Manchester'daki Ulusal Futbol Müzesi’nde ziyaretçileri karşılayan motto; 'Hayatımızın oyunu'
Yüzünü iyiden iyiye gösteren güneşe rağmen üzerinden kasvetini atamayan bir Manchester gününde, maç saatine kadar oyalanmak için soluğu Ulusal Futbol Müzesi’nde alıyorum. Şehrin kalbindeki müzeye adım atar atmaz, girişte büyük harflerle bir motto karşılıyor: “The Game of Our Lives” – “Hayatımızın Oyunu”. Futbolun İngilizler için ne ifade ettiği, daha açık anlatılamazdı sanırım. Nitekim hemen altında “Futbol, İngiliz yaşamı ve kimliğiyle iç içe geçmiştir. Ondan nefret etseniz bile, bir şekilde hepimizin hayatına dokunur.” cümlesi göze çarpıyor. Gerçekten de futbol bu ülkede yaşamın, kimliğin ve gündelik sohbetlerin ayrılmaz bir parçası.

Halil KASAPOĞLU

Müzenin ilk katında ilerlerken sergilenen objeler ve duvarlardaki metinler, ziyaretçileri kendi futbol hatıralarına doğru duygusal bir yolculuğa çıkarıyor.


Bir panelde kırmızı harflerle yazılmış ifadeler dikkatimi çekiyor: “Takımın ligi kazandığında senin ve babanın bütün gece şarkı söylediği o zamanlar için… Her şey kaybolmuş gibi görünürken umudu futbolda bulanlar için…” Bu satırlar futbolun insanlara yaşattığı tarifsiz sevinçleri ve zor zamanlarda aşıladığı umudu hatırlatıyor. Okurken kendi anılarım canlanıyor. Çocukken babamla izlediğim ilk maçı, mahallede arkadaşlarımla saatlerce top oynadığımız günleri düşünüyorum. Futbolun kuşaklar arası bir bağ kurduğunu hissediyorum.

SOKAK OYUNUNDAN ULUSAL BİR TUTKUYA
Müzenin bir köşesinde sergilenen belge, futbolun geçmişteki asi ruhunu gözler önüne seriyor. 12 Ekim 1608 tarihli Manchester mahkeme kayıtlarından alınan bu metin, kentin yöneticilerinin futbolu o dönem “kamu düzenine aykırı” bir uğraş olarak gördüğünü gösteriyor. Belgede, 17. yüzyılın başlarında Manchester'da sokakta futbol oynayanlar için “edepsiz ve düzensiz kişiler” deniliyor, top peşinde koşan gençlerin kırdıkları camlar yüzünden şikayetlerde bulunuluyor. Bir zamanlar halkın gözünde isyankâr bir sokak kavgası gibi görülen futbol, yüzyıllar içinde evcilleşip bugün saygın bir kültürel mirasa dönüşmüş durumda.

Gerçekten de 1800’lerden itibaren İngiltere'de futbol, işçi sınıfının yoğun olduğu sanayi şehirlerinde örgütlü bir spor haline geliyor. Bir zamanlar yasaklamaya çalıştıkları bu oyun, artık her hafta sonu on binlerce insanı stadyumlara çeken meşru bir etkinlik. Manchester da bu dönüşümün merkezinde yer alıyor. 19. yüzyılın sonunda kurulan Manchester United (o zamanki adıyla Newton Heath) bir demiryolu işçi takımı olarak doğup yerel halkın gurur kaynağına dönüşürken, komşu Manchester City mütevazı bir kilise kulübünden kentin bir diğer tutkusuna evrildi. Sokakları karıştıran bir “gürültü” olan futbol, artık ulusal bir tutku. Bugün bu şehrin tam kalbinde bir futbol müzesinin bulunması bile futbolun itibarının zamanla nasıl yükseldiğinin sembolü.

MANCHESTER'IN FUTBOL MİRASI
Ulusal Futbol Müzesi, ev sahibi olduğu şehirden derin izler taşıyor. Müzenin salonlarında gezerken Manchester’ın iki büyük kulübünün mirası adeta her köşede hissediliyor. Manchester United’ın mazisi de tüm görkemiyle gözler önünde. Bir vitrinde 1968 Şampiyon Kulüpler kırmızıların küllerinden doğup zirveye çıkışını simgelerken, diğer bir köşede SirAlex Ferguson’un kurduğu imparatorluğun izleri yankılanıyor.


Öte yandan müze, Manchester City’nin hikayesini de göz ardı etmiyor. Bir köşede 2012’de City’nin son saniyede kazandığı epik şampiyonluğun görüntüleri dönerken, vitrinde modern City’nin parlak kupaları sergileniyor. Manchester City, uzun yıllar boyunca kırmızılarıngölgesinde kalan bir kulüp iken, 2008'de Abu Dhabili bir yatırım grubunun kulübü satın almasıyla birlikte inanılmaz bir yükseliş yaşadı. Müzede yabancı sermayenin futbolun tepesindeki dengeleri nasıl değiştirdiği de vurgulanmış. City’nin art arda kazandığı şampiyonluklar ve nihayet elde ettiği Avrupa zaferi, mavilerin geleneksel hiyerarşiyi altüst ettiğinin kanıtı. Elbette bu hızlı yükseliş, beraberinde futbolda para ve kimlik tartışmalarını da getiriyor. Bir zamanlar yerel bir işçi takımı olan City’nin küresel bir süper kulübe dönüşmesi, futbol ekonomisinin geldiği noktayı simgeliyor. Müzede sergilenen bu değişimin öyküsü,Manchester özelinde bu iki kulübün tecrübeleri, aslında dünya futbolunun son 30 yılda geçirdiği dönüşümün bir yansıması. Kırmızılar gelenek ve tarihle, maviler modernite ve finansal güçle özdeşleşirken, ikisi birlikte futbolun dününü ve bugününü temsil ediyor.
OYUNUN GERÇEK SAHİPLERİ
Müzenin en güncel parçalarından biri, taraftarların oyun üzerindeki etkisini gözler önüne seriyor. 2021 yılındaki Avrupa Süper Ligi girişimine dair sergilenen bir protesto pankartı ve bilgilendirme yazısı özellikle ilgimi çekiyor. Futboldaki en varlıklı kulüplerin katılımıyla kurulmak istenen kapalı lig haberi duyulduğunda, İngiltere genelinde taraftarlar ayaklanmıştı. Gerçekten de o gün farklı renklerin taraftarları bir araya gelip ortak bir güç oluşturmuş, ezeli rakipler omuz omuza vererek futbolun taraftarsız bir hiç olduğunu kulüp patronlarına göstermişti. O protestolar sırasında kullanılan “Futbolun Sahibi Siz Değilsiniz, Biziz” yazılı pankart da müzede, adeta bir kutsal emanet gibi sergileniyor.

Endüstriyel futbol, milyarların döndüğü bir sektöre dönüşse de son tahlilde tribündeki insanların sesi birçok şeyi değiştirebiliyor. Müze, taraftarların bu koruyucu rolünü göz ardı etmiyor. Milyonlarca taraftar bu kulüplere gönül veriyor ve gerektiğinde oyunun ruhunu korumak için ayağa kalkıyor. Onlar olmadan futbolun rengi de ruhu da eksik.
Müzeden çıkıp yavaşça stadyuma doğru yol alırken, vitrinlerde gördüğüm tüm bu hikayeler zihnimde dönüp duruyor. Artık etrafımda, maç öncesi sokakları dolduran Türk taraftarların coşkulu kalabalığı var.

Stadyumun ışıkları yaklaştıkça kalabalığın uğultusu artıyor ama benim içimde tuhaf bir dinginlik oluşuyor. Herkesin gönlünde bir takım yatıyor ve hepimizin o takıma tutunma sebebi birbirinden farklı. Kimi bir kaybın ardından sığınıyor stadyumlara, kimi hayatınındağınıklığını doksan dakikalık bir düzene emanet ediyor. Bazıları için futbol, konuşulamayan duyguların dili. Bazense söylenemeyen cümlelerin yerine bağırılan bir tezahürat.
Türkiye’den ve Avrupa’nın dört bir tarafından Manchester’a akın eden Türk taraftarları gördükçe bunu daha iyi anlıyorum. Kimi başka bir ülkede yeni bir hayat kurmuş, kimi memleketinden ve ailesinden kopmuş… Ama maç günü geldiğinde hepsi aynı noktada buluşuyor. Bazen insan aidiyet hissini bir şehirde değil, tuttuğu takımı canlı izlerken buluyor.

Stadyum kapısından içeri girerken şunu hissediyorum: Biz aslında sadece bir maç izlemeye gelmiyoruz. Kendi hikayemizin eksik parçalarını burada bulmaya çalışıyoruz. Futbol bazen bir teselli, bazen bir hatıra, bazen de sadece “yalnız değilsin” diyen görünmez bir el.
patronlardunyasi.com















