Dolar
49,7425
0,15%
Euro
55,7402
0,02%
Sterlin
66,6122
-0,08%
Bitcoin
4.046.031
0,43%
BİST-100
10.944,74
-2,46%
Gram Altın
6.435,924
0,15%
Gümüş
53,94
-1,21%
Faiz
39,44
0,41%

Almanlar Sergen Yalçın’ı futbolun patronu yapar mıydı?

Berlin’de geçirdiğim günlerde Türkiye’deki Sergen Yalçın tartışmalarını da izledim.  Bu tartışmaları izlerken, Türkiye’de siyaseti de ekonomiyi de şirketleri de çoğu zaman futbol programlarındaki gibi tartıştığımızı düşündüm. Kişileri konuşuyor, sistemleri unutuyoruz.

23.10.2026 08:45 • Güncelleme: 23.10.2026 08:52
Haberi paylaşın
Almanlar Sergen Yalçın’ı futbolun patronu yapar mıydı?
16px
32px

Toygun ATİLLA

Geçen haftadan bu yana Almanya’dayım.

Berlin’de sokakları dolaşıyorum. Müzelerine gidiyorum, restoranlarında yemek yiyorum, metrosuna biniyorum.

Bir şehri tanımaya çalışırken ister istemez o ülkenin nasıl yönetildiğini de düşünüyorsunuz.

Almanya’nın kusursuz bir ülke olmadığını söylememe gerek yok.

Burada da geciken trenler, işlemeyen bürokrasi, tartışmalı kararlar var.

Yine de insanın aklına kurumlar geliyor. Kişilerden bağımsız işleyebilen yapılar.

Kurallar.

Süreklilik.

Berlin’deyken Türkiye’deki tartışmaları da takip ettim.

Sergen Yalçın’ın A Millî Takım’ın başına getirilmesi günlerdir konuşuluyordu.

Bir tarafta Sergen’in futbol zekâsını anlatanlar. Diğer tarafta futbolculuk yıllarındaki gece hayatını, sigarayı, antrenman disiplinini hatırlatanlar.

Kimileri henüz ilk maçına çıkmadan başarılı olacağını ilan ediyordu. Kimileri de başarısızlığına hükmediyordu.

Televizyonlardaki tartışmaları izlerken aklıma Simon Kuper’in kitabı geldi.

Futbol Asla Sadece Futbol Değildir.

Gerçekten de öyle.

Biz Türkiye’de yalnızca futbolu böyle tartışmıyoruz.

Siyaseti de böyle tartışıyoruz.

Ekonomiyi de.

Şirketleri de.

Bir insanı ya göklere çıkarıyoruz ya yerin dibine sokuyoruz.

Bir kararın doğru taraflarını kabul etmek, yanlış taraflarını sorgulamak yerine taraf seçiyoruz.

Oysa benim Sergen Yalçın meselesinde ilgimi çeken şey onun özel hayatı değil.

Bir ülkenin yetenekle, disiplinle ve yönetimle kurduğu ilişki.

ALMANYA’NIN DA BİR SERGEN’İ VARDI

Mario Basler.

1990’lı yıllarda Alman futbolunun en yetenekli oyuncularından biriydi.

Werder Bremen’de oynadı. Bayern Münih forması giydi. Alman Millî Takımı’na seçildi. 1996 Avrupa Şampiyonası’nı kazanan kadroda yer aldı.

Tekniği, serbest vuruşları ve oyun zekâsıyla tanınıyordu.

Buna rağmen sigara içmesi, gece hayatı ve disiplin sorunlarıyla da gündeme geliyordu.

Bunları saklamıyordu.

2006 yılında Die Zeit gazetesine verdiği röportajda futbolculuk dönemindeki sigara alışkanlığını anlattı.

Teknik direktörlerinin uyarılarına rağmen kendi kararlarını verdiğini söyledi.

Basler futbolu bıraktıktan sonra teknik direktörlük yaptı.

Tüm bunlara rağmen Almanya’nın en üst düzeyinde kalıcı bir teknik direktörlük kariyeri oluşturamadı.

Alman Millî Takımı’nın başına da geçmedi.

Bunun nedenini yalnızca geçmişteki yaşam tarzına bağlayamayız. Yine de Basler’in hikâyesi bize tanıdık geliyor. Sergen Yalçın’ı hatırlatıyor.

Sergen de Türk futbolunun gördüğü en özel yeteneklerden biriydi.

Futbolculuk yıllarında profesyonellik anlayışı tartışıldı.

Galatasaray’da oynadığı dönemde Faruk Süren’le bir eğlence mekânında karşılaşmasını yıllar sonra kendisi anlattı.

Bir başka röportajında, bir yöneticiyle tartışmasının ardından günlerce antrenmana çıkmadığını söyledi.

Ancak geçmişteki bazı davranışlarını bugün tekrarlamayacağını da belirtti.

Elbette. Bir insanın gençliğinde yaptığı hatalar, hayatı boyunca aynı hataları yapacağı anlamına gelmez.

Sergen, Beşiktaş’la hem lig hem Türkiye Kupası şampiyonluğu kazandı.

Teknik direktörlükteki bu başarısını yok sayamayız.

Buna rağmen şu soruyu da sorabiliriz.

Futbolculuk yıllarında antrenman disiplini tartışılmış bir teknik direktör, bugün genç bir futbolcusuna profesyonelliği nasıl anlatacak?

Belki de şöyle diyecek: “Ben sizin yaşınızdayken bazı şeyleri yanlış yaptım. Siz benim hatalarımı yapmayın.”

Bu, bir teknik direktörün söyleyebileceği en değerli cümlelerden biri olabilir.

Yeter ki bugün kendi çalışma anlayışıyla o sözün arkasında durabilsin.

ALMANLARIN FARKI NE?

Alman futbolunda da disiplini tartışılmış yıldızlar var.

Stefan Effenberg, Max Kruse ve Mario Basler bunun örnekleri.

Almanya’yı yalnızca bu futbolcular üzerinden değerlendirmek yanlış.

Asıl bakılması gereken antrenör yetiştirme ve seçme sistemi.

Jürgen Klopp, Hansi Flick ve Julian Nagelsmann’ın futbolculuk kariyerleri Sergen kadar parlak değildi.

Onları önemli teknik direktörlere dönüştüren şey, geçmişte attıkları goller değil, antrenörlükte ortaya koydukları performanstı.

Almanya’da antrenör eğitimi, lisanslama, liderlik ve performans yönetimi kurumsal bir çerçevede yürütülüyor.

Türkiye’de de benzer eğitim ve lisans süreçleri var.

Dolayısıyla mesele bir ülkede sistem bulunup diğerinde hiç bulunmaması değil.

Mesele, sistemin kararları ne ölçüde belirlediği.

Bir teknik direktör seçilirken hangi ölçütler kullanılıyor?

Geçmiş başarıları mı?

Futbolculuk şöhreti mi?

Liderlik özellikleri mi?

Yoksa önüne konulan uzun vadeli projeyi gerçekleştirebilme kapasitesi mi?

Bunların hepsi değerlendirilebilir.

Hangisinin ne kadar belirleyici olduğunu bilmek gerekir.

SERGEN’E DÖRT YIL VERİLDİ, PEKİ PROJE NEREDE?

Sergen Yalçın dört yıllık sözleşmeyle göreve getirildi.

Peki bu dört yılın futbol projesi nedir?

2028 Avrupa Şampiyonası ve 2030 Dünya Kupası hedeflerinin dışında hangi gelişim hedefleri belirlendi?

Genç millî takımlarla A Millî Takım arasındaki geçiş nasıl planlanıyor?

Oyuncuların fiziksel ve taktik gelişimini kimler, hangi yöntemlerle takip edecek?

Kulüplerle nasıl bir koordinasyon kurulacak

Teknik direktör değiştiğinde bu çalışmalar devam edecek mi?

Bunlar Sergen’e değil, öncelikle Türkiye Futbol Federasyonu’na yöneltilmesi gereken sorular.

Bence gazetecilik tam da burada başlamalı.

Sergen’in yıllar önce hangi gece kulübüne gittiğini konuşmak kolay.

Federasyonun dört yıllık gelişim planını araştırmak daha zor.

Biz neden kolay olanı tercih ediyoruz?

Neden kişileri tartışırken kararların arkasındaki sistemi sorgulamıyoruz?

FUTBOL FEDERASYONU İLE ŞİRKET PATRONU ARASINDAKİ BENZERLİK

Şimdi futboldan çıkalım.

Bir şirket düşünün.

Başına çok yetenekli, geçmişte önemli başarılar kazanmış bir yönetici getiriliyor.

Şirketin patronu onun zekâsına, tecrübesine ve liderliğine güveniyor.

Peki sonra?

Bu yöneticiye hangi hedefler veriliyor?

Başarısı hangi ölçütlerle değerlendirilecek?

Kendisinden sonra görevi devralacak insanlar nasıl yetiştirilecek?

Şirketin kurumsal hafızası nasıl korunacak?

Bu soruların yanıtı yoksa o şirketin geleceği büyük ölçüde bir kişinin performansına bağlı kalıyor

Oysa bir şirketi başarılı kılan yalnızca iyi bir genel müdür değildir.

Doğru insanı seçen, ona açık hedefler koyan, performansını ölçen ve gerektiğinde kararlarını sorgulayabilen bir yönetim yapısıdır.

Türkiye’deki bazı şirketlerde patronun kişisel tercihleri, kurumsal değerlendirme süreçlerinin önüne geçebiliyor.

Yetenekli bir yöneticiye geniş yetkiler veriliyor ama o yetkilerin hangi sonuçları üretmesi gerektiği yeterince tanımlanmıyor.

Başarı geldiğinde herkes o yöneticinin ne kadar büyük bir deha olduğunu anlatıyor.

Başarısızlık geldiğinde ise bütün sorumluluk aynı kişiye yükleniyor.

Yeni bir yönetici atanıyor.

Yeni bir dönem başlıyor.

Bazen eski hedefler unutuluyor, yeni hedefler açıklanıyor.

Peki şirketin uzun vadeli planı?

İşte bu sorunun cevabı her zaman açık değil.

Futbol federasyonlarında da benzer bir risk var

Bir teknik direktör göreve getiriliyor.

Bütün umutlar ona bağlanıyor.

Sonra sonuçlara göre ya kahraman ilan ediliyor ya da gönderilmesi isteniyor.

Oysa doğru soru yalnızca o kişinin başarılı olup olmadığı değil.

Onu seçen kurumun doğru bir plan yapıp yapmadığı.

TÜRKİYE’DE NEDEN HEP KİŞİLERİ KONUŞUYORUZ?

Bence meselenin en önemli tarafı bu.

Türkiye’de bir ekonomik karar alınıyor.

Kararın uzun vadeli etkilerini, uygulanma yöntemini ve kurumsal sorumlulukları tartışmak yerine çoğu zaman kararı alan kişinin kimliğine odaklanıyoruz.

Siyasette de benzer bir durum var.

Bir politikayı, hedefleri ve sonuçları üzerinden değerlendirmek yerine tartışmayı kişiler üzerinden yürütüyoruz.

İş dünyasında da aynı alışkanlıkla karşılaşabiliyoruz.

Bir şirketin başarısı patronun kişisel dehasına, başarısızlığı ise yöneticinin beceriksizliğine bağlanabiliyor.

Oysa kurumların başarısını belirleyen pek çok unsur var.

Doğru insanı seçmek.

Açık hedefler koymak.

Yetki ve sorumluluğu tanımlamak.

Performansı ölçmek.

Hataları kabul etmek.

Gerektiğinde kararları değiştirmek.

Bütün bunları ise kişilerden bağımsız sürdürebilmek.

Bunlar yalnızca futbolun veya iş dünyasının değil, yönetimin temel meseleleri.

Daha önemlisi, tartışma kültürümüzün de değişmesi gerekiyor.

Sergen’in futbolculuk yıllarındaki hatalarını konuşabiliriz ama  teknik direktörlükteki başarılarını da kabul etmeliyiz.

Alman futbolunun kurumsal yapısından öğrenebiliriz ama Almanya’nın yanlışlarını görmezden gelmemeliyiz.

Bir insanın doğru yaptığı şeyleri teslim etmek, onun bütün kararlarını onaylamak anlamına gelmez.

Yanlışlarını eleştirmek de bütün geçmişini yok saymayı gerektirmez.

Belki de Türkiye’nin ihtiyacı olan ilk değişim, tartışırken karşı tarafın haklı olduğu noktaları da kabul edebilmek.

FUTBOL ASLA SADECE FUTBOL DEĞİLDİR

Simon Kuper’in kitabını yeniden düşünelim.

Futbol yalnızca 90 dakikalık bir oyun değil.

Toplumların alışkanlıklarını, tarihini, kültürünü ve güç ilişkilerini anlamak için de bir pencere.

Ben Berlin’de Sergen Yalçın tartışmalarını izlerken bu pencereden Türkiye’ye baktım.

Yalnızca futbolu görmedim.

Şirketleri gördüm.

Kurumları gördüm.

Yönetici tercihlerini gördüm.

Başarıyı kişilere bağlayan, başarısızlıkta ise yine kişileri suçlayan tartışma alışkanlığımızı düşündüm.

Oysa bir ülkenin en büyük zenginliklerinden biri yetenekli insanlarıdır.

Türkiye’nin yetenek sorunu olduğunu düşünmüyorum.

Futbolda da varlar.

Bilimde de.

Sanatta da.

İş dünyasında da.

Derdimizin, bu insanların yeteneklerini geliştirebilecekleri, daha üretken ve kalıcı sonuçlar elde edebilecekleri kurumlar oluşturabilmek olması gerektiğini düşünüyorum.

Sergen Yalçın çok başarılı olabilir.

Geçmişinden ders almış, genç futbolcularına örnek olan, Türk futboluna yeni bir anlayış kazandıran bir teknik direktöre dönüşebilir.

Bunu peşinen reddetmek haksızlık olur.

Başarıyu yalnızca Sergen’in omuzlarına yüklemek de doğru değil.

TFF’nin görevi, Sergen’in başarısını mümkün kılacak ve ondan sonra da devam edecek bir futbol organizasyonu oluşturmak.

Tıpkı bir şirket patronunun görevinin yalnızca iyi bir genel müdür seçmek değil, o yöneticiden sonra da işleyebilecek bir kurum kurmak olması gibi.

Yazının başında bir soru sormuştum.

Almanlar Sergen’i millî takımın başına getirir miydi?

Bilmiyorum.

Belki getirirlerdi.

Belki de getirmezlerdi.

Berlin’de geçirdiğim günlerin sonunda o sorudan daha önemli bir soruyla karşı karşıya kaldım.

Biz neden yetenekli insanlarımızı bir sistemin parçası haline getirmek yerine, sistemin kendisi olmalarını bekliyoruz?

Benim derdim Sergen değil.

Hatta yalnızca futbol da değil.

Benim derdim, bir teknik direktörün, bir genel müdürün veya bir kurum başkanının değişmesiyle her şeyin yeniden başladığı yönetim anlayışı.

patronlardunyasi.com

editörün seçtikleri
Vestel’de 400 milyon dolarlık varlık satışı planı nasıl işleyecek, hangi varlıklar satılacak, borçlar nasıl yapılandırılacak?
Vestel’de 400 milyon dolarlık varlık satışı planı nasıl işleyecek, hangi varlıklar satılacak, borçlar nasıl yapılandırılacak?#Zorlu Grubu