Dolar
48,9816
0,04%
Euro
55,8642
0,07%
Sterlin
64,9455
-0,12%
Bitcoin
4.129.840
-0,20%
BİST-100
12.899,35
0,09%
Gram Altın
6.710,299
-0,53%
Gümüş
63,8
-0,83%
Faiz
40,24
0,00%

Yelda İpekli festivalden festivale gezdi, birlikte eğlenmenin İstanbul’a kattığı o başka ritmin peşine düştü

Bir tarafta Vasily Petrenko yönetimindeki Royal Philharmonic Orchestra, diğer tarafta sokak lezzetleri, DJ’ler, Anatolian Sessions, Yol Project ve Ozan Doğulu… İstanbul’u bir günde festivalden festivale dolaşan Yelda İpekli, birlikte olmanın ve birlikte eğlenmenin İstanbul’a kattığı o başka ritmin peşine düştü…

27.09.2026 22:04 • Güncelleme: 27.09.2026 22:49
Yelda İpekli festivalden festivale gezdi, birlikte eğlenmenin İstanbul’a kattığı o başka ritmin peşine düştü
16px
32px

Yelda İpekli

Geçtiğimiz cumartesi İstanbul’u festivalden festivale dolaşırken, şehrin ritmini adım adım daha yakından duydum.
Müzik, neşe, lezzet…
Hepsi aynı cümlede birleşiyor.
İnsanın içini ısıtan o “birlikte olma” hâli, sanki her köşede yeni bir kapı aralıyor.
“Keşke daha çok olsa” dediğim de tam bu yüzden.
İstanbul, kalabalıkları sadece aynı alana toplamıyor; onları aynı duyguda buluşturuyor.
Bir tarafta dünyanın en önemli orkestralarından biri, diğer tarafta sokak lezzetleri, DJ’ler, müzik grupları…
Birbirinden çok farklı iki festival, iki ayrı İstanbul.
Ama ikisinin bende bıraktığı duygu aynı:
Bu şehir festivalleri seviyor.

İSTANBUL’DAN TÜRKİYE’YE UZANAN KÜLTÜR YOLU

İlk durağım Türkiye Kültür Yolu Festivali’ydi.
Sekiz ay boyunca farklı şehirlere yayılan bu büyük buluşmayı anlamlı kılan şey, yalnızca sahnelerin görkemi değil; gastronominin, müziğin ve kültürel dokuların halkla kurduğu sıcak temas.
Bu yıl 26 şehirde sanatçıların sergilerle, şeflerin mutfakla, müziğin ise duyguyla konuştuğu pek çok etkinlik festivalin merkezine yerleşti.
Türkiye Kültür Yolu Festivali, yalnızca “takvime yazılan” bir organizasyon değil; farklı coğrafyaları aynı ritimde, aynı heyecanda buluşturan, şehirlere anlam ekleyen bir kültür akışı.
Bu akışın İstanbul’daki en etkileyici duraklarından biri benim için Atatürk Kültür Merkezi oldu.

SAVAŞTAN DOĞAN ORKESTRA İSTANBUL’DA

Vasily Petrenko’nun yönettiği Royal Philharmonic Orchestra’yı izledik.
RPO sahnede her zamanki gibi güçlü, zarif ve kararlıydı.
1946 yılında kurulan ve İngiliz Kraliyet ailesinin de desteğini alan orkestranın kökleri, 2. Dünya Savaşı’nın ardından Londra’da müzisyenleri yeniden bir araya getirme ve şehre yeniden nefes kazandırma fikrine dayanıyor.
Yani kuruluş amacı yalnızca “yeni bir kurum yaratmak” değil; savaş sonrası motivasyonu yeniden kurmaya çalışan bir dizi sanatsal girişimin somut bir karşılığı olmak.

Bugün RPO, klasik repertuvarın ustalığını korurken pop, rock ve ünlü sinema film müziklerine uzanan kayıtlarıyla dinamik bir üretkenliğin de peşinde.
Dijital platformlardaki yayınlarıyla birlikte yılda 70 milyon kişiye ulaşmayı hedefleyen bu yaklaşım, klasik müziği yalnızca belirli bir geleneğin alanında bırakmıyor; daha geniş kitlelerin duyabileceği, hissedebileceği bir ortak dil olmayı savunuyor.
Atatürk Kültür Merkezi’nde duyduğum şey de buydu:
Orkestranın “korumacı” değil, dönüştürücü bir enerjiye sahip olması.

PETRENKO’NUN BAGETİNDE 500 YILLIK GELENEK

Orkestranın başında ise Vasily Petrenko vardı.
1976 doğumlu Rus asıllı, İngiliz damgasını taşıyan ve uluslararası alanda pek çok sahnede adını duyuran Petrenko, benim gözümde diğerlerinden ayrılan bir cümleyi sessizce kuruyor:
Disiplini yalnızca klasik müziğin içinde büyütmüyor; farklı türlerle harmanlayarak ona yeni bir canlılık katıyor.
Petrenko’nun eğitiminde Rus müziğinin kalbinde atan o “sert disiplin” ve müzikal gelenek dikkat çekiyor: St Petersburg Capella Erkek Müzik Okulu ve ardından St Petersburg Konservatuvarı.
St Petersburg Capella’nın 1479’a uzanan köklü tarihi, bu eğitimin neden bu kadar ağır bastığını anlatıyor.
Çar 3. İvan’ın saray müziğine ve Rus müziğinin temsil misyonuna hizmet etmek üzere kurduğu bu okul, ülke çapında üstün yetenekli erkek çocukları “tam bir müzik insanı” olarak yetiştirmeyi amaçlamış.

Öyle ki burada eğitim almakla kalınmamış; Nikolay Rimski Korsakov gibi büyük bestecilerin yöneticilik görevleri de olmuş.
Belki bu yüzden Petrenko’nun sahnedeki duruşu, bir “yetkinlik”ten fazlasını çağrıştırıyor:
Adeta köklü bir geleneğin modern bir yorumla yeniden seslenişi.
Ama İstanbul’daki festival yolculuğum klasik müzikle bitmedi.
AKM’den çıktığımda beni bu kez bambaşka bir İstanbul bekliyordu.

SENFONİDEN SOKAK LEZZETLERİNE

Açık konuşayım…
Ben sokak lezzetleri festivallerine çoğu zaman mesafeliyim.
Çünkü hijyen tarafını ve organizasyon kalitesini her zaman aynı güvenle okuyamıyorum.
Mahalle aralarında bile düzenlenen, 7’den 70’e herkesin bir araya gelmesine bir sebep yaratan bu organizasyonlar oysa ki şehirlere yeni bir ritim katıyor.

Yine de bu yıl fikrim değişti.
Bir otelin bünyesinde yapılan “Sokak Lezzetleri Festivali” bana “belki bu kez farklı olur” dedirtti.
Hatta kendime şöyle dedim:
“Yaza güzel bir veda olsun; belki de sonbahara geçerken içimizi ısıtan bir akşam yaşarız.”
İyi ki gitmişim.

SOKAK LEZZETİNDE OTEL STANDARDI

Otelin hizmet standardı ve konuk ağırlama kültürü, bu festivali bambaşka bir deneyime dönüştürmüş.
Temizlik ve hijyen baştan sona kontrollüydü.
Yiyeceklerin sunumu özenliydi; stantlarda düzen vardı, akış planlıydı.
En önemlisi de personelin yaklaşımı, titizliği ve konukları memnun etme niyeti her ayrıntıya yansıyordu.
Gece DJ Deniz Aral ile başladı.

Ardından Anatolian Sessions, Yol Project ve Ozan Doğulu sahneyi devraldı.
Ben “Yol Project”i ilk kez Bodrum dışında izleme şansı buldum ve açıkçası şunu anladım:
Sahne hâkimiyeti Bodrum büyüsüyle sınırlı değilmiş.
Bu ekip İstanbul’un nabzını da kolayca tutuyor.

İSTANBUL’UN BÖYLE BAHANELERE İHTİYACI VAR

Gecenin sonunda dönüp bütün güne baktığımda aslında birbirine hiç benzemeyen iki etkinliğin bana aynı şeyi söylediğini fark ettim.
Birinde Royal Philharmonic Orchestra vardı.
Diğerinde Ozan Doğulu, Anatolian Sessions, Yol Project ve sokak lezzetleri…
Birinde konser salonundaydık, diğerinde yemek stantlarının ve müziğin arasında.
Ama insanlar aynı şeyi yapıyordu:
Birlikte eğleniyordu.

İstanbul’un daha sık, daha “hep birlikte” coşacağı bahanelere ihtiyacı var.
Çünkü İstanbul elbette hızlı, yoğun, bazen kaotik…
Ama sadece kaos olmak zorunda değil.
Bazen insanın gerçekten şehir gibi yaşaması için doğru organizasyon, doğru müzik ve doğru atmosfer gerekiyor.
Benim dileğim şu:
İstanbul sadece koşuşturmanın ve telaşın değil, festivallerin de şehri olsun.

patronlardunyasi.com