National Geographic’in en iyi gastronomi rotaları arasına aldığı Bozcaada’nın sırrı…
National Geographic’in dünyanın en iyi gastronomi rotaları arasına aldığı Bozcaada bayram sabahı düştü aklıma… Homeros’tan Rum meyhanelerine, eski filmlerden Ege melankolisine uzandım. Yazarken, yaşadım, yaşarken deneyimledim… Ah şimdi Bozcaada’da olmak vardı dedim…

Toygun ATİLLA
Bozcaada’yı sadece “güzel bir ada” diye anlatmak haksızlık olur.
Bozcaada’nın eski adı Tenedos…
Homeros’un İlyada destanında geçen ada…
Yani aslında Troya Savaşı’nın gölgesinde duran bir hafıza…

Belki de bu yüzden adada dolaşırken insan bazen kendini Ege’de değil, eski bir romanın içinde hissediyor.
Dar sokaklar… Rum evleri… Rüzgâr… Asmalar…
O meşhur sessizlik…
Bozcaada’yı anlatan en iyi filmlerden biri hâlâ Güle Güle’dir.

Zeki Ökten’in filmi…
Eşref Kolçak, Metin Akpınar, Yıldız Kenter, Şükran Güngör…
Film aslında yaşlılığı anlatır gibi görünür ama esas anlattığı “Gitmek” ile “kalmak” arasındaki insan hüznü…
Bunu Bozcaada’dan daha iyi anlatacak başka bir yer var mıdır? Bilmiyorum…

Bozcaada biraz da “veda adası” gibi gelmiştir bana hep…
Oraya ne zaman gitsem nedense eski aşklarımı, eski arkadaşlarımı, eski yazlarımı düşündüm…
Belki de bu yüzden Türk edebiyatında ada duygusu hep melankoliyle yan yana yürümüştür.
Sait Faik’in Burgazada’sı neyse… Bozcaada da Ege’nin biraz o hissidir bana göre…

Bir tarafı Rum mirası… Bir tarafı Türk Ege’si…
Bir tarafı şarap… Bir tarafı rüzgâr…
National Geographic, Bozcaada’yı dünyanın en iyi gastronomi rotalarından biri olarak gösterirken yalnızca yemeklerden söz etmiyor.
Bağcılık kültürünü…
Yerel üretimi…
Çavuş üzümünü…
Meyhane geleneğini…
Ve “slow living” hissini öne çıkarıyor.

Aslında bugün Batı medyasında Türkiye’ye dair en çok ilgi gören şeylerden biri tam da bu:
“Kaybetmedikleri eski Akdeniz hissi…”
Özellikle İngiliz seyahat dergileri son yıllarda Bozcaada’yı sık sık şu üç kelimeyle tarif ediyor:
“Undiscovered Aegean luxury…”
Yani keşfedilmemiş Ege lüksü…

Bugün şarap içip gün batımı izlenen o ada, aslında binlerce yıllık savaş hikâyelerinin de tanığı. Belki bu yüzden Bozcaada’nın rüzgârında hep hafif bir hüzün var…
Ada hakkında yazılmış en güzel kitaplardan birinin adı bile bunu anlatıyor, “Rüzgârlı Söylencelerin Adası…”
Bu satırları kaleme alırken, Bozcaada’yı yazmıyorum, yaşıyorum…
Yaşadıklarımı da sizlerle paylaşıyorum…

Bir liman…
Eski Rum evleri…
Taş sokaklar…
Pencerelerde sardunyalar
Sonra düşünüyorum, “Sanki burada zaman biraz daha yavaş…”
Adada dolaşırken bazen eski bir Yeni Türkü şarkısının içinde gibi hissediyorum kendimi…

Biraz “Fırtına”… Biraz “Olmasa Mektubun”… Biraz da eski yazlık sinemalar…
Bozcaada’da Rum geçmişi duvarlarda duruyor,
Eski Türk kahveleri sokaklarda yaşıyor.
Şarap kültürü o masalarda devam ederken, Ege’nin o eski kozmopolit ruhu tamamen kaybolmamış gibi hissediyorum.
Akşamüstü Polente Feneri’nde gün batımındayım. Sessiz ve suskunca izliyorum. Aslında izlemiyorum, içime yerleşen o manzarayı yaşıyorum…
patronlardunyasi.com















