Gündem


Çocukluğumu Kırklareli’nde, geri kalan 45 yaşıma kadar olan tüm yaşamımı ise İstanbul’da geçirdim.

Yaklaşık 25 yıl polis muhabirliği yaptım. Üstelik bunun çoğunluğunu gece mesaisinde harcadım. Yani İstanbul’un hem en güzel saatlerini hem de en sert ve en acımasız yüzünü gördüm.

18 yaşımdan beri de aktif olarak otomobil ve motosiklet kullanıyorum. Yaklaşık 10 ay önce ise Finlandiya’ya taşındım.

Yani Toygun Atilla’nın sorduğu, “Başka ülkelerde olabildiğimiz insanı kendi ülkemizde neden olamıyoruz? Kapıkule’den sonra ne değişiyor” sorusunun cevabı sanırım bende saklı.

FİN KÜLTÜRÜ DEYİP GEÇMİŞTİM AMA YANILMIŞIM

Finlandiya’da kaldığım 10 ay boyunca ülkenin büyük bir kısmını dolaştım. İlk gördüğümde beni en çok şaşırtan şey trafik kültürüydü.

Örneğin gecenin bir yarısı, kimsenin olmadığı bir yolda kırmızı ışık yanıyorsa, orada mutlaka durulur. Kavşakta geçiş hakkı sizinse, diğer araç siz hareket etmeden asla hareket etmez. Yaya iseniz, yaya geçidinde beklemenize gerek yok. Yaya geçidine yaklaştığınız an tüm arabalar durur.

İlk zamanlarda bunları “Fin kültürü” diye açıklıyordum. Sonra fark ettim ki birkaç ay içinde ben de aynı şeyleri yapmaya başlamışım.  Oysa ne çocukluğum Finlandiya'da geçmişti ne eğitimimi burada almıştım. Ben aynı bendim. Değişen neydi?

KURALLAR DEĞİL, GÜVEN UNSURU

Türkiye'de yaya olarak karşıya geçerken otomobilin durup durmayacağını kontrol edersin. Finlandiya'da sürücünün duracağını varsaymaya başlarsın. Ama daha önemlisi, bir süre sonra sen direksiyona geçtiğinde yayanın da senin duracağını varsaydığını bilirsin. Böylece kural, kanun maddesi olmaktan çıkıp karşılıklı güvene dönüşür.

Finlandiya beni daha ahlaklı, daha eğitimli ya da daha medeni bir insan yapmadı.

Kırk yıllık Trakyalı Finlandiyalı olmadı. Hâlâ köftesini Trakya usulü yer, İstanbul’a kızar, memleket haberlerini takip eder.

Ama Finlandiya bana başka bir şey gösterdi: İnsan, çevresindeki insanların nasıl davranacağını bildiğinde kendi davranışını da ona göre ayarlıyor.

İnsan yaşadığı yere sandığından çok daha hızlı benziyor.

Çünkü toplum dediğimiz şey yalnızca kanunlardan oluşmuyor. Her gün birbirimize verdiğimiz küçük güven mesajlarından oluşuyor.

HER SABAH AHLAKİ MÜCEDELE YOK

Toygun’un yazısında beni en çok çarpan bölüm, “Kurala uyan enayi olmamalı” cümlesiydi. 

İyi işleyen toplumda iyi vatandaş olmak için her sabah ahlaki mücadele vermiyorsun. Sistem seni sürekli sınamıyor. Sıraya giriyorsun çünkü diğerinin de gireceğini biliyorsun. Vergini ödüyorsun çünkü başkalarının da ödeyeceğinden eminsin. Trafikte bekliyorsun çünkü yan şerittekinin seni aptal yerine koyarak önüne geçmesini kimse normalleştirmiyor.

Aslında burada beni en çok etkileyen şey, kuralların sertliği değil, insanların kurala uyan kişinin yalnız kalmayacağına inanması.

Yazının Finlandiya ne güzel noktasına gitmesini istemem. Burada da insanlar melek değil, sistemler kusursuz değil. Burada da kaba insanlar var, kural ihlali var, bürokrasi var, toplumsal problemler var.

Fakat kritik bir fark da var: Kuralsızlık burada da var; ama kuralsızlık kendisini normal ilan edemiyor.

BURADAN BAKINCA NE GÖRÜYORUM

Toygun Atilla, Norveç'teki suya bakıp Türkiye'yi görmüş. Ben yaklaşık on aydır biraz daha kuzeyde, Finlandiya'dan Türkiye'ye bakıyorum.

Buraya geldiğimden beri şunu daha iyi anlıyorum: Bizim başka bir millete dönüşmemiz gerekmiyor. Fin olmamız, Alman olmamız, Norveçli olmamız gerekmiyor.

Çünkü mesele insanların doğuştan kurallı, temiz, sakin ya da dürüst olması değil.

Mesele, doğru davrananın kendisini yalnız hissetmediği bir ülke kurabilmek.

Belki Kapıkule'den geçen Türk değişmiyor.

Sadece bir tarafta  kuralları ihlal ederken“Herkes yapıyor, ben niye yapmayayım?” diye düşünüyor.

Öteki tarafta kurallara uyarken “Herkes uyuyor, ben niye bozayım?” diye düşünüyor.

İki cümle arasında birkaç kelime var ama iki farklı ülke hayatı kadar büyük bir mesafe var.

patronlardunyasi.com