Dünya


Toygun ATİLLA

Dün akşam Netflix'te bir belgesel dizi izledim.

Adı The New Stanford Prison Experiment.

#video_9756339#

İzledikten sonra televizyonu kapattım ama zihnimde açılan kapıyı kapatamadım.

Aklıma insanlar geldi.

Tanıdığım insanlar.

Yıllar içinde değişimlerine tanıklık ettiğim insanlar.

Bir zamanlar savundukları değerleri, güç sahibi olduklarında unutanlar.

Bir zamanlar karşı çıktıkları davranışları, fırsat ellerine geçtiğinde kendileri sergileyenler.

Elbette kendim…

İnsanların başkalarını sorgulaması kolay, zor olan, aynı soruları kendisine sorabilmesi.

BİR HAPİSHANEDEN ÇOK DAHA FAZLASI

1971 yılında Stanford Üniversitesi'nde psikolog Philip Zimbardo'nun öncülüğünde bir deney yapıldı.

Psikolog Philip Zimbardo

24 erkek üniversite öğrencisi seçildi.

Bazıları gardiyan, bazıları mahkûm oldu.

Üniversitenin bodrum katında hapishaneyi andıran bir ortam oluşturuldu.

Ortada gerçek suçlular yoktu.

Gerçek gardiyanlar da yoktu.

Olsa olsa gerçek bir hiyerarşi vardı.

Üniformalar, kurallar, emirler ve itaat edilmesi beklenen bir otorite...

İki hafta sürmesi planlanan deney, yaşanan psikolojik baskılar ve kötü muamele nedeniyle altıncı gününde sonlandırıldı.

Deney yıllarca, insan davranışlarının içinde bulunulan koşullardan nasıl etkilenebileceğinin çarpıcı örneklerinden biri olarak anlatıldı.

Son derece önemli bir tartışmanın kapısını açtı.

İnsan, kendisine verilen rolü ne ölçüde benimser?

O rolün arkasına saklanarak neleri yapabilir?

55 YIL SONRA AYNI SORU

Netflix, 21 Ekim'de yayımladığı altı bölümlük yeni yapımında bu soruları yeniden gündeme taşıdı.

Bu kez 30 gönüllü, gerçek bir hapishane ortamında gardiyan ve mahkûm rollerine ayrılıyor. Yapımcılar, ilk deneyden farklı olarak uzman gözetimi ve yeni etik önlemler uygulandığını belirtiyor.

Ben izlerken kendimi bir hapishane deneyini takip ediyor gibi hissetmedim.

Daha çok hayatın küçük bir modeline bakıyordum.

Çünkü bizim hayatımızda da görünmez üniformalar var.

Makamlar.

Unvanlar.

Servetler.

Soyadları.

Kartvizitler.

Bir odanın kapısındaki isimlik.

Bir masanın hangi tarafında oturduğunuz.

Bazen bütün bunlar, insanın başkalarıyla kurduğu ilişkinin niteliğini değiştirebiliyor.

Dün eşit olduğunuz insanlarla bugün aynı göz hizasında konuşmamaya başlayabiliyorsunuz.

Üstelik bunu çoğu zaman fark etmiyorsunuz.

İnsanın kendisindeki değişimi görmesi, başkasındaki değişimi görmesinden çok daha zor.

GÜCÜN EN TEHLİKELİ YANI

Hayatım boyunca çok sayıda güçlü insan tanıdım.

Siyasetçiler, iş insanları, bürokratlar, gazeteciler...

Gücün insanı mutlaka kötüleştirdiğini söyleyemem.

Tam tersine, güç sahibi olduğu hâlde mütevazılığını koruyan, kendisine itiraz edilmesini isteyen, başkalarının hakkına özen gösteren insanlar da gördüm.

Başka bir şey daha gördüm.

Güç arttıkça insanın çevresindeki itirazların azaldığını.

Bir patron düşünün.

Şirketini kurarken arkadaşlarıyla aynı masada oturuyor.

Birlikte karar veriyorlar.

Tartışıyorlar.

Birbirlerinin yanlışlarını söylüyorlar.

Yıllar geçiyor.

Şirket büyüyor.

Patronun serveti artıyor.

Çalışan sayısı çoğalıyor.

Bir gün fark ediyorsunuz ki o masada artık kimse ona itiraz etmiyor.

Patronun her fikri doğru bulunuyor.

Her esprisine gülünüyor.

Her kararı alkışlanıyor.

Peki, değişen yalnızca patron mu?

Hayır.

Onun çevresindeki insanlar da değişiyor.

Belki de güç ilişkisinin en önemli tarafı burada.

Güç yalnızca onu kullananı değil, çevresinde yaşayanları da dönüştürebiliyor.

İTAATİN KONFORU

Bir insan neden yanlış olduğunu düşündüğü bir karara itiraz etmez?

Korktuğu için mi?

İşini kaybetmek istemediği için mi?

Kariyerini düşündüğü için mi?

Yoksa güçlü olanın yanında bulunmanın sağladığı ayrıcalıklardan vazgeçemediği için mi?

Bazen bunların hiçbiri.

İnsan yalnızca ait olduğu grubun dışında kalmak istemiyor.

Herkesin aynı şeyi söylediği bir odada farklı düşünmek cesaret gerektiriyor.

Bir siyasi partide.

Bir şirketin yönetim kurulunda.

Bir gazetenin haber toplantısında.

Bir aile sofrasında.

Hatta arkadaşlar arasında.

Çoğunluğun düşüncesine katılmayan insan, bazen yanlış anlaşılmamak için susuyor.

Sonra bu suskunluk alışkanlığa dönüşüyor.

Ve bir süre sonra kimse gerçekten ne düşündüğünü söylemiyor.

İşte o zaman güç, yalnızca emir verme yeteneği olmaktan çıkıyor.

İnsanların kendi kendilerini susturabildiği bir düzene dönüşüyor.

BİZ GAZETECİLER FARKLI MIYIZ?

Burada kendimize de bakmamız gerekiyor.

Gazeteciler olarak özgürlüğü savunuyoruz.

Eleştirinin öneminden söz ediyoruz.

Gücün denetlenmesi gerektiğini söylüyoruz.

Peki, kendi dünyamızda ne kadar eleştiriye açığız?

Bir yayın yönetmeni yanlış karar verdiğinde muhabiri ona rahatlıkla itiraz edebiliyor mu?

Bir gazeteci, kendi düşüncesine aykırı bir gerçeği aynı istekle araştırabiliyor mu?

Bir haber merkezinde doğru olan mı kazanıyor, yoksa en güçlü kişinin görüşü mü?

Bu soruların cevabını başkalarından önce kendimizde aramalıyız.

Gazetecilik , yalnızca başkalarının gücünü sorgulamak değildir.

Aynı zamanda Kendi gücünün sınırlarını da bilmektir.

Bir haberin yayımlanmasına karar vermek de güçtür.

Bir insanın itibarını etkileyebilecek bir başlığı seçmek de.

Birine söz hakkı vermek ya da vermemek de.

Güç hangi meslekte kullanılırsa kullanılsın, beraberinde sorumluluk getirir.

GARDİYAN OLMAK İÇİN ÜNİFORMA GEREKMİYOR

Aslında hayatın içinde küçük hapishaneler kurabiliyoruz.

Bir anne ya da baba, çocuğunun hayatı üzerindeki yetkisini sınırsız görebiliyor.

Bir öğretmen, öğrencisinin soru sormasını saygısızlık olarak değerlendirebiliyor.

Bir yönetici, çalışanının kendisine katılmamasını sadakatsizlik sayabiliyor.

Bir arkadaş grubunda bile sözü en çok geçen kişi, zamanla diğerlerinin neyi konuşup konuşamayacağını belirleyebiliyor.

Bunların hepsi aynı şey değil elbette.

Bir aile ilişkisiyle hapishane koşullarını eşitlemek doğru olmaz.

Hepsinde sorulabilecek ortak bir soru var.

Bir insan, kendisine tanınan yetkinin nerede bitmesi gerektiğini biliyor mu?

Bence olgunluk biraz da burada başlıyor.

Yapabilecek durumda olduğunuz bir şeyi, sırf yapabiliyorsunuz diye yapmamakta.

Birini susturabilecek gücünüz varken onu dinlemekte.

Bir insanı cezalandırabilecek durumdayken adil davranmakta.

Kimsenin size itiraz edemeyeceği bir konumdayken itiraz edecek insanları yanınızda tutabilmekte.

GÜÇ EL DEĞİŞTİRİNCE?

Netflix'teki yeni yapımın dikkat çekici taraflarından biri de rollerin ve güç dengelerinin değişmesi.

Bir süre önce otoriteye tabi olan insanların, koşullar değiştiğinde otoriteyi kullanma fırsatıyla karşılaşması.

Bence hayatın en çarpıcı sınavlarından biri bu.

Çünkü insanın adalet anlayışı, yalnızca haksızlığa uğradığında ölçülmez.

Başkalarına haksızlık yapabilecek konuma geldiğinde de ölçülür.

Yıllarca kendisine söz hakkı verilmediğinden yakınan biri, söz sahibi olduğunda başkalarını dinliyor mu?

Bir zamanlar kayırmacılıktan şikâyet eden biri, yetki kazandığında yakınlarını kayırmaktan kaçınıyor mu?

Dün kendisine uygulanan kuralları haksız bulan biri, bugün aynı kuralları başkalarına uygularken ne hissediyor?

Bunlar siyasetin de, iş dünyasının da, gündelik hayatın da soruları.

Ama en önemlisi insanın kendi vicdanına yönelteceği sorular.

Çünkü mağdur olmak, insana otomatik olarak adalet duygusu kazandırmıyor.

Tıpkı güçlü olmanın insanı otomatik olarak zalim yapmaması gibi.

KARAKTER DEĞİL, SINIR

Stanford deneyinden çıkarılabilecek en kolay sonuç, insanın eline güç geçtiğinde değiştiğini söylemek.

Ben bunun eksik bir açıklama olduğunu düşünüyorum.

Çünkü insan davranışını yalnızca karakter belirlemiyor.

Kurallar, kurumlar, içinde bulunduğumuz çevre, başkalarının beklentileri ve yaptıklarımızın sonuçları da belirliyor.

İyi insanların varlığı önemli.

Ama iyi insanların her zaman iyi davranacağını varsayarak bir düzen kuramayız.

Bu nedenle adil kurumlara, denetime, hesap verebilirliğe ve itiraz hakkına ihtiyaç duyuyoruz.

Bir şirketin geleceğini yalnızca patronunun vicdanına bırakamayız.

Bir gazetenin güvenilirliğini yalnızca yayın yönetmeninin iyi niyetine bağlayamayız.

Bir toplumun adaletini yalnızca yöneticilerinin karakterine emanet edemeyiz.

Çünkü gücü sınırlayan kurallar, yalnızca güçsüzleri korumaz. Güçlü olanların da kendi hatalarından korunmasına yardımcı olur.

Belki de medeniyet dediğimiz şeyin önemli bir bölümü budur.

İnsanın kusursuz olduğuna inanmak yerine, kusurlarıyla birlikte yaşayabileceği adil bir düzen kurmak.

YA BİZ?

Netflix'teki yapımı izledikten sonra uzun uzun düşündüm.

Hayatım boyunca karşılaştığım insanları.

Güç kazandığında değişenleri.

Güç kaybettiğinde eski hâline dönenleri.

Güç sahibi olduğu hâlde değişmemeyi başaranları.

Ve güçlü insanların çevresinde, bazen farkında bile olmadan değişenleri.

Sonra şunu düşündüm:

İnsan kendisini genellikle hikâyenin iyi tarafına yerleştiriyor.

Haksızlığa uğrayanın yanında olduğunu düşünüyor.

Adaletsizliğe karşı çıkacağını söylüyor.

Kendisine bir gardiyan üniforması verilse bile adil davranacağına inanıyor.

Ama hayat bize o kadar kolay sorular sormuyor.

Bazen küçük bir yetki veriyor.

Bazen bir terfi.

Bazen para.

Bazen şöhret.

Bazen de yalnızca bir başkasının kaderini etkileyebilecek kadar söz hakkı.

Ve sonra ne yapacağımıza bakıyor.

1971'deki Stanford deneyi altı gün sonra sona erdi.

Gardiyanların üniformaları çıkarıldı.

Mahkûmların numaraları silindi.

Hapishanenin kapıları açıldı.

Bugün o deneyin bilimsel sonuçlarını tartışıyoruz.

Ama açtığı sorular hâlâ hayatımızın içinde.

Belki de hepimizin kendisine sorması gereken soru, başkalarının gücü nasıl kullandığı değil yalnızca.

Kendi elimizdeki gücü nasıl kullandığımız.

Çünkü hayatımız boyunca bize yapılan haksızlıkları kolay kolay unutmuyoruz.

Peki, başkalarına yaptıklarımızı da aynı açıklıkla hatırlıyor muyuz?

Ve en önemlisi...

O hapishanede olsaydık, gerçekten düşündüğümüz kişi mi olurduk?

Yoksa kendimiz hakkında inandığımız her şeyi yeniden düşünmek zorunda mı kalırdık?

patronlardunyasi.com