Ertuğrul Özkök ve İzzet Çapa, geçmişteki omurga tartışmasına rağmen aynı masada buluştu
İzzet Çapa, Ertuğrul Özkök için “omurgasız” dedi. Özkök cevap verdi. Aradan zaman geçti ve iki isim aynı masaya oturup 74 dakika konuştu. Söyleşiyi izlerken şunu düşündüm: Türkiye’nin asıl kaybettiği şey omurga mı, yoksa kendisi gibi düşünmeyen insanla konuşabilme kabiliyeti mi? Masadan kalkarken ise Özkök gazeteciliğin geleceğine ilişkin başka bir tartışmanın kapısını açtı: “Genel yayın yönetmeni devri bitti, baş küratör devri başlıyor.”

Toygun ATİLLA
İzzet Çapa ile Ertuğrul Özkök’ün sohbetini izlerken bir ara konuşulanlardan çok karşımdaki görüntü ilgimi çekmeye başladı.
Masanın bir tarafında İzzet Çapa diğer tarafında ise Ertuğrul Özkök.
O masanın bir geçmişi vardı.
O MASADA BİR “OMURGASIZ” KELİMESİ VARDI
İzzet Çapa, Mart 2025’te yayımlanan kitabında Ertuğrul Özkök için iki yerde ağır bir kelime kullanmıştı: “Omurgasız.”
Ertuğrul Özkök cevabını yazısında vermişti. Hakarete hakaretle karşılık vermemiş, Kelimeyi almış, kendine özgü bir metafora çevirmişti.
İnsanların omurgayı yalnızca dik durmaya yarayan bir organ zannettiğini, oysa omurganın eğilmeye, dönmeye, hareket etmeye de yaradığını söylemişti.
Aradan zaman geçti. İzzet Çapa telefon açtı, Ertuğrul Özkök de daveti kabul etti.
Kendisine “omurgasız” diyen adamın karşısına oturdu. Söyleşinin benim için en değerli tarafı tam olarak buydu.
“KIZMADIM”
Çapa eski meseleyi masaya getirdiğinde Özkök “Kızmadım” dedi.
Kendisine söylenen iki sözden alınmadığını anlattı: “Dönek” ve “omurgasız.”
Ertuğrul Özkök’ün gazetecilik hayatını bu iki kelime üzerinden uzun uzun tartışabilirsiniz. Zaten söyleşide kendi geçmişine karşı da çok korumacı davranmıyor. “Bütün hayatımı iktidara yakın bir gazeteci olarak kariyerimi yaptım” diyor.
Yandaş gazetecilik ile tetikçilik arasında sınır çiziyor. Hürriyet’te kendisinden sonra gelen genel yayın yönetmenlerini değerlendiriyor.
79 yaşındaki Özkök’ün geçmişe baktığı yeri ise belki şu cümle anlatıyor: “Önümde kalan hayatı sayıyorum artık.”
BİZ NE ZAMAN AYNI MASAYA OTURAMAZ OLDUK?
Türkiye’de tartışmanın anlamı değişti. Birisi bizim gibi düşünmüyorsa artık yalnızca yanlış düşündüğüne inanmıyoruz.
Onu hayatımızdan da çıkarmak istiyoruz.
Siyasette bunu görüyoruz.
Medyada görüyoruz.
İş dünyasında görüyoruz.
Sosyal medya ise kendi mahallelerimizi kurmamızı kolaylaştırdı. Takipten çıkarıyoruz, blokluyoruz.
Sadece bizim gibi düşünenleri okuyor, dinliyor, alkışlıyoruz. Karşı mahalleden biriyle konuşmak bile bazen açıklama gerektiriyor: “Onunla neden konuştun?” “Programına neden çıktın?” “Nasıl aynı masaya oturdun?”
Oysa birisiyle konuşmak onu onaylamak değildir. Aynı masaya oturmak, aynı tarafta oturmak anlamına hiç gelmez.
Bazen neden anlaşamadığımızı anlayabilmek için bile o masaya ihtiyacımız vardır.
Çapa ile Özkök’ün sohbetinde hoşuma giden buydu.
Geçmişi silmediler.
Çapa, “Ben öyle demedim” demedi.
Özkök, “Hiçbir şey olmamıştı” demedi.
O ağır kelimeyi masaya koyup konuşmaya devam ettiler.
HERKES BİRBİRİNİN OMURGASINI ÖLÇÜYOR
Belki de Özkök’ün omurga metaforunun bana düşündürdüğü asıl mesele bu.
Türkiye’de herkes kendisinin dik durduğuna inanıyor. Herkes karşısındakinin ne kadar dik durduğunu ölçüyor.
Kiminle yemek yedin?
Kimin programına çıktın?
Kiminle fotoğraf çektirdin?
Kimi eleştirdin?
Kimi eleştirmedin?
Böyle bir ortamda esnemek zaaf, konuşmak taviz, fikir değiştirmek döneklik sayılabiliyor.
Oysa toplumlar yalnızca ortak fikirlerle yaşamıyor. Ortak masalarla da yaşıyor.
Bu nedenle 74 dakikalık Çapa-Özkök sohbetinde, “Türkiye’nin kaybettiği şey gerçekten omurga mı, yoksa birbirimizle konuşabilme kabiliyeti mi?” sorusunun yanıtı beni daha çok ilgilenmiyordu.
SONRA ÖZKÖK GAZETECİLİĞİN CENAZESİNİ KALDIRDI
Söyleşinin sonlarına doğru ise Özkök başka bir kapı açtı.Bu kez mesele Çapa ile arasındaki geçmiş değil, gazeteciliğin geleceğiydi.
Hayatının önemli bölümünü Türkiye’nin en güçlü genel yayın yönetmenlerinden biri olarak geçirmiş bir gazeteci olarak kendi makamının sonunu ilan ediyordu:
“Genel yayın yönetmeni devri bitti.”
Yerine “Baş küratör.” tanımı koydu.
Bunu anlatırken Kafka üzerinden verdiği örnek özellikle dikkatimi çekti.Bir zamanlar genel yayın yönetmeninin önünde sınırlı sayıda haber vardı.
Hangisinin manşet olacağına, hangisinin birinci sayfaya gireceğine, hangisinin küçültüleceğine o karar verirdi.Aslında okura şunu söylerdi: “Bugün bilmen gerekenler bunlar.”
Bugün ise tam tersi bir dünyadayız. Haber kıtlığı değil, haber bolluğu var.
Telefonlarımızı açtığımız anda haber, video, yorum, sosyal medya paylaşımı ve görüntüler üzerimize yağıyor. Şimdi buna yapay zekâ da eklendi.
Bu nedenle gazeteciliğin temel sorusu da değişiyor.
Eskiden: “Haberi kim buldu?” sorusu önemliydi.
Şimdi bunun yanına daha zor bir soru geliyor “Bütün bunların içinde hangisi gerçekten önemli?”
İşte Özkök’ün “baş küratör” dediği kişi burada ortaya çıkıyor.
Haberi yalnızca bulan değil; seçen, doğrulayan, bağlamına oturtan ve okura neden önemli olduğunu anlatan kişi.
Bu tarif üzerinde durmaya değer.
Geleceğin gazeteciliğinde güç belki de en fazla habere sahip olmakta olmayacak.
En değerli haberi diğerlerinden ayırabilmekte olacak.
İtiraf edeyim, Özkök’ü dinlerken kendi yaptığımız işi de düşündüm. Her sabah önümüze Türkiye’den ve dünyadan yüzlerce haber düşüyor.
Hepsini yayımlamak mümkün.Ama hepsini yayımlamak gazetecilik mi?
Belki yeni dönemde gazeteciliğin değeri daha fazla içerik üretmekten değil, okurun önüne daha az ama daha anlamlı içerik koyabilmekten gelecek.
“Bak, herkes başka tarafa bakıyor ama asıl önemli olan burada” diyebilmekten…
İlginçtir.
Çapa ile Özkök’ün masasında aslında iki ayrı mesele konuşuluyordu. Biri eski dünyanın çok temel bir ihtiyacıydı:Birbirimizle yeniden konuşabilmek.
Diğeri yeni dünyanın çok temel bir ihtiyacı: Bu kadar gürültünün içinde gerçekten önemli olanı seçebilmek.
Belki gazeteciliğin bundan sonraki işi de tam olarak bu iki yeteneği korumak olacak.
Doğru insanları aynı masaya oturtmak ve o masadan gerçekten önemli olanı seçip çıkarmak.
Sevgili Ertuğrul Özkök
Madem genel yayın yönetmenliği dönemini kapattınız ve “baş küratörlük” dönemini başlattınız, ben de yıllardır yaptığım işe şöyle bir baktım.
Haber arıyorum, seçiyorum, ayıklıyorum, bağlamını bulmaya çalışıyorum.
En çok da herkesin baktığı yere değil, bakmadığı yere bakmaya çalışıyorum.
O nedenle sizden bir makam değil, sadece isim hakkının sahibinden tescil istiyorum. Eğer sizce de hak ediyorsam, kendimi Türk medyasının ilk “baş küratörü” ilan ediyorum.
Onayınızı bekliyorum. :)
Olumsuz cevap verirseniz de darılmam.
Ne de olsa bu yazının başından beri anlatmaya çalıştığım şey tam olarak buydu. Konuşmaya devam ederiz.
patronlardunyasi.com















