Dolar
49,4193
0,06%
Euro
55,5679
0,88%
Sterlin
65,6856
0,71%
Bitcoin
4.002.917
-0,84%
BİST-100
12.081,66
-0,30%
Gram Altın
6.595,249
1,17%
Gümüş
56,75
2,04%
Faiz
39,28
-0,28%

Antalya’daki COP31 İklim zirvesi, İstanbul’da sel felaketi ve 40 yıllık imar günahının gölgesinde başlayacak 

İstanbul’da metrekareye 242 kilogram yağmur düştü. İBB, son yılların en yüksek yağışlarından birinin yaşandığını açıkladı. Ancak asıl çarpıcı rakam başka yerde: Bilimsel bir araştırmaya göre İstanbul’da 1984–2020 arasında yapay yüzeyler yüzde 300 arttı, 527 kilometrekareden fazla orman alanı azaldı. Kopenhag, Rotterdam ve Singapur sellerden ders çıkarıp şehirlerini yeniden tasarlarken İstanbul’un neden hâlâ aynı sorunlarla karşılaştığını araştırdık. Patronlar Dünyası üç yıldır doğa ve çevre diyor. Türkiye ise Antalya’daki COP31 İklim Zirvesi’ne hazırlanıyor.

15.10.2026 10:11 • Güncelleme: 15.10.2026 11:00
Antalya’daki COP31 İklim zirvesi, İstanbul’da sel felaketi ve 40 yıllık imar günahının gölgesinde başlayacak 
16px
32px

Toygun ATİLLA

İstanbul iki gündür yağmurla mücadele ediyor.

Yollar göle dönüyor.

Evleri, iş yerlerini su basıyor.

Araçlar mahsur kalıyor.

Hayat aksıyor.

Her büyük yağmurdan sonra olduğu gibi yine aynı açıklama gündemde:

Olağanüstü yağış.

Evet, bu kez gerçekten olağanüstü bir yağış yaşandı.

Bir şehri su bastığında yalnızca gökyüzüne bakmak yeterli değil.

Bir de yere bakmak gerekiyor.

O toprağın üzerine ne yaptığımıza, hangi derelerin çevresini yapılaşmaya açtığımıza, yağmur suyunu nereye yönlendirdiğimize ve hangi yatırımları yapıp hangilerini ihmal ettiğimize…

Neden mi? Yağmur meteorolojinin konusudur da ondan…

Yağmurun felakete dönüşmesinde şehircilik de belirleyicidir.

242 KİLOGRAM YAĞMUR: GERÇEKTEN REKOR MU?

Önce rakamları konuşalım.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin 15 Ekim’de açıkladığı ölçümlere göre Beykoz’da metrekareye 242 kilogram, Eyüpsultan’da 190,5 kilogram, Sarıyer’de 187,9 kilogram yağmur düştü.

İBB, bazı noktalarda 1985’ten bu yana görülen en yüksek yağış değerlerinden birine ulaşıldığını bildirdi.

Bunlar son derece yüksek miktarlar.

Ama yağışın büyüklüğünü anlamak için geçmişe de bakmak gerekiyor.

Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nün tarihsel istasyon kayıtlarında 1942 yılında Florya’da 112,5 milimetre, 1985’te Şile’de 199,3 milimetre, 2006’da Bahçeköy’de 145,8 milimetre, 2009’da Kumköy’de 179,4 milimetre, 2017’de Kireçburnu’nda 128,9 milimetrelik günlük maksimumlar bulunuyor.

Ancak bu rakamlarla 2026’daki yağış olayının toplamlarını doğrudan karşılaştırıp kesin bir rekor sıralaması yapmak bilimsel olarak doğru değil. Ölçüm istasyonları ve süreleri farklı.

Bir başka önemli nokta da şu:

İstanbul’un her yerine aynı miktarda yağmur yağmadı.

Bazı bölgelerde 200 kilogramın üzerinde yağış ölçülürken başka bölgelerde miktarlar çok daha düşük kaldı.

Bu nedenle İstanbul’un sel riskini tek bir yağış rakamıyla açıklayamayız.

Yağışın kaç dakikada düştüğünü, toprağın ne kadarını emebildiğini, ne kadarının yüzey akışına dönüştüğünü ve altyapının hangi kapasiteye sahip olduğunu birlikte değerlendirmemiz gerekiyor.

Çünkü metrekareye 100 kilogram yağış, 100 milimetre su demek.

Bir kilometrekarelik alana düşen 100 milimetre yağış ise tam 100 milyon litre su anlamına geliyor.

Bu suyun tamamı kanalizasyona gitmez.

Bir bölümü toprağa sızar, bir bölümü yüzeyde birikir, bir bölümü de akışa geçer.

Toprağı betonla, asfaltla ve binalarla kapladığınızda suyun doğal olarak emilebileceği alanı azaltırsınız.

İşte İstanbul’un asıl tartışması burada başlıyor.

İSTANBUL’UN 36 YILLIK BİLANÇOSU: YÜZDE 300 ARTIŞ

İnönü Üniversitesi’nde hazırlanan ve İstanbul’un 1984–2020 dönemindeki arazi kullanım değişimini uydu verileriyle inceleyen akademik araştırma dikkat çekici sonuçlara ulaştı.

Araştırmaya göre 36 yılda:

* Yapay yüzeyler yüzde 300 arttı.
* Tarım alanları 303,09 kilometrekare azaldı.
* Orman alanları 527,45 kilometrekare azaldı.

Dikkat edin.

527,45 kilometrekare, yaklaşık 73 bin 900 futbol sahasının alanına karşılık geliyor.

Bu rakamlar araştırmanın kullandığı arazi örtüsü sınıflandırmasına dayanıyor. Her değişimin kalıcı orman tahribatı veya doğrudan sel nedeni olduğunu söylemek doğru olmaz.

İstanbul’un arazi kullanımının ne kadar büyük ölçüde değiştiğini ortaya koyuyor.

Üstelik başka bir bilimsel araştırma da benzer bir dönüşüme işaret ediyor.

2022 yılında Environmental Monitoring and Assessment dergisinde yayımlanan, 1990–2018 dönemini inceleyen çalışmada İstanbul’un kentsel alanlarının genişlediği, tarım ve orman alanlarının ise gerilediği tespit edildi.

Yani elimizde tek bir araştırma yok.

Farklı dönemleri ve yöntemleri kullanan bilimsel çalışmalar, İstanbul’un doğal alanları üzerindeki kentleşme baskısını gösteriyor.

Bu araştırmalar elbette tek başına 14–15 Ekim selinin hangi noktada neden yaşandığını kanıtlamıyor.

Bunun için su baskını noktalarıyla arazi değişimlerinin ve yağmur suyu altyapısının birlikte incelenmesi gerekiyor.

İstanbul’un ihtiyacı tam da böyle bir araştırma.

KOPENHAG’IN 1 MİLYAR AVROLUK DERSİ

2011 yılında Danimarka’nın başkenti Kopenhag büyük bir sel felaketi yaşadı.

Yaklaşık iki saat içinde 150 milimetreye ulaşan yağış kentin büyük bölümünü etkiledi.

Ortaya çıkan hasar yaklaşık 1 milyar avroydu.

Kopenhag yönetimi felaketten sonra yalnızca daha büyük kanalizasyon boruları döşemeyi tartışmadı.

Şehrin yağmurla ilişkisini değiştirmeye karar verdi.

2012 yılında kapsamlı bir sağanak yönetim planı hazırlandı.

Bazı sokaklar, aşırı yağışlarda suyun kontrollü biçimde akabileceği güzergâhlar olarak planlandı.

Parklar ve yeşil alanlar geçici su tutma sisteminin parçası haline getirilmeye başlandı.

Yağmur suyunun mümkün olan noktalarda kanalizasyondan ayrılması hedeflendi.

En önemlisi, işin ekonomik hesabı yapıldı.

Avrupa Çevre Ajansı’nın yayımladığı değerlendirmede geleneksel kanalizasyon çözümünün maliyeti 20 milyar Danimarka kronu, alternatif yağmur suyu yönetimi çözümünün maliyeti ise 13 milyar kron olarak hesaplandı.

Aradaki fark 7 milyar kron.

Bunlar planlama aşamasındaki karşılaştırmalı tahminlerdi; tamamlanmış yatırımların kesin harcamaları değildi.

Verilen mesaj son derece açıktı…

Doğayla birlikte çalışan şehircilik, bazı durumlarda yalnızca çevreyi değil, kamu bütçesini de koruyabilir.

ROTTERDAM’IN 1,7 MİLYON LİTRELİK MEYDANI

Hollanda’nın Rotterdam kentinde Benthemplein adında bir meydan var.

Normal günlerde insanlar burada basketbol oynuyor, spor yapıyor, oturuyor.

Şiddetli yağmur başladığında meydanın başka bir görevi ortaya çıkıyor.

Üç ayrı havuzdan oluşan sistem yaklaşık 1,7 milyon litre yağmur suyu depolayabiliyor.

Yani 1.700 ton.

Yağmur suyu doğrudan kanalizasyona yüklenmek yerine geçici olarak meydanda tutuluyor.

Ardından kontrollü biçimde uzaklaştırılıyor.

2013 yılında açılan bu meydan, belediyeciliğin yalnızca asfalt dökmek ve kaldırım yapmak olmadığını gösteriyor.

Rotterdam’ın yaptığı şey, aynı kamusal alana iki görev vermek.

Güneşli havada yaşam alanı.

Şiddetli yağmurda su deposu.

Tek bir meydan bütün şehri selden koruyamaz.

Şehircilikteki düşünce değişimini anlatır.

SİNGAPUR BETONU KIRDI, NEHRİ GERİ GETİRDİ

Singapur’da Kallang Nehri’nin yaklaşık 2,7 kilometrelik bir bölümü yıllarca beton kanal içinde akıyordu.

Kent yönetimi farklı bir karar aldı.

Beton kanalı kaldırdı.

Nehri doğal görünümlü, kıvrımlı bir akışa dönüştürdü.

Çevresine yeşil alanlar oluşturdu.

Bugün Bishan–Ang Mo Kio Park olarak bilinen 62 hektarlık alan, aynı zamanda taşkın yönetimi sisteminin bir parçası.

Kuru havalarda su daha dar bir yatakta akıyor.

Şiddetli yağışlarda nehir yükseldiğinde parkın belirli bölümleri suyun kontrollü biçimde yayılmasına imkân veriyor.

Üstelik sistem yalnızca bitkilerden ve doğal malzemelerden oluşmuyor.

Su seviyesini izleyen sensörler, uyarı sistemleri ve mühendislik çözümleri de kullanılıyor.

Singapur doğayı korumakla modern mühendisliği birbirine karşıt görmüyor.

Birlikte kullanıyor.

2009’DAN 2026’YA İSTANBUL NE ÖĞRENDİ?

Şimdi dönelim İstanbul’a.

2009 yılında Ayamama Deresi çevresinde büyük bir sel felaketi yaşandı.

İkitelli’yi, Basın Ekspres Yolu’nu, dere çevresindeki yapılaşmayı hatırlayın.

2017 yılında İstanbul yeniden şiddetli yağışlarla karşılaştı.

2023 yılında Arnavutköy ve Başakşehir’de sel felaketi yaşandı.

Şimdi 2026 yılındayız.

Yine aynı soruları soruyoruz.

Elbette bu yıllar boyunca İstanbul’da hiçbir altyapı yatırımı yapılmadığını söylemek doğru değil.

İSKİ’nin dere ıslahları, yağmur suyu hatları ve atık su ile yağmur suyu sistemlerini ayırma çalışmaları var.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin taşkın risklerini azaltmaya yönelik yatırımları da var.

O halde soralım…

Bu yatırımlar, kentin büyümesi ve değişen yağış riskleri karşısında yeterli mi?

Bir taraftan yağmur suyu altyapısına yatırım yaparken diğer taraftan yeni yapılaşmalarla toprağın suyu emme kapasitesini ne kadar azaltıyoruz?

Bu ikisini birlikte hesaplıyor muyuz?

Bir bölgede yağmur suyu hattının kapasitesini artırırken aynı havzada yeni yollar, otoparklar ve binalarla geçirimsiz yüzeyleri büyütüyorsanız, altyapının karşılaması gereken yükü de artırabilirsiniz.

Bu nedenle yalnızca kaç kilometre boru döşendiğine bakmak yeterli değil.

O borunun hangi yağış şiddetine göre tasarlandığını, havzadaki yapılaşmanın nasıl değiştiğini ve sistemin ne kadar su taşıyabildiğini bilmek gerekiyor.

KİMİN SORUMLULUĞU?

Burada sorumluluğu yalnızca bugünkü İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne yüklemek doğru değil.

Merkezi yönetimin, büyükşehir belediyelerinin, ilçe belediyelerinin, imar ve altyapıdan sorumlu kurumların yıllara yayılan kararlarını birlikte değerlendirmek gerekiyor.

Şehirler bir günde betonlaşmıyor.

Dere yatakları bir gecede yapılaşmıyor.

Altyapı eksiklikleri de bir yağmurda ortaya çıkmıyor.

Bunlar yıllar boyunca alınan veya alınmayan kararların birikimi.

İstanbul’un ihtiyacı yeni bir siyasi polemik değil.

Şeffaf bir bilimsel ve ekonomik bilanço.

Hangi bölgede ne kadar yağmur yağdı?

Nereleri su bastı?

Hangi altyapı sistemi kapasitesini aştı?

Hangi yatırımlar işe yaradı?

Hangi yatırımlar yetersiz kaldı?

Hangi imar kararları taşkın riskini artırdı?

Bütün bunların İstanbul ekonomisine maliyeti ne oldu?

Bu soruların yanıtını istemek hepimizin hakkı.

ANTALYA’DA DÜNYAYA İKLİM ANLATACAĞIZ

Şimdi işin en çarpıcı tarafına gelelim.

Türkiye, 9–20 Kasım 2026 tarihlerinde Antalya’da Birleşmiş Milletler COP31 İklim Konferansı’na ev sahipliği yapacak.

Dünyanın dört bir yanından liderler, bakanlar, bilim insanları ve iş dünyasının temsilcileri gelecek.

İklim değişikliğini konuşacağız.

Karbon emisyonlarını tartışacağız.

Sürdürülebilir şehirleri anlatacağız.

Doğayı korumanın öneminden söz edeceğiz.

Peki İstanbul?

İstanbul’un yağmur suyunu yönetme kapasitesini konuşacak mıyız?

Dere yataklarını, ormanları, su havzalarını, geçirimsiz yüzeyleri tartışacak mıyız?

İstanbul’un son 20 yıllık imar ve altyapı bilançosunu kamuoyunun önüne koyacak mıyız?

Dünyayı Antalya’ya çağırıyorsunuz.

İklim değişikliğini, sürdürülebilir kentleri, doğanın korunmasını konuşacaksınız.

Peki İstanbul’un derelerini, ormanlarını, toprağını kim koruyacak?

Dünyaya vereceğiniz mesajdan önce kendi şehirlerinizin hesabını verin.

PATRONLAR DÜNYASI ÜÇ YILDIR NE ANLATIYOR?

Patronlar Dünyası’nda üç yıldır çevre diyoruz.

Orman diyoruz.

Doğa diyoruz.

Yanlış yapılaşmanın, doğal alan kayıplarının ve çevreye verilen zararın sonuçlarını anlatıyoruz.

Bunları yalnızca doğa sevgisi nedeniyle yapmıyoruz.

Çevre meselesi aynı zamanda ekonomi meselesidir.

Sel olduğunda fabrikalar üretime ara verebilir.

İş yerleri zarar görebilir.

Ulaşım aksar.

Tedarik zincirleri bozulur.

Sigorta maliyetleri artar.

Kamu kaynakları yeni onarımlara harcanır.

Bütün bunların ötesinde insanların yaşamı tehlikeye girer.

Doğayı korumakla ekonomiyi korumak birbirine karşıt hedefler değildir.

Tam tersine, doğru planlandığında birbirini tamamlar.

Kopenhag’ın, Rotterdam’ın, Singapur’un anlamaya çalıştığı da bu.

Onlar bütün sorunlarını çözmüş kusursuz şehirler değil.

Oralarda da sel riski var.

Önemli bir farkları var.

Yağmuru yalnızca tahliye edilmesi gereken bir sorun olarak değil, şehrin tasarımında hesaba katılması gereken doğal bir gerçeklik olarak görüyorlar.

İstanbul’da metrekareye 242 kilogram yağmur düştü.

Bu, hafife alınabilecek bir rakam değil.

Şehircilik yalnızca normal günleri yönetmek değildir.

Olağanüstü günlere hazırlanabilmektir.

Patronlar Dünyası olarak üç yıldır doğanın korunması gerektiğini anlatırken tam da bunu söylüyoruz.

Ormanları, toprağı, dereleri, su havzalarını korumak lüks değil.

Bir şehrin geleceğine yapılan yatırımdır.

Şimdi Antalya’da dünyanın karşısına çıkıp iklim değişikliğiyle mücadeleden söz etmeye hazırlanıyoruz.

Güzel.

Önce kendi şehirlerimizin hesabını verelim.

İstanbul’a kaç kilogram yağmur yağdığını öğrendik.

Şimdi kaç kilometrekare toprağı kaybettiğimizi, hangi yanlışları yaptığımızı ve bunların bize kaça mal olduğunu öğrenelim.

Unutmayın… 

Doğanın hesabını yapmayan şehirler, sonunda felaketin faturasını öder.

patronlardunyasi.com

editörün seçtikleri