Daktilodan, yapay zekaya, tozlu arşivlerden Google'a 35 yılda gazetecilik neyi kaybetti?
Zaman yolcusu muyum, zaman tünelinde bir gezgin mi? Bilmiyorum. Bildiğim bir şey varsa bazı günler, düşünceler kafamda biriktikçe birikiyor ve yazmazsam rahat edemiyorum. Bugün de onlardan biri...

Toygun ATİLLA
Bazen insan kendi hayatına dışardan bakabilseydi, en çok şaşırdığı şey ne kadar çok değiştiği mi, değişimin farkına ne kadar geç vardığı mı olurdu? Bu sorular dolaşıyor beynimde...
Sebebi mi ?
Instagramdaki bir fotoğrafıma bakarken başlıyor her şey...
Susurluk dönemi...
Meşhur kazadan sonra Abdullah Çatlı'nın eşi Meral Çatlı ile röportaj yapıyorum.

Henüz 26 yaşında genç bir gazeteciyim. Tam tamına 30 yıl geçmiş aradan.
O fotoğraf beni zaman tünelinde bir yolculuğa çıkarıyor.
Ben gazeteciliğe başladığımda dünya daha mı yavaştı, yoksa ben mi öyle sanıyordum?
Daktilonun başında yazılan her kelime, biraz cesaret biraz da kararlılık isterdi. Çünkü geri dönüş yoktu. İnsan yazdığını düşünerek yazardı.

Kim bilir belki biz düşünmeyi daktilo başında öğrendik...
Teleksin başında beklemek...
Aslında sabrı öğrenmekti. Haber gelene kadar geçen süre, insanın kendi iç sesiyle baş başa kaldığı bir zamandı sanki...
Fotoğraf mı?
Karanlık odada yavaş yavaş beliren bir görüntü sanki hayatın kendisi gibi ağır ağır ortaya çıkardı.

Diaları ışıklı masaya yatırıp en iyi kareyi seçme arayışı... İşte o an dediğimiz, elimizde dia ile yazı işlerine koşuşumuz...
Ya arşivler...
Tozlu klasörler arasında dolaşırken sadece haberi değil zamanı da arardık. Bulduğumuz tek bir anektod, tek bir fotoğraf karesi büyük zenginlikti.
Ya bir adrese ulaşmak... Adres dediysem sıradan bir adres değil. Ya bir cinayet mahali, ya bir olay yeri...
İnsanlara sorardınız, yüzlere bakardınız, şehirle temas ederdiniz.
Sonra mı ?
Sonra zaman hızlandı...
Her tuş sesinin bir karar olduğu daktilonun yerini bilgisayarlar aldı. Yazmak kolaylaştı, düzeltmek mümkün oldu, hız arttı. Düşünmek azaldı !
Teleksler gitti, fax geldi. Haberler akmaya başladı.
Ardından internet, artık haber beklemiyor anında ulaşıyordu.
Fotoğraf çekmek başlı başına bir süreçti. Film takılır, çekilir, beklenirdi. Karanlık odanın önünde o karenin heyecanı ile yaşanırdı. Dijital makinalar geldi. Beklemek bitti, görüntü anında ekrana düştü.

Arşiv mi? Bir haberi bulmak perde arkasını araştırmak saatler sürerdi. Google'dan sonra her şey değişti. Bir kelime yazdığında geçmiş önüne açılıyordu...
Olay yerine gitmek için adresi insanlardan öğrenirdik, tüpçüden, bakkaldan, mahalle muhtarından... Şimdi mi? Artık navigasyon var, seni kapının önüne kadar götürüyor ve mekanik sesi ile şöyle diyor: "Hedeflenen adrese geldiniz"
Ya yapay zekaya ne demeli?
Saniyeler içinde görüntü üretebiliyor, haber yazması ise çocuk oyuncağı...
Tüm bunları düşünürken gazeteciliğin geldiği noktayı sorguluyorum.

Zaman yolculuğunda kendi kendime soruyorum.
Benim gibi teknolojiye açık bir insan bile teknolojinin bu kadar işimizi kolaylaştırmasına rağmen mesleğimizin neden geriye gittiğini sorgular halde.
Neden diye cevap arıyorum.
Beynimde düşünceler, parmaklarım klavyede...
Gazetecilik hiçbir zaman araç meselesi olmadı aslında derken buluyorum kendi kendimi...

Gazetecilik...
Soru sormaktı, merak etmekti, şüpheydi, derinleştirmekti, bağ kurmaktı, detaydı, analitik düşünceydi.
Bugün elimizde dünyanın en güçlü araçları var. Görüyorum ki, o araçları kullanacak reflekslerimiz ise zayıflamış…
Öyleyse, sorun teknoloji değil... Biziz...
patronlardunyasi.com















