Toygun ATİLLA
Bir dönem kartvizitiniz önemliydi, sonra ünvanınız, çalıştığınız gazete, televizyon ya da şirket…
Son 10 yılda hepsinin önüne "takipçi sayısı" diye bir şey geçti.
100 bin takipçiniz varsa bazı kapılar daha kolay açılıyordu. 500 bin takipçiniz varsa markalar sizi arıyordu. Milyonlara ulaştığınızda artık yalnızca sosyal medya kullanıcısı değildiniz. Başlı başına bir medyaydınız. Şimdi bu düzenin sınırları tartışılıyor.
Üstelik tartışmanın son adresi dünyanın en eski ve en prestijli tenis turnuvası Wimbledon.
ABD AÇIK KAPIYI AÇTI, WIMBLEDON SINIRI ÇİZDİ
ABD Açık bu yıl yaklaşık 100 influencer ve içerik üreticisine akreditasyon verdi. Bir önceki yıl sayı 54’tü. Bunun arkasındaki ticari mantık anlaşılabilirdi. Tenisin artık yalnızca tenis olmadığı, modanın, lüks tüketimin, sponsorların var olduğu bir dünyaydı. Bütün bunları genç kitlelere ulaştırmak isteyen dev bir spor ekonomisi vardı.
ABD Açık’ın creator programının milyonlarca sosyal medya etkileşimi yaratması da sistemin neden cazip olduğunu gösteriyor. Ancak turnuva sırasında içerik üreticilerinin varlığı ve kort çevresindeki çekimler başka bir tartışmayı beraberinde getirdi.
Patronlar Dünyası'nda geçtiğimiz hafta sonu arkadaşımız Burak Artuner'in kaleminden okumuşsunuzdur, Naomi Osaka’nın maçında tribünde kullanılan ışık nedeniyle oyun durdu. Jessica Pegula bazı davranışları “saygısızca” bulduğunu söyledi. Coco Gauff ise içerik üreticilerinin tenise yeni kitleler getirmesini olumlu bulduğunu ancak sporun kurallarına saygı gösterilmesi gerektiğini hatırlattı.

#video_9750492#
Burada önemli bir ayrıntı vardı. Ring light tartışmasının merkezindeki kişiler resmi creator akreditasyonuyla içeri alınmış influencerlar değildi. Dolayısıyla meseleyi “influencerlar maçı durdurdu” basitliğine indirgemek doğru değil.
Tüm bunlara rağmen, "Takipçi sayısı size hangi ayrıcalıkları sağlamalı?" sorusu görünür hale geldi.
Wimbledon’ın cevabı belli. Influencer ve içerik üreticileri için ayrı bir basın akreditasyonu kategorisi oluşturmayı planlamıyor.
BİR MİLYON TAKİPÇİ GAZETECİ YAPAR MI?
Wimbledon influencerları yasaklamadı. Onlara çok daha ince bir mesaj verdi. Sosyal medyada yüz binlerce kişinin sizi takip etmesi, size otomatik olarak gazeteci statüsü kazandırmaz. Bu küçük ayrım son 10 yılın medya ekonomisini anlamak açısından önemli.
Influencer devriminin vaadi güçlüydü...
Gazeteye ihtiyacım yok.
Televizyona ihtiyacım yok.
Editöre ihtiyacım yok.
Ben kendi mecramım.
Ben kendi markamım.
Üstelik kaç kişiye ulaştığımı da gösterebiliyorum. Markalar da bu yeni dünyanın peşinden gitti. Reklam bütçeleri influencerlara kaydı. Moda evlerinin ön sıraları onlara açıldı. Otomobil şirketleri lansmanlara davet etti. Oteller oda, restoranlar masa ayırdı. Takipçi sayısı adeta dijital bir pasaporta dönüştü. Şimdi o pasaportun her kapıyı açmadığını görmeye başlıyoruz.
ÖZKÖK’ÜN “KÜRATÖR”Ü
Wimbledon haberini okurken Ertuğrul Özkök’ün İzzet Çapa ile yaptığı son röportajında anlattığı bir kavramı düşündüm.
Ertuğrul Özkök influencer devrinin sona yaklaştığını söylerken yerine gelecek dünyanın da adını Küratörlük olarak koyuyordu.
İlk bakışta müzecilik dünyasına ait bir kelime gibi geliyor olabilir. Oysa ki bugünün dijital dünyasını oldukça iyi tarif ediyor.
#video_9747904#
Neden derseniz anlatayım...
Artık sorun içerik bulamamak değil, tam tersine içerikten kaçamıyoruz. Her dakika yüzlerce haber, video, fotoğraf, yorum ve tavsiye önümüze düşüyor. Yapay zekâyla birlikte bunun katlanarak artacağı ortada. Dolayısıyla geleceğin kıt ürünü içerik olmayacak. Dikkat ve güven olacak.
Küratörün değeri de burada ortaya çıkıyor. Her şeyi üretmek zorunda değil. Seçiyor, ayıklıyor, bağlamına oturtuyor. Önünüze neyin gerçekten görülmeye değer olduğunu koyuyor.
Ertuğrul Özkök sağ olsun, bu teorisini anlatırken bana da “Türkiye’nin ilk baş küratörü” unvanını vermişti. 35 yıllık gazetecilik hayatımda çeşitli unvanlarım oldu. Bir tek “baş küratörlük” eksikti. Onu da Özkök tamamladı. Henüz kartvizite bastırmadım. Wimbledon’ın kararından sonra galiba biraz acele etmekte fayda var.
PATRONLAR DÜNYASI’NDA ASLINDA NE YAPIYORUZ?
Ertuğrul Özkök’ün sözlerini düşündükçe başka bir şeyi daha fark ediyorum. Belki biz Patronlar Dünyası’nda bir süredir, adını koymadan tam da bunu yapmaya çalışıyoruz. Bunu söylerken biraz gururlanmama da izin verin.
Bugün bilgiye ulaşmak kolay. Bir şirketin bilançosu saniyeler içinde önünüze geliyor. KAP açıklaması herkesin telefonuna aynı anda düşüyor. Uluslararası ajansların haberlerine dünyanın her yerinden ulaşılabiliyor. Yapay zekâ birkaç saniyede yüzlerce sayfalık raporu tarayabiliyor.
O halde okurun Patronlar Dünyası’na neden ihtiyacı olsun?
Bizim cevabımız şu: Çünkü mesele haberi bulmak değil, o haberin içindeki asıl hikâyeyi bulmak ve orada olmak...
Bir bilanço geldiğinde yalnızca kârın arttığını yazmak değil, şirketin nereden para kazandığını görmek. Bir patron yatırım açıkladığında yalnızca milyar dolarlık rakamı manşete taşımak değil, o yatırımın arkasındaki hesabı sorgulamak. PR metni önümüze geldiğinde yayımlamak değil, içinden haberi ayıklamak.
Bazen de herkes aynı yere bakarken başka yere bakabilmek. Patronlar Dünyası’nın son dönemde geldiği noktada en fazla gurur duyduğum tarafı bu.
Her şeyi yayımlamak gibi bir iddiamız yok. Neyin önemli olduğunu seçmek gibi bir iddiamız var.
Ertuğrul Özkök buna küratörlük diyorsa…
İtiraz etmeyeceğim.
TAKİPÇİ EKONOMİSİNDEN GÜVEN EKONOMİSİNE
Şakası bir yana, influencer dünyasında yaşanan değişimle gazeteciliğin önündeki değişim aslında birbirinden çok farklı değil.
Influencer ekonomisi ortadan kalkmıyor. Markalar bu dünyaya para harcamaya devam edecek. Instagram, TikTok ve YouTube var oldukça içerik üreticileri de hayatımızda olacak.
Ancak ölçü değişiyor. Bakın size şunu net olarak ifade edeyim. Artık teme soru şudur: "İnsanlar ona güveniyor mu ?" Bir marka için artık önemli olması gereken vizyon budur. Bir milyon kişinin sizi görmesiyle 20 bin kişinin size inanması aynı şey değil. 20 bin doğru insan, bir milyon rastgele takipçiden daha değerli. Takipçi ekonomisinden güven ekonomisine geçiş süreci başladı bile...
YAPAY ZEKÂ HERKESİ İÇERİK ÜRETİCİSİ YAPACAK
Bir de influencerların önünde Wimbledon’dan çok daha büyük bir değişim, Yapay zekâ olacak.
İçerik üretmenin maliyeti hızla düşüyor. Metin yazılabiliyor. Fotoğraf üretilebiliyor. Video hazırlanabiliyor. Hatta hiç yaşamamış insanlar milyonlarca takipçili sanal influencerlara dönüştürülebiliyor. Böyle bir dünyada yalnızca “içerik üretiyorum” demenin ekonomik değeri azalacak.
Herkes üretebilecek.
Asıl değer neye bakacağımıza karar vermekte daha da önemlisi kime inanacağınızda...
Küratörlük kavramının gelecekte önem kazanabileceği yer de tam burası.
INFLUENCER BİTMİYOR, AYRICALIĞI BİTİYOR
Bu nedenle Wimbledon kararını yalnızca tenis dünyasının bir akreditasyon düzenlemesi olarak okumamak gerekiyor.
Ez cümle benim görüşüm şudur. Gelecekte haklı çıkar mıyım bilmiyorum. Yine de tarihe not düşmek adına yazayım.
Yeni dünyanın para birimi "Güven, itibar ve seçebilme yeteneği" olacak...
Geleceğin başarılı medyası en fazla içeriği üreten olmayacak. Okuruna, “Senin adına baktım, araştırdım, ayıkladım; önemli olan bu” diyebilen medya olacak.
Biz Patronlar Dünyası’nda tam olarak oraya gitmeye çalışıyoruz.
O nedenle biraz gururla söyleyeyim. Eğer yeni dönemin adı gerçekten küratörlük olacaksa…Biz bunu çoktan yapmaya başladık bile...
patronlardunyasi.com