All England Club’da moda rüzgarı, Galler Prensesi'nden Naomi Osaka'ya Wimbledon stili
All England Club'ın çim kortlarında sadece sporcular değil, stiller de yarışıyor. Galler Prensesi Catherine’in zarafetinden Naomi Osaka’nın kimono şovuna, Bad Bunny’nin pop kültür etkisinden 50 yaş üzeri kadınların podyumları aratmayan kombinlerine kadar Wimbledon 2026, modanın yeni başkenti oldu.


İngiltere’nin başkenti Londra’da düzenlenen ve tenis dünyasının en eski organizasyonu olan Wimbledon Tenis Turnuvası, 2026 yılında da spor dünyasını moda dünyasıyla buluşturdu. Milliyet yazarı Çağdaş Ertuna'nın bugünkü köşe yazısına göre All England Club’ın katı "beyaz kıyafet" kuralı bu yıl, sporcuların ve tribündeki ünlü isimlerin kültürel referansları ve bilinçli stil provokasyonlarıyla adeta modern bir sanat enstalasyonuna dönüştü. İşte o yazı:

Wimbledon her yıl olduğu gibi bu yıl da maçlardaki rekabet kadar kortta ve tribünlerdeki stillerle de dikkat çekiyor. İngilizler için bir nevi vitrin, kraliyet protokolü de Londra’da boy gösteren Hollywood yıldızları da sessiz ama iddialı bir moda defilesiyle takip ediyorlar turnuvayı. All England Club’ın çim kortları üzerinde oynanan her maçın yanında, tribünlerde oynanan bir stil mücadelesi var. Bu mücadelede skor tabelası yok ama yine de yapılan kombinasyonlar hafızalara kazınıyor.
Turnuvanın açılışından itibaren tablo son derece netti. Tribünlerdeki kalabalık, tenis maçlarını izlerken aslında stillerini de sergiledi. Bir yanda Wimbledon’ın değişmeyen kodu: Beyazlar, pastel tonlar, keten dokular, ölçülü zarafet öne çıkıyordu. Diğer yanda ise 2026’nın etkisi olan tematik aksesuarlar, kültürel referanslar ve bilinçli stil provokasyonları. Kraliyet locası her zamanki gibi ilginin merkezindeydi. Galler Prensesi Catherine, Gabriela Hearst imzalı mavi takım elbisesiyle hem geleneği hem modernliği aynı anda temsil etti. Safir küpeleri ve sade at kuyruğuyla Wimbledon’ın gösterişsiz ama kusursuz estetik koduna birebir uyuyordu. Onun varlığı, aslında turnuvanın görünmeyen gerçeğini hatırlatıyor, Wimbledon’da sessiz ama etkili bir stil var.

2026’nın en çok konuşulan anlarından biri, tribünde değil korttaydı. Naomi Osaka’nın Japon tasarımcı Hana Yagi imzalı, geri dönüştürülmüş kimono ve geleneksel shiromuku referanslı beyaz kıyafeti, Wimbledon’ın katı beyaz kuralını bir sanat enstalasyonuna dönüştürdü. Beyazın tekdüzeliği içinde kültürel bir katman açmak, bu turnuvanın moda açısından ulaştığı yeni seviyeyi gösteriyor. Artık ne giyildiğinden çok, neden öyle giyildiği de önemli. Coco Gauff ve Naomi Osaka gibi isimlerin kort üzerindeki kıyafetleri de Wimbledon estetiğini yeniden yazıyor. Gauff’un krop-top etkisi yaratan beyaz elbisesi ya da Osaka’nın asimetrik modern silueti, artık spor giyimin performansın ötesine geçtiğini gösteriyor. Tribün cephesinde ise tablo daha da renkli. Bad Bunny, Londra’ya turne molası verip Wimbledon’a uğrarken aynı zamanda pop kültürün turnuva üzerindeki etkisini temsil eden bir figür hâline geldi. Ben Stiller, Isla Fisher, Jameela Jamil gibi isimler ise tribünleri ikinci bir kırmızı halıya çevirdi.
2026’nın en güçlü moda eğilimlerinden biri, belki de en ironik olanı ise ‘method dressing’. Etkinliğe doğrudan referans veren giyinme biçimi demek bu. Tenis topu şeklinde çantalar, raket temalı aksesuarlar, hatta ayakkabı topuklarına yerleştirilmiş sembolik tenis topları… Bu yaklaşımın en çarpıcı örneklerinden biri Maura Higgins’in tenis topu detaylı Chanel aksesuarlarıyla yarattığı bilinçli Wimbledon şovu oldu. Bu noktada bir parantez açmak gerekiyor, Wimbledon’ın cazibesi her yıl yeni isimlerdin katılması kadar, süreklilikte de yatıyor. David Beckham, her yıl olduğu gibi yine kusursuz takım elbisesiyle tribündeydi. Onun varlığı, Wimbledon’ın İngiliz kültüründeki yerini sabitliyor. Değişen moda trendleri ne olursa olsun, bazı figürler bu geleneğin değişmez parçaları.

Yine de elbette spor başrolde. Zeynep Sönmez’in Grand Slam’lerdeki performansı Türk tenisinin gelişimi açısından gurur veriyor. Türk tenisçilerin Grand Slam sahnesinde henüz Wimbledon’ın merkez hikâyesine yerleşememiş olması, turnuvanın küresel rekabet sertliğini de hatırlatıyor. Çünkü Wimbledon sadece stil yarışı değil, aynı zamanda dünyanın en acımasız spor turnuvalarından biri. Her şık görünümün arkasında, kortta kazanılmayı bekleyen puanlar var.
Tam bu noktada tenis tarihinin en güçlü kadın figürlerinden biri olan Serena Williams yeniden hatırlanıyor. Onun Wimbledon’daki varlığı hiçbir zaman sadece sportif bir başarıyla sınırlı olmadı. Her zaman tenis modasının sınırlarını zorladı. 2026’da tribünlerde ve hafızalarda hâlâ etkisi hissediliyor. Çünkü Serena’nın bıraktığı miras, tenis kıyafeti ne kadar ileri gidebilir sorusunun cevabını çoktan değiştirmiş durumda. 2026 Wimbledon’ı aslında tek bir cümleyle özetlemek mümkün, gelenek artık sabit değil, yeniden yorumlanıyor. Beyaz kuralı yerinde duruyor ama içi kültürel referanslarla doluyor.

50 YAŞ ÜZERİ KADINLARIN ZAFERİ
Wimbledon 2026’da tribün modasının en zarif ve güçlü örnekleri son yıllarda kırmızı halılarda olduğu gibi 50 yaş üzeri kadınlardan geldi. Bu isimler yaşın stil üzerinde bir sınır değil, aksine daha rafine bir ifade alanı olduğunu bir kez daha gösterdi. Isla Fisher beyaz sade elbisesini modern platform detaylarla güncellerken, Amanda Holden keskin hatlı, güçlü siluetli takımıyla ‘power dressing’ yorumunu Centre Court’a taşıdı. Lorraine Kelly canlı desenli yazlık elbisesiyle turnuvanın yaz ruhunu öne çıkarırken, Sue Barker klasik ve zamansız tonlarıyla Wimbledon’ın geleneksel zarafet çizgisini sürdürdü. Tess Daly ise dantel ve tül detaylı beyaz elbisesiyle Wimbledon’ın beyaz kodunu modern bir romantizmle yeniden yorumladı.
patronlardunyasi.com















