadır. ( Konuya ilişkin yazarlarımızdan emekli Emniyet Müdürümüz Feramuz Erdin beyin de yazısını gazetemizden okuyabilirsiniz )
OKUL VE ÇOCUK: EN TEMEL GÜVEN SÖZLEŞMESİ
Okul, bir toplumun en temel güven sözleşmesidir. Çocuk ise bu sözleşmenin merkezinde yer alan, korunması gereken en öncelikli varlıktır. Bu noktada çocuk ailesinden çıkar, devlete teslim edilir; devlet de ona bilgi kadar emniyet vadeder. Eğer çocuk artık sınıfa değil, potansiyel bir saldırı sahasına giriyorsa, orada yalnızca güvenlik zaafı yoktur; aile, okul, mahalle, dijital dünya ve hukuk düzeni arasındaki koruyucu hat zayıflamış demektir.
Daha kötüsü, bu zayıflama bir anda ortaya çıkmaz. Nitekim çıkmadı da. Önce öfke dili sertleşir, sonra tehdit normalleşir, ardından silah taşımak sıradanlaşır, sonra çocuk çocuğa saldırır ve en sonunda toplum geriye dönüp “Bunu nasıl göremedik?” diye sorar. Oysa gördüğümüz şey yeni değildir; yeni olan, artık saklanamayacak kadar görünür hale gelmiş olmasıdır.
SAHADAN GERÇEK: ARTAN DOSYALAR, AZALAN GÜVEN
Ben bu satırları bir siyasi eleştiri yapmak için değil, on beş yılı aşkın süredir ceza dosyalarının içinde, sahada çalışan bir hukukçu olarak kaleme alıyorum. Hoş, söz konusu çocuklar olunca siyasi ve politik eleştiriler de yapılabilir ve yapılmalıdır; zira bir çocuğun hayatından daha önemli hiçbir şey yoktur.
Mahkeme salonlarında gördüğüm gerçek ile sokağın gerçeği artık birbirinden kopuk değildir. Dosya sayıları artıyor, soruşturmalar artıyor, operasyonlar artıyor; fakat toplumun şiddet eşiği aşağı inmiyor, aksine yükseliyor. Ceza hukuku devreye daha sık giriyor; ancak toplumsal korunma hissi aynı ölçüde güçlenmiyor. Sorun tam da burada başlıyor: Devletin müdahalesi büyürken, toplumun güven duygusu küçülüyor, kanunların caydırıcılığı ise failler tarafından yeterince önemsenmiyor.
VERİLERİN ANLATTIĞI YAPISAL GERÇEK
Nisan ayında yayımlanan Adalet Bakanlığı’nın 2025 Adalet İstatistikleri bu kırılmayı sayılarla da ortaya koymaktadır. Cumhuriyet başsavcılıklarına gelen toplam dosya sayısı 11 milyon 671 bin 672’ye ulaşmıştır. Ceza mahkemelerine gelen dosya sayısı 3 milyon 845 bin 667’dir. Başsavcılıklarda suça sürüklenen çocuklara ilişkin gelen dosya sayısı 332 bin 648, suça sürüklenen çocuk sayısı ise 330 bin 496 olarak kaydedilmiştir. Ceza mahkemelerinde suç türleri arasında en dikkat çekici artışlardan birinin uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti suçunda görülmesi de ayrıca önemlidir.
Bu veriler tek başına toplumun suçlu hale geldiğini değil, toplumun çok daha geniş bir kesiminin ceza adalet sistemiyle temas eder hale geldiğini göstermektedir. Üstelik çocuklar artık bu sistemin kenarında değil, tam içindedir. Ancak sayılar bize bir şeyler anlatmaktadır.
Bu verileri incelerken metodolojik bir dürüstlük de şarttır. Amaç eleştirmek değil, çözüm bulmaktır. Bu sebeple istatistikler “tekil insan sayısı” gibi okunamaz. Aynı çocuk veya aynı şüpheli farklı dosyalarda tekrar sayılabilir. Ancak bu teknik gerçeklik tabloyu hafifletmez. Tam tersine, Türkiye’de suç ve şiddetin artık marjinal bir konu olmaktan çıkıp toplumsal yapının merkezî bir problemi haline geldiğini göstermektedir.
EN SARSICI GERÇEK: ÇOCUKLARIN BİRBİRİNİ ÖLDÜRMESİ
Bu tablonun en ağır ve sarsıcı yönü, çocukların çocuklar tarafından öldürülmesidir. Mekânı cennet olsun evladımız Mattia Ahmet Minguzzi dosyası bunun en çarpıcı örneklerinden biri olmuştur. Kadıköy’de 15 yaşındaki Minguzzi’nin bıçaklanarak öldürülmesine ilişkin davada iki suça sürüklenen çocuk 24’er yıl hapis cezasına çarptırılmış, istinaf da bu cezaları hukuka uygun bulmuştur.
Bu dosya yalnızca bir cinayet dosyası değildir. Bu dosya, toplumun vicdanında bir eşik noktasıdır. Çünkü herkes aynı soruyla yüzleşmek zorunda kalmıştır: Bir çocuk, başka bir çocuğa bu kadar rahat, bu kadar acımasız ve bu kadar görünür bir şiddeti nasıl uygulayabilir?
Atlas Çağlayan dosyası da aynı yarayı yeniden açmıştır. İstanbul Güngören’de yaşanan bu olay, çocuklar arasındaki şiddetin artık münferit bir kavga değil, küçük yaşta edinilmiş tehdit dili, çete etkisi, erkeklik baskısı ve cezasızlık algısının ürettiği bir suç iklimine dönüştüğünü açıkça göstermektedir.
ÇETELEŞME: ÇOCUKLUĞU YUTAN YENİ YAPILAR
Bu noktada meseleyi yalnızca “cezaları artıralım mı” sorusuna indirgemek eksik ve hatta tembeldir. Elbette çocuklar tarafından işlenen ağır suçlarda mağdur hakkı, kamu güvenliği ve caydırıcılık bakımından güçlü bir hukuki yaklaşım gereklidir. Ancak cezanın miktarı tek başına çözüm değildir.
Son dönemde kamuoyunda Daltonlar, Casperlar ve benzeri isimlerle anılan yeni nesil çeteleşme yapıları bu sosyolojinin doğal sonucudur. Özellikle “Casperlar” dosyasında yüzlerce şüpheliye ulaşılması, bu yapıların ne kadar geniş bir alana yayıldığını göstermektedir. Bu yapılara dahil edilen çocukların bir kısmı maddi menfaat veya kimlik arayışıyla, bir kısmı ise doğrudan tehdit altında suça sürüklenmektedir.
Bu noktada çocuk artık yalnızca fail değildir. Aynı zamanda suç sisteminin hedefi, aracı ve mağdurudur.
SORUN ÇOCUK DEĞİL, SİSTEMDİR
Psikoloji, sosyoloji ve ceza hukuku bu noktada ortak bir gerçeğe işaret etmektedir. Gençlik şiddeti bireysel bir sapma değil; akran baskısı, aile zafiyeti, sosyal eşitsizlik, dijital etki ve zayıf koruyucu mekanizmaların birleşimiyle ortaya çıkan bir sonuçtur.
Dolayısıyla önümüzdeki mesele “kötü çocuklar” sorunu değildir. Mesele, çocuklarını koruyamayan bir sistem sorunudur.
Çocuğunu Koruyamayan Toplum Geleceğini Kaybeder
Bugün yaşanan okul saldırıları, Ahmet Minguzzi ve Atlas Çağlayan dosyaları ve yeni nesil çeteleşme yapıları aynı gerçeği haykırmaktadır: Türkiye’de çocuk artık sadece korunması gereken bir varlık değil; şiddetin hedefi, faili ve aracı haline gelmiştir.
Bu, bir toplumun karşılaşabileceği en ağır alarmdır.
Eğer çocukluk şiddet tarafından işgal ediliyorsa, o toplumun geleceği de işgal edilmiş demektir. Yıllardır mahkeme salonlarında gördüğüm dosyaların arkasında çözülmüş aileler, ihmal edilmiş çocuklar, denetimsiz dijital alanlar, uyuşturucu gölgesi ve gecikmiş devlet refleksi bulunmaktadır.
Bugün ihtiyacımız olan şey daha yüksek sesle öfke değil, daha güçlü bir koruma sistemidir. Türkiye çocuklarını suçtan sonra yargılayan değil, suçtan önce koruyan bir düzene geçmediği sürece bu manşetler değişmeyecektir.
Çünkü çocuğunu koruyamayan bir memleketin geleceği yoktur.
patronlardunyasi.com















