Dolar
43,5193
0,19%
Euro
51,6427
-0,85%
Sterlin
59,6371
-0,63%
Bitcoin
3.432.324
-6,24%
BİST-100
13.838,29
0,05%
Gram Altın
6.833,268
-9,41%
Gümüş
85,28
-27,16%
Faiz
34,61
0,00%

Selçuk Bayraktar, Türkiye'de yazılı basınla ilk kapsamlı söyleşisini PD Dergi'yle gerçekleştirdi, hayatı, kavgası, ailesi ve gelecek vizyonunu anlattı

Sarıyer'de balık tutarak başlayan bir çocukluk. Mahalle kültürü ile beslenen bir gelecek. Garipçe köyünde 90'lı yıllarda uçurulan model uçaklar. Robert Kolej'de kimlik çatışması... Amerika'da yontulmayan güçlü bir karakter... Bugün ise dünyanın en büyük SİHA üreticisinin başında olmanın getirdiği ağır sorumluluk. Hayatı, kavgası, ailesi ve gelecek vizyonu ile Selçuk Bayraktar, 2022'deki The New Yorker röportajının ardından Türkiye'de yazılı basına verdiği ilk kapsamlı söyleşiyle ilk kez bu denli açık konuştu. Tamamı PD Dergide yayınlanan söyleşinin ilk bölümü bugün www.patronlardunyasi.com'da...

01.02.2026 06:38Güncelleme: 01.02.2026 06:45
Selçuk Bayraktar, Türkiye'de yazılı basınla ilk kapsamlı söyleşisini PD Dergi'yle gerçekleştirdi, hayatı, kavgası, ailesi ve gelecek vizyonunu anlattı
16px
32px

Toygun ATİLLA


TEKNOLOJİ ÜSSÜNDEKİ BULUŞMA 

Baykar'ın Hadımköy'deki tesislerinde buluşmak üzere sözleşiyoruz. Ocak ayının zemheri soğuğunun İstanbul'lularının iliklerine karşı hissettiği bir gün... 

Baykar'ın teknoloji üssü 6 bin kişinin çalıştığı, Amerika'daki, Çin'deki, Japonya'daki muaddilerin de fazlası var eksiği yok. Öyle bir yer... Türkiye'nin gelecek vizyonunun tam kalbindeyim. 

Ana girişteki güvenlik noktasından dördüncü denemede ancak geçebiliyorum. Selçuk Bayraktar'ın "özel misafiri" olmam bile burada bir ayrıcalık değil. "Ötmeyene" kadar içeri adımımı atamıyorum. Bu noktadan sonra ise cep telefonunun kamerası güvenlik tarafından bantlanarak kapatılıyor. Tüm bunlar sadece rutin bir güvenlik tedbiri. 

Baykar'ın Basın Sözcüsü eski gazeteci İlker Akgüngör, gülerek karşılıyor beni kapının eşiğinde... 

İlk cümlem "Bu ne yahu" oluyor. Savunma sanayi şirketlerindeki sıkı önlemler konusunda bilgilendiriyor. Her şeyi o zaman daha iyi anlıyorum.

 

GERÇEK VE SAHİCİ BİR KARAKTER 

Selçuk Bayraktar'ın odasındayız. Beni ilk önce yüzündeki samimi gülümseme karşılıyor. Kendisi ile bu 4 ya da 5'ncİ kez bir araya gelişim. Tokalaşmak üzere birbirimize doğru ilerlerken içimden "Bu adamı neden seviyorum?" diye hızlıca düşünüyorum. Yanıtı hızla kafamda beliriyor: "Bu adam gerçek" diyorum kendi kendime... 

Tokalaşmak üzere elini uzatırken, sarılıyorum. Aynı içtenlikle karşılık veriyor. 

Sevinci, öfkesi, mutluluğu, gülümsemesi, kızgınlığı, doğru ya da yanlış inandığı gerçeği samimiyetle savunan arka planını olmayan, sevdiğini de sevmediğini de belli eden insanlara sempatim var. Selçuk Bayraktar da onlardan biri. Kendisini ile tüm karşılaşmalarımızda, sohbetlerimizde hissettiğim duygu bu...

Selçuk Bayraktar değil aslında "sarıldığım" sarıldığım "samimiyet" "gerçek"... 

Gazetecilik hayatı boyunca da "gerçeğin" peşinde koşmuş biri olarak "gerçek" insanı görünce karşısınızda ona karşı bir bağ kuruyorsunuz. 

BİSMİLLAH DİYEREK BAŞLAYAN SOHBET 

Selçuk Bayraktar'ın odası bu teknoloji üssünün kaptan köşkü... Masasının sağ başında duran ekranlarda SİHA'ların anlık görüntüleri, telsiz konuşmaları... Sol tarafında boydan boya bir kütüphane... Aldığı ödüller, Azerbaycan, Ukrayna tarafından verilen devlet nişanları, başka ülkelerin verdiği plaketler odayı süslüyor. Bir diğer yanda ise her biri birbirinden özel tesbih koleksiyonu... 

Karşılıklı hal hatır sormanın ardından ben kayıt cihazımı açıyorum. O da "Bismillah" diyerek başlıyor söze. 

Hayatım boyunca, "sonuçlardan" çok "sonucu doğuran süreci" merak ettim. Selçuk Bayraktar'ın "başarısı" "teknoloji vizyonu" nasıl bir geçmişin bugüne yansımasıydı ? Selçuk Bayraktar'ı Selçuk Bayraktar yapan geçmiş hikayesini anlamak istedim. 

Selçuk Bayraktar'ın hikayesi Sarıyer'de başlıyor. Dedesi balıkçı. Deniz, onun çocukluk oyuncağı. "Sarıyer bizim için balıkçı kasabasıydı" gibi diyor. Altı yaşında olta ile tanışıyor, ağ atıyor, mahalle kültürü ile büyüyor. 

"Site çocuğu değil, mahalle çocuğuyduk. Deniz hayatımızın içindeydi"

Hafızasında bir vapur iskelesi var. İlk balık tutma anısı altı yaşında. "Voli" denilen uzatma ağlarla gece avları, ufak tekneyle ağ atmalar, yakalanıp birlikte pişirilen balıklar. 

Deniz, onun için bir manzara değil aynı zamanda bir disiplin. Çocukken teknenin motorunu tamir etmek, bakım yapmak, sintine temizlemek, aileyi tekneyle gezdirmek gibi detaylar, Bayraktar'ın dünyasında "öğrenmenin" kitaplardan önce sahada başladığını gösteriyor. Bu arada söylediği bir cümle karakter özeti gibi düşüyor masaya... 

"On yaşında kaptan gibiydim"

Bu çocukluk dünyasının merkezi ise Sarıyer'in Garipçe köyü...Nüfusa kayıtlı olduğu yer... 

"Dedem balıkçıydı" diye başlıyor cümleye... O konuştukça ve anlatmaya başladıkça, köy kültürünün onun anlatısında sadece folklor değil aynı zamanda güçlü br muhazafakarlık zemini olduğunu anlıyorum. 

Garipçe'nin "çok mütedeyyin" oluşunu, köyde alkol olmamasını, dedesinin sigara ve alkole karşı sert tavrını anlatıyor. Aile mezarlarının orada olmasını, babası rahmetli Özdemir Bayraktar'ın orada yatmasını, kendisinin de "son istirahatgah" vurgusu olarak orayı söylemesi Selçuk Bayraktar'ın kökleri ile kurduğu ilişki ve hayatı temellendirdiği yer açısından anlamlı bir söylem içeriyor. 

AİLE İÇİ TABLO 

Selçuk Bayraktar, "Babam evdeki otoriteydi" diyor. Mühendis ve sürekli çalışan bir baba. Bu çocukluk günleri için bir boşluk değil daha çok bir disiplin kaynağı... 

Annesi Canan hanım ise ayrı bir anlam ifade ediyor onun için... İktisatçı, İstanbul İktisat mezunu... Sanayi Kalkınma Bankası'nda çalışmış. 70 'li yıllarda üniversite mezunu ve çalışan bir kadından bahsediyoruz. Henüz üniversiteyi bitirmeden çalışma hayatına atılmış kendi kazandığı para ile kendi arabasını almış bir kadından bahsediyoruz. 

Canan Bayraktar böyle bir kadın... 

Selçuk Bayraktar annesi ile ilgili bunları anlatırken, "O yıllar için çok aydın" vurgusu ve tanımlaması annesini yalnızca "çocuk büyüten kişi" olarak değil, bir rol model olarak gördüğünü de gösteriyor. 

Selçuk Bayraktar annesinden bahsederken "İlkokulda annemi çok özlerdim" diye bir cümle kuruyor. 

Bu özlem, Selçuk Bayraktar'In aile ve çalışma düzenine dair bugünkü tercihlerinde de sessiz bir arka plan gibi duruyor. 

"Çocukken annemi çalıştığı için çok özlerdim" cümlesi ilerde kendi çocuklarıyla kurduğu "birlikte olma " modeline bağlanan bir hafıza gibi... 
Neden mi böyle söylüyorum, Odaya bir anda 2 yaşındaki oğlu Asım Özdemir giriyor. Hemen koşarak babasına sarılıyor. Birlikte kısa da olsa zaman geçiriyorlar. 

Asım Özdemir, Baykar tesislerindeki tüm çalışaların çocukları ile birlikte kreşte zaman geçiriyor. Gün içinde de baba-oğul zaman zaman bir araya gelip hasret gideriyor. 

Selçuk Bayraktar'ın "Çocukken çok özlerdim" dediği annesi Canan hanım ile de Baykar tesislerinde artık hep bir arada... Oğlu ile aynı çalışma katında kendine ait bir odada, kurucusu olduğu Can Sağlığı Vakfı ile ilgili çalışmaları yürütüyor. Ana-oğul artık birbirlerini her özledikleri an birbirlerine sarılıp, birbirlerinin kokusunu duyacak, özlem giderecek kadar yakın... 

ANNEM SAYESİNDE ROBERT'E GİRDİM

Eğitimde de annesinin rolünü saklamıyor: “Annem çalıştırdı beni sınava.” Ders çalışmayı sevmediğini söylüyor; matematiğe ve fene meraklı ama “zor disipline edilen” bir çocuk. Robert Kolej’i ve İstanbul Erkek’i kazanmasının arkasına da annesinin disiplinini koyuyor: “Annem sayesinde Robert’e girdim.”

Selçuk Bayraktar’ın anlatısında mühendislik bir “zeka gösterisi” değil; bir “kurum kültürü.” Küçük yaşlardan itibaren atölyede çalıştıklarını, babası Özdemir Bayraktar'ın kurduğu Baykar’ın o dönem talaşlı imalat yaptığını anlatıyor. Tornada, frezede, tesviyede… “Yağın pasın içinde.”
Onların kış tatilleri, Uludağ hikâyeleri yok. Onların tatili Sarıyer’in denizi. Bu sert ama gerçekçi arka plan, Bayraktar’ın teknolojiye bakışında romantizmin değil dayanıklılığın belirleyici olduğununda bence en önemli göstergesi... 

MODEL UÇAK MERAKI VE ÇOCUKLUK ANILARI 

Söyleşimizin en canlı damarlarından biri de model uçak anlatısı. Babasının yurt dışında çalışırken getirdiği ama uçuramadığı model uçağı “sonra bana nasip oldu” diyerek anlatıyor. Garipçe’de düzlükte model uçak uçurmak 90'lı yıllarda “çok nadir” bir faaliyet. O günler Bayraktar’ın çocukluk merakının somut fotoğrafı.

Hatta içten yanmalı benzin motorlu model uçaklarla evin önünden kaldırıp denize indirme hikâyeleri var. Komşuların hatırladığı bir “garip” çocukluk. Robotiğe ve model havacılığa merakını burada kuruyor. Bir de kritik detay: Babası Özdemir Bayraktar, pilotluk eğitimi almış; sekiz yaşında onu Samandıra’ya götürüp ufak uçaklarla uçurmuş. Bayraktar’ın da hususi pilot lisansı var. “Havacılık öyle girdi kanıma” diyor. Bu cümle, bugün “yüksek teknoloji” denen şeyi çocuklukta “hürriyet duygusu”yla bağlayan bir köprü.

ERKEK ÇOCUK İÇİN BABA KAHRAMANDIR

O yıllarda kahramanınız kimdi diye soruyorum? 

“Erkek çocuk için baba kahramandır” diyor. Sonrasında muhabbet açıldıkça anlıyorum ki, onun için kahramanlık sadece “güç” değil; mühendislik formasyonu. Ufacık yaşta mühendisliğe merakı baba figürü ile birleşiyor.

Sohbetimiz o sırada beklenmedik bir yere gidiyor...

 Ansiklopedi. Resimli bilgi ansiklopedisi. Oradan hayvanlara bakması, “müellifi belli” bilgi vurgusu… Bugün geliştirdikleri “Küre” isimli açık kaynak ansiklopedi projesine bağlanıyor. Bilginin kaynağı ve yazarı meselesi, onun teknoloji anlayışında “hakikat” ve “metodoloji” ile iç içe.

GARİPÇE KÖYÜ'NDEN ROBERT KOLEJ'E

Selçuk Bayraktar ile söyleşimiz ilerledikçe Sarıyer'in Garipçe köyünde bir balıkçı kasabasında geçen çocukluk, mütedeyyin bir çevre sonrasında ise Robert Kolej...

Tüm bunlar film şeridi gibi dönüyor kafamda. Soruyorum, "Garipçe köyünden Robert Koleji'ne... "Beyaz Türklerin" çocuklarının okuluna... Nasıl uyum sağladınız ? Sizin hayatınızda neler değiştirdi ? " 

Selçuk Bayraktar, Robert’e geçişi “kasabadan gelmiş gibi” diye tarif ediyor. Sarıyer’den Robert’e geçiş, bir sosyal-kültürel sıçrama. Bu sıçramanın duygusal ve ideolojik yükü var onun için.

BABA NASİHATI: AMERİKA'NIN DEVŞİRME MEKTEBİNE GİDİYORSUN

Babası Özdemir Bayraktar, daha okula gitmeden tembihlemiş: “Burası Batı’nın Amerika’nın devşirme mektebi gibi bir yer.” Osmanlı’nın devşirme benzetmesini tersine çevirerek kullanıyor. Robert’in misyoner kökenini hatırlatıyor; “inanç dünyamız açısından büyük farklar” diyor. Bu cümleler Türkiye’de tartışma çıkarır; ama aynı zamanda Bayraktar’ın kimliğini nasıl kurduğunu anlamak için referans niteliğinde.

Bu gerilim, onda kopuşa değil, “bilerek okuma” refleksine dönüşmüş görünüyor. Bir yandan da Robert’in ona açtığı başka bir pencere var: farklı kültürlere ilk kez maruz kalma. Sarıyer’in kasaba kültüründen, İstanbul’un ve Türkiye’nin başka kültürlerine geçiş. İşte tüm bunlar bugün karşısınıza çıkan Selçuk Bayraktar'ın hamurundaki en onemli unsurlar... 

HÂLÂ LAZ UŞAĞI

Selçuk Bayraktar’ın Amerika anlatısı, “Batı beni değiştirdi” klişesine gelmiyor. Tam tersine.

“Robert Kolej'de de MIT’de de okudum, Ama hala laz uşağı olarak duruyorum.” diyor ve kahkaha atıyor. Sonra yine gülerek ekliyor; "Allah'tan anacığım Kastamonu'lu ya her ikisi de Trabzonlu olsaydı" 

Söyleşimizden sonra Selçuk Bayraktar'ın söylediklerini düşünüyorum. Kurduğu cümleler iddialı olduğu kadar sosyolojik bir itirazı da içinde barındırıyor. Küresel tüketim kültürünün “stereotip” insan üretmesine karşı çıkıyor. “Herkes Amerikalı gibi olursa robot gibi insanlar olacak” diyor. Kendi “orijinal” kalışını bir renk olarak savunuyor. Fransa, Yunanistan, Hindistan, Çin, Tayvan gibi farklı milletlerden arkadaşlarla “fıkra gibi” bir grup olduklarını anlatması da bu renklilik fikrini güçlendiriyor.

Selçuk Bayraktar, küresel elit sistemin içinden geçip onu reddeden bir dil kuruyor; ama bunu kaba bir anti-Batı diliyle yapmıyor. “Seçici öğrenme” diyebileceğimiz bir pozisyona eviriyor. Bence çok kıymetli bir pencere...

TÜRK VE MÜSLÜMAN SELÇUK BAYRAKTAR

Şimdi tam yeri diyorum kendi kendime... Böylesi bir hikaye ve geçmişten sonra peki "Selçuk Bayraktar kendini nasıl tanımlıyor ? " 

Kendini “Robertli/Amerika eğitimli” gibi etiketlerle tarif etmiyor. Tek bir cümle söylüyor ve hiç düşünmeden yanıtlıyor: “Türk Müslüman Selçuk Bayraktar diye tanımlarım. Bu ülkenin evladı.”

SELAHADDİN EYYUBİ’NİN DE FATİH SULTAN MEHMET’İN DE TORUNUYUZ

Ardından “biz etnik olarak bir millet değiliz” diyerek medeniyet tanımı yapıyor: "Selahaddin Eyyubi’nin de torunuyuz, Fatih Sultan Mehmet’in de… "

Röportajım tamamını PD Dergi’de okuyabilirsiniz 

YARIN: ETKİMİZ VARSA SORUMLULUĞUMUZ DA VAR

patronlardunyasi.com