Berlin’de sergilenen Lauren Greenfield'in The Beuty Machine'i ve içindeki insan suretleri kulağıma ne fısıldadı, güzelliğin yeni diktatörü kim?
Berlin'de bir müzede karşıma çıkan güzellik otomatı, çağımızın en büyük çelişkilerinden birini yüzümüze vurdu. İnsanlık, tarihin hiçbir döneminde güzelleşmek için bu kadar para harcamadı. Ama belki de hiçbir döneminde birbirine bu kadar benzemedi. Peki, güzelliğin ölçüsünü artık kim belirliyor? Aynalar mı, insanlar mı, yoksa algoritmalar mı?

Toygun ATİLLA
Berlin'de bir müzedeyim.
Karşımda kocaman bir otomat duruyor.
Hani eskiden içine para atıp çikolata, kola, sandviç aldığımız makinelerden.
Ama bu makinede ne çikolata var ne de içecek.
Raflarında insan yüzleri dizili.
Kadın yüzleri.
Birbirinden farklı gibi görünen ama dikkatle bakınca tuhaf biçimde birbirine benzeyen yüzler.

Üzerinde kocaman harflerle şu yazıyor:
THE BEAUTY MACHINE.
Altında ise daha da çarpıcı bir cümle:
ONE FACE. ONE BEAUTY.
Tek yüz. Tek güzellik.
İşte tam o anda insanın aklına bir soru geliyor:
Dünyada sekiz milyardan fazla insan yaşıyor.
Peki neden giderek hepimiz aynı yüze sahip olmaya çalışıyoruz?

GÜZELLİĞİN YENİ PATRONU KİM?
Bu eserin yaratıcısı Amerikalı fotoğraf sanatçısı Lauren Greenfield.
Greenfield, güzellik endüstrisinin ve sosyal medyanın insan bedeni üzerindeki etkisini yıllardır araştıran bir sanatçı.
Bu kez bir otomat tasarlamış.
Ama aslında sattığı şey yüz değil.
Bize, içinde yaşadığımız dünyanın bir eleştirisini sunuyor.
Eskiden güzellik anlayışını toplumlar, kültürler, sanatçılar ve moda dünyası şekillendirirdi.
Bugün bu gücün önemli bir bölümü algoritmaların eline geçti.
Instagram'da hangi yüzün daha çok beğeni aldığı, TikTok'ta hangi görüntünün daha fazla izlendiği, hangi dudakların, hangi burunların, hangi elmacık kemiklerinin daha çok ilgi gördüğü sürekli ölçülüyor.
Sonra o görüntüler milyonlarca insanın karşısına yeniden çıkarılıyor.
Biz de farkında olmadan aynı güzellik anlayışına maruz kalıyoruz.
Bir süre sonra beğendiğimiz şeyin gerçekten kendi tercihimiz mi, yoksa bize defalarca gösterildiği için beğendiğimiz bir görüntü mü olduğunu ayırt etmek zorlaşıyor.
ESTETİK CERRAHİDEN DİJİTAL FİLTRELERE
Bir zamanlar insanlar fotoğraflarını daha güzel göstermek için filtre kullanıyordu.
Şimdi bazı insanlar gerçek yüzlerini filtreli fotoğraflarına benzetmek istiyor.
İşte burada çok önemli bir kırılma yaşanıyor.
Önce dijital dünya gerçek yüzlerimizi değiştiriyor.
Ardından gerçek dünyada yapılan estetik müdahalelerle yüzlerimiz değişiyor.
Sonra o değişmiş yüzler yeniden sosyal medyaya yükleniyor.
Ve döngü baştan başlıyor.
Greenfield'ın eserinin anlattığı tam da bu.
Bir güzellik standardı oluşturuluyor.
Sonra insanlar o standarda ulaşmaya çalışıyor.
Ardından o standart daha da güçleniyor.
Sonuç?
Daha fazla estetik müdahale.
Daha fazla filtre.
Daha fazla benzerlik.
Ve belki de daha az bireysellik.

GÜZELLİK ENDÜSTRİSİNİN BÜYÜK ÇELİŞKİSİ
Burada işin bir de ekonomik boyutu var.
Kozmetik şirketleri, estetik klinikleri, sosyal medya platformları ve güzellik teknolojileri devasa bir ekosistemin parçaları.
Ancak mesele yalnızca bu şirketlerin ne kadar para kazandığı değil.
Asıl mesele, güzelliğin giderek ölçülebilen, karşılaştırılabilen ve pazarlanabilen bir ürüne dönüşmesi.
Eskiden güzellik kişisel bir beğeniydi.
Bugün ise takipçi sayısıyla, beğeniyle, görüntülenmeyle ve dijital görünürlükle ilişkilendiriliyor.
Bir yüzün ne kadar güzel olduğu sorusunun yerini, o yüzün ne kadar etkileşim aldığı sorusu almaya başladı.
Üstelik bu yeni düzende insanlar yalnızca tüketici değil.
Aynı zamanda güzellik endüstrisinin gönüllü reklam yüzleri.
Her fotoğraf, her paylaşım, her beğeni bu sistemin yeniden üretilmesine katkıda bulunuyor.
BİR ZAMANLAR KUSURLARIMIZ BİZİ GÜZEL YAPARDI
Berlin'deki o makinenin karşısında dururken aklıma eski fotoğraflar geldi.
Siyah beyaz aile fotoğrafları.
Annemizin, babamızın, büyükannelerimizin gençlik fotoğrafları.
Kimsenin burnu birbirinin aynısı değildi.
Dudaklar aynı değildi.
Çeneler, kaşlar, gözler farklıydı.
Hatta o fotoğrafları güzel yapan şey biraz da bu farklılıklardı.
Bir yüzün karakteri vardı.
Bir hikâyesi vardı.
Bugün ise sosyal medyada bazen birbirinden ayırt etmekte zorlandığımız yüzlerle karşılaşıyoruz.
Elbette herkesin kendi bedeni üzerinde karar verme hakkı var.
Estetik müdahale yaptırmak da yaptırmamak da kişisel bir tercih.
Ama üzerinde düşünmemiz gereken başka bir soru var:
Bu kararları gerçekten kendimiz mi veriyoruz?
Yoksa güzelliğin nasıl olması gerektiğini bize sürekli fısıldayan dijital dünyanın etkisi altında mı kalıyoruz?
MAKİNENİN ÖNÜNDEN AYRILIRKEN
Lauren Greenfield'ın güzellik otomatının önünden ayrılırken bir kez daha dönüp baktım.
Raflarda hâlâ aynı yüzler duruyordu.
Birbirine benzeyen, kusursuz görünmeye çalışan yüzler.
Ve o iki cümle:
One Face. One Beauty.
Tek yüz. Tek güzellik.
Bence çağımızın güzellik anlayışını bundan daha iyi anlatan çok az cümle var.
İnsanlık binlerce yıl boyunca farklı yüzlerde güzelliği aradı.
Şimdi milyarlarca insanın önüne aynı güzellik idealini koyan bir teknolojiyle karşı karşıyayız.
İşin en ironik tarafı ise şu:
Herkes güzel olmak için birbirine benzemeye çalışırken, belki de güzelliğin en önemli özelliğini kaybediyoruz.
Farklı olmayı.
Ve Berlin'deki o makinenin bana hatırlattığı son şey şu oldu:
Bir gün hepimiz aynı yüze sahip olursak, güzel olanı nasıl ayırt edeceğiz?
patronlardunyasi.com















