İran'ın rakibin sahasına düşen her füzesi, ABD-İsrail askeri öz güvenini sarsarken, 'ABD ya Çin'le savaşsaydı ne olurdu?' sorusunu da akıllara sapladı
Orta Doğu'daki savaşın ilk günlerinde yüksek perdeden kurulan askeri öz güven söylemleri, sahadaki gerçeklerle sınanıyor. İsrail ve ABD’nin teknoloji ve istihbarat üstünlüğüne dayalı olduğu sanılan stratejileri, İran’ın hâlâ işlevsel olan füze kapasitesi karşısında beklenenden daha uzun bir dayanıklılık testine dönüşmüş durumda.

Burak ARTUNER
Bugün ajansa düşen bir haberi sessizce okuyor, üzerine düşünüyorum.
Bu haber bana göre, İsrail'in ve müttefiki ABD'nin Orta Doğu'daki çatışmada düştüğü sıkıntılı durumu özetler nitelikte...
Habere göre, İsrail'in Kanal 14 televizyonu sunucusu gazeteci Shimon Riklin, aşırı sağcı Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir'in de katıldığı programda, İran'a karşı nükleer silah kullanılması önerisinde bulunmuş ve "Neden biz (İran'da) nötron bombası kullanmıyoruz. Binalara zarar vermeyen, sınırlı bir şekilde her yerdeki tüm insanları öldüren bir tür atom bombası." demiş...
![]()
İsrail Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir.
Bana göre bu sözler, milyonlarca insanı öldürmeyi düşünen bir zihniyetin, konvansiyonel savaştaki acziyetinin ve sarsılmaz sandığı öz güveninin de artık tükenmek üzere olduğunun bir göstergesinden ibaret...
Çanlar birileri için çalıyor, orası kesin.
Peki sarsılmaz sanılan ABD-İsrail askeri öz güveninin İran’ın füze sistemleri, yıllardır yaptırımlar altında geliştirilen bir savunma doktrininin ürünü. Bu sistemler yalnızca askeri bir kapasite değil, aynı zamanda psikolojik bir caydırıcılık unsuru. Her fırlatılan füze, sadece bir hedefi değil, savaşın süresi ve maliyeti konusundaki hesapları da yeniden şekillendiriyor.

Savaş tarihine bakıldığında teknoloji üstünlüğünün her zaman hızlı zafer getirmediği çok sayıda örnek var. Vietnam’dan Afganistan’a kadar uzanan deneyimler, askeri gücün tek başına sonucu belirlemediğini gösterdi. Bugün Ortadoğu’da yaşanan tablo da benzer bir gerçeği hatırlatıyor: Savaşın matematiği sadece silahların gücüyle değil, direncin süresiyle yazılıyor.
Bu noktada akıllara ister istemez daha büyük bir senaryo geliyor: Eğer karşıdaki ülke İran değil de Çin olsaydı, tablo nasıl şekillenirdi?

Çin ordusu.
İRAN'DAN ÇİN'İN DÜNYAYA VERDİĞİ MESAJ
Çin, dünyanın en büyük sanayi üretim kapasitesine sahip ülkesi. Uzun menzilli füze stokları, hava savunma sistemleri ve donanma gücü, bir bölgesel çatışmayı küresel bir denge krizine dönüştürebilecek ölçekte. İran’ın sınırlı kaynaklarla sürdürebildiği füze operasyonları bile mevcut askeri planları zorlayabiliyorsa, Çin gibi devasa bir askeri ve ekonomik gücün dahil olduğu bir senaryonun sonuçları çok daha ağır olurdu. Bu arada savaş aynı zamanda Çin, Rusya ve Kuzey Kore teknolojisinin sahada ABD-İsrail teknolojisine üstün geldiğine dair işaretler de veriyor. Düşürülen en son model F-35 dahil düşürülen ABD uçakları, Çin'in git gide geliştirdiği hava savunma ve füze sistemlerinin rakiplerin açıkları üzerine kurulduğunu da test etmiş oldu.

PAKİSTAN-HİNDİSTAN SAVAŞI'NI İYİ OKUYAMADILAR
Güney Asya’da son yıllarda yaşanan Pakistan–Hindistan hava gerilimleri, Çin savunma sanayisinin sahadaki etkisini test eden önemli örneklerden biri olarak dikkat çekti. Özellikle Pakistan Hava Kuvvetleri envanterindeki Çin üretimi Chengdu J-10C ve ortak üretim CAC/PAC JF-17 Thunder, Hindistan’ın Fransız yapımı Dassault Rafale uçaklarıyla karşılaştırmalı analizlerin odağına yerleşti. İslamabad, Çin'den satın aldıkları savaş uçaklarının, aralarında yeni satın alınan Fransız yapımı Rafale savaş uçaklarının da bulunduğu en az altı Hint uçağını düşürdüğünü iddia etti. Hindistan başlarda sessizliğini korusa da sonra kayıplarını kabul etti.

Askeri analistler, Pakistan–Hindistan hattındaki bu deneyimin yalnızca bölgesel bir güç dengesi meselesi olmadığını, aynı zamanda küresel bir mesaj taşıdığını vurguluyor:
Çin savunma teknolojisi artık yalnızca üretim kapasitesiyle değil, operasyonel performansıyla da test ediliyor.
BİR PROVA SAHNESİ
Bu nedenle bugün yaşananlar yalnızca bir bölgesel kriz değil, aynı zamanda büyük güç rekabetinin bir prova sahnesi gibi okunuyor.
Savaşın gerçek maliyeti yalnızca kaybedilen mühimmat ya da harcanan bütçe değil; yıpranan güven duygusu ve uzayan belirsizliktir.
Bir zamanlar hızlı sonuç alınacağı düşünülen operasyonların haftalarca sürmesi, savaşın görünmeyen "Sabır ve dayanıklılık cephesi"ni ortaya çıkarıyor.

Bu cephede kazanmak, en gelişmiş silahlardan daha fazlasını istiyor...
Sonuç olarak Orta Doğu'daki savaş, Napolyon'un, Hitler'in ve daha nicelerinin bile kendilerine hiçbir zaman itiraf edemeseler de derinlerinde hissettiği 'buz gibi değişmez gerçeği' yeniden hatırlatıyor:
Savaşın ilk kaybedeni çoğu zaman askerler değil, aşırı öz güvendir.
Ve geriye çoğu zaman;
Öz güvenin gerilerde kaldığını işaret eden 'çan sesleri' ve yitip giden canların sessizliği kalır.
patronlardunyasi.com















