Kültür-Sanat


Toygun ATİLLA 

Bir ülkenin gücü artık sadece tankıyla, topuyla, ihracatıyla ölçülmüyor. Kimi zaman bir filmle, bir üniversiteyle, bir sofrayla ölçülüyor.

İtalya denince pizza, Japonya denince sushi, Fransa denince fine dining kültürü akla geliyor. Bu ülkeler mutfağı yalnızca yemek olarak değil, bir “medeniyet dili” olarak pazarlıyor.

Türkiye ise uzun yıllardır sahip olduğu devasa gastronomi hafızasını yeterince stratejik kullanamıyordu. Bu ülkenin mutfak kültürünü bilen dünyayı da yeterince tanıyan biri olarak maalesef hep buna çok üzüldüm. 

Tam bu noktada Emine Erdoğan’ın özellikle son yıllarda yürüttüğü gastronomi, kültürel miras ve sıfır atık eksenli çalışmalar dikkat çekici bir noktaya ulaştığını görüyorum. 

Bu noktada da bir hakkı teslim etmemiz ve Emine Erdoğan’a bu çabalarının hakkını canı yürekten teslim etmemiz gerekiyordu. 

Ben meselenin artık yalnızca “Türk yemekleri güzel” demek ile yetinilememesi gerektiğine inanıyorum. Türk mutfağını küresel ölçekte bir kültür diplomasisi aracına dönüştürmek gerekliliği artık bir zorunluluk. 

Emine Erdoğan’da belki farkındasınız belki değilsiniz bu çabanın Türkiye’deki önemli bir temsilcisi. 

Bu mesele küçümsenecek bir konu değil.

ANADOLU'NUN HAFIZASI SOFRADAKİ GÜCÜ 

Bugün dünyanın en büyük ekonomileri gastronomiyi milyarlarca dolarlık turizm gelirinin merkezine koyuyor. Michelin yıldızları, gastronomi rotaları, yerel ürün markalaşması, coğrafi işaret savaşları artık ekonomik rekabetin parçası.

Türkiye’nin burada çok büyük avantajı var. Anadolu mutfağı yalnızca “lezzet” üretmiyor. Bir hafıza taşıyor.

Emine Erdoğan’ın himayesinde başlatılan Türk Mutfağı Haftası’nın temel fikri de tam olarak bu. 2022’de başlayan süreç bugün dünyanın birçok ülkesindeki Türk temsilciliklerine kadar taşınmış durumda.  

Ortaya konulan yaklaşım yalnızca “şef restoranı” yaklaşımı değil.

Tam tersine…

Türk mutfağının; yerel üretim, sürdürülebilirlik, israfsızlık, kolektif sofra kültürü ve kültürel çeşitlilik üzerinden anlatılması hedefleniyor.

Bu çok önemli.

MEVZU HİKÂYESİ OLAN TABAKLAR 

Dünya artık yalnızca gösterişli tabaklarla ilgilenmiyor. Hikâyesi olan mutfaklarla ilgileniyor.

Karadeniz’in hamsisi ile Gaziantep’in baklavası aynı ülkenin içinde yaşıyor.
Ege’nin zeytinyağlı hafızasıyla Doğu Anadolu’nun sert iklim mutfağı aynı sofrada buluşuyor. Bu çeşitlilik aslında Türkiye’nin en büyük “soft power” alanlarından biri.

Emine Erdoğan’ın özellikle “sıfır atık mutfak” vurgusunu da bu yüzden önemsiyorum. Günümüz dünyasında sürdürülebilir gastronomi artık lüks bir tercih değil, ekonomik zorunluluk haline gelmiş durumda. 

Birleşmiş Milletler verilerine göre dünyada üretilen gıdanın yaklaşık üçte biri israf ediliyor. Buna karşılık geleneksel Türk mutfağında; bayat ekmek değerlendirme kültürü, kalan yemekten yeni yemek üretme alışkanlığı, turşu, tarhana, kurutma ve fermantasyon teknikleri yüzyıllardır zaten var.

Emine Erdoğan’ın konuşmalarında özellikle buna dikkat çekmesi tesadüf değil. “Sıfır atık mutfak” yaklaşımının aslında Anadolu’nun kadim bilgeliği olduğunu sık sık vurguluyor.  

Şuna da dikkat çekmek isterim. Bu çalışmalar yalnızca protokol düzeyinde kalırsa etkisi sınırlı olur. Ancak tüm bunlar turizm, yerel kalkınma ve marka ekonomisiyle birleşirse büyük sonuç üretir diye düşünüyorum. 

Nitekim gastronomi liseleri projesi de bu yüzden önemli bir adım. Çünkü mesele yalnızca aşçı yetiştirmek değil; yerel ürün bilgisini, tarım kültürünü, coğrafi işaret farkındalığını ve gastronomi diplomasisini yeni kuşaklara aktarmak.  

FIRST LADY DOKUNUŞUNUN ÖNEMİ 

Türkiye artık sofrasını anlatmaya çalışıyor. Bence çok doğru bir hamle.

Neden derseniz, kimi zaman bir ülkenin imajını değiştiren şey dev bir fabrika değil, bir sofradaki hikâye oluyor.

Siyaset dünyasında ise “first lady” rolünün gerçek anlamı da tam burada ortaya çıkıyor.

Toplumsal hafızaya dokunan, kültürel mirası sahiplenen, sürdürülebilirlik konusunda farkındalık oluşturan işler kalıcı etki yaratıyor.

Patronlar Dünyası olarak da Emine Erdoğan’ı çabalarından dolayı alkışlıyor ve elimizden gelen tüm desteği vereceğimizi buradan ilan ediyorum. 

DOĞA VE ÇEVRE HASSASİYETİNİN ÖNEMİ 

Buradan da kendisine başka bir çağrıda bulunmak istiyorum. 

Benzer yaklaşımın özellikle doğa, çevre, su yönetimi ve Anadolu’nun ekolojik mirası konusunda da daha güçlü şekilde büyümesini bekliyorum. Kendisinin özellikle ‘doğa’ ‘çevre’ hassasiyeti konusunda yaratacağı bilincin ülkeye önemli değer katacağına inanıyorum. 

Resim

Önümüzdeki  yıllarda ülkeler yalnızca ekonomileriyle değil; doğaya, kültüre ve yaşam biçimine nasıl sahip çıktıklarıyla da yarışacak.

Bu yarışta var olabilmemiz için de ülkemizde yetişen, geleceğe gözlerini açan her türlü evladımıza doğa, çevre ve kültür bilinci aşılamamız artık bir zorunluluk..

patronlardunyasi.com