Aktüel


Burak ARTUNER 

Saraylarda bazen bir bebek dünyaya gelir, bütün aile sevinçten havalara uçar. Bazen de bir kral, gönül işlerini yoluna koyabilmek için başka bir hükümdarın kapısını çalar.
Sırbistan Kraliyet Ailesi bugünlerde ilk mutluluğu yaşıyor. Prens Aleksandar ile Prenses Vesna’nın ilk çocukları Marko Aleksandar, 13 Ekim’de Belgrad’da dünyaya geldi. Karadjordjevic Hanedanı’nın yeni üyesine verilen isim, iki dedeye saygı duruşu niteliği taşıyor. Aile, küçük prensin doğumuyla büyük bir sevinç yaşıyor. 

Fakat Sırp kraliyet tarihinin sayfalarını biraz geriye çevirdiğimizde, karşımıza bugünkü aile mutluluğundan hayli farklı bir hikâye çıkıyor.
Hem de İstanbul’da başlayan, Belgrad’da devam eden ve sonunda Sultan II. Abdülhamid’e yazılan bir mektupla Osmanlı arşivlerine giren bir hikâye…
Aşk başka, taht başka!
Hikâyenin kahramanı, Sırbistan’ın ilk kralı I. Milan Obrenoviç'ti.
Genç yaşta hükümdarlığa yükselen Milan, 1882’de Sırbistan’ın krallığa dönüşmesiyle taç giydi. Ancak onun hayatında yalnızca devlet işleri, diplomasi ve taht meseleleri yoktu.
Bir de kadınlar vardı. 

Sırbistan’ın ilk kralı I. Milan Obrenoviç.

EVLİ KRALIN, İSTANBUL AŞKI BAŞINI AĞRITTI

Üstelik bu konuda kendisini pek sınırladığı da söylenemezdi. Milan’ın eşi Kraliçe Nathalie, güzelliği, eğitimi ve gururuyla tanınan bir kadındı. Kocasından sadakat bekliyordu. Ne var ki kralın gönlü, kraliçesinin beklentilerinden çok daha geniş bir coğrafyada dolaşıyordu.
Avrupa seyahatleri, yeni aşklar, savurganlık ve borçlar… Milan’ın özel hayatındaki çalkantılar, zamanla sarayın duvarlarını aşarak ülkesinin siyasetine kadar uzandı.
Kısacası kralın gönül işleri, yalnızca aile meselesi olmaktan çıkmıştı. Tahtın geleceği bile bu hikâyenin bir parçasıydı.
İstanbul’da tanıştığı kadın hayatını karıştırdı
Milan’ın hayatındaki en dikkat çekici isimlerden biri Artemise’di.
Osmanlı saray çevreleriyle bağlantılı, İstanbul’un tanınmış ailelerinden birine mensup olan Artemise, Vasilaki Yoannides Kalfa’nın kızıydı. Kardeşi Yanko Bey de Osmanlı devlet çevrelerinde bilinen bir isimdi.
Milan, 1888’de İstanbul’a geldiğinde Artemise ile tanıştı. İlişki kısa sürede sıradan bir gönül macerasını aşacak kadar ilerledi.
Kral, Artemise’i Belgrad’a götürdü. Artemise’in eşi Cristich de bir süre sonra ondan boşandı. Ancak hikâyenin en çarpıcı bölümü bundan sonra başladı.
Artemise, Milan’dan bir çocuk dünyaya getirdi. George adı verilen bu çocuğun prens unvanı almasını istedi.
İşte burada aşkın karşısına kraliyet protokolü, hanedan hesabı ve tahtın geleceği çıktı.
Bir kralın gönlünden geçenlerle devletin çıkarları her zaman aynı yönde ilerlemiyordu.

Kralın metresi Artemise.

SULTAN ABDÜLHAMİD'E MEKTUP YAZDI

Buraya kadar anlatılanlar, Avrupa saraylarında rastlanabilecek türden bir aşk ve aile dramı gibi görünebilir.
Fakat Milan’ın hikâyesini asıl ilginç kılan, Osmanlı padişahına başvurmasıydı.
Milan, Artemise ile ilişkisini sona erdirmek ve bu ilişkinin doğurabileceği siyasi sonuçlardan uzaklaşmak için Sultan II. Abdülhamid’e bir mektup yazdı.
Üstelik bu mektup sıradan bir diplomatik yazışma değildi. Kral, Artemise’e evlenme sözü verdiğini kabul ediyor, ancak daha sonra şartların değiştiğini ileri sürüyordu.
Mektubunda, oğluna verebileceği zarardan ve Artemise’in siyasi çevrelerle ilişkilerinden duyduğu kaygılardan söz ediyordu. Kendisini bu karara götüren nedenleri padişaha açıklamaya çalışıyordu.
Mektubun Yıldız Evrakı arasında bulunması, hikâyeyi yalnızca bir saray dedikodusu olmaktan çıkarıyor; Osmanlı arşivlerinin kaydettiği ilginç bir tarihî olaya dönüştürmüştü.

METRES VE TAHTIN GÖLGESİ

Düşünsenize…
Bir hükümdar, başka bir hükümdara başvuruyor. Konu toprak meselesi değil, sınır anlaşmazlığı değil, askerî ittifak da değil.
Mesele, bir zamanlar evlenme sözü verdiği kadından nasıl uzaklaşacağı!
Diplomasi tarihinin en sıra dışı yazışmalarından biri olmaya aday bir mektup.
Bir mektup, bir metres ve tahtın gölgesi
Milan’ın endişesini anlamak için dönemin siyasetini de hatırlamak gerekiyor.
Sırbistan, büyük güçlerin nüfuz mücadelesinin ortasındaydı. Milan’ın özel hayatındaki sorunlar, mali sıkıntıları ve aile içindeki çatışmalar, ülkenin geleceğinden bağımsız değildi.
Artemise’in oğluna prens unvanı verilmesi talebi de bu açıdan önem taşıyordu. Çünkü kraliyet ailelerinde çocukların kimliği, unvanı ve hanedan içindeki yeri yalnızca özel hayatın konusu değildi.
Bir aşk ilişkisinin sonucu, bir gün tahtın meşruiyeti üzerine tartışmaya dönüşebilirdi.
Milan’ın mektubunun ardından Artemise’in yeniden İstanbul’a döndüğü, George’un ise prenslik meselesinin dışında kaldığı aktarılıyor. Ancak mektubun bütün sonuçlarını yalnızca bu yazışmaya bağlamak ihtiyat gerektiriyor.
Yine de ortaya çıkan tablo hayli çarpıcı: Bir kral, gönül macerasının sonuçlarını kontrol altına almak için Osmanlı padişahından yardım istiyor.
Sarayların kapalı kapıları ardında yaşananların, bazen devlet arşivlerine kadar uzanabildiğinin tarihî bir örneği…
Küçük prensin doğumu, işte bu eski hikayeyi hatırlattı bana. 

MEKTUPTA NELER YAZMIŞTI ?

Kral Milan, bozuk bir Fransızcayla yazdığı mektubu şöyleydi: 

"Bozuk bir Fransızca'yla yazılan mektubunun bazı bölümlerinde Milan şunları söylüyordu:
"Haşmetmeab;

Zatı hümayunları bana karşı muazzam muhabbet ve hüsni niyetlerini o kadar çok vesile ile ibraza tenezzül buyurmuşlardır ki, yüksek kemal ve dürüstlükleriyle ehemmiyetini benden iyi takdir buyuracakları bir meselede, hakkımdaki dostluklarına müracaat etmekte tereddüt etmiyorum. (…) Bana karşı pek hararetli bir alaka göstermek lütfunda bulunmuş olan zatı hümayunları, kendilerinin tebasından bulunan İstanbullu bir aileye beni bağlamış bulunan münesabatın mahiyetini bilirler. Zatı hümayunlarının şahsıma eşlik ettirdiği Ahmet Paşa'ya bu hususta izahat vermek imkanını bulmuştum. Bu Vasilaki Kalfa ve Yanko Bey Yoannides ailesi azasının aynı hususta doğrudan doğruya zatı hümayunlarına maruzatta bulunmuş olduklarını zannediyorum. Size bütün hakikati itiraf etmek vazifem ve bir dürüstlük borcudur. Bu sebeple bu aileden birine, ailenin büyük kızı Artemise'e kendisini nikahla almayı vaat etmiş olduğumu söyleyeceğim. Zat haşmetpenahileri şartların hayatta niyetleri değiştirdiklerini benden iyi bilir ve takdir buyururlar. Daha mühim mahiyette hislere, daha yüksek mülahazalara itaat etmek ve oğlum Kral Alexandr'a yapabileceğim zararı teslim edip bu tasavvuru kati şekilde reddetmek zorunda kaldım... Esasen bu karara beni ikinci bir kanaat sürüklemiştir. Bahis mevzuu kimsenin kabul etmek istemediğim şahsi bir ikbal davası gütmekte olduğuna, aynı zamanda siyasi hasımlarımdan bazlarının menfaatlerine aletlik ettiğine kanaat getirdim. Bir yıldan beri her neviden entrikaların hedefi oldum. Bunların kaynağı da bana bu kimse ile alakalı göründü.

Bu şartlar içinde kati bir karar almaya mecbur kaldım ve aramızda mevcut bulunan ilişkiyi kestim. Oğlumun menfaati adına Kraliçe Nathalie ile aramdaki hukuki durumu iade etmek hususunda aldığım karar da Yoannides ailesi tarafından tehditlere uğramama neden oldu.

Bu kadın adına yazılmış bir mektupta Yanko Bey, azim fedakarlıkları takdir edilmemiş bir kadının ümitsizliğinin kendisini sürükleyebileceği kötü son kararları öğrenmeden önce durumda hiçbir değişiklik uygulamamamı benden rica etmektedir. Aleyhimde girişilmiş entrikalardan şikayet etmek tamamen hakkımken bu ailenin hayatıma sonu gelmez bir şekilde karışmak hususundaki iddiasını kabul edemem. Bu tehditlerden asla korkmuyorum zira kendisine reddimi kati şekilde isabet etmiş olduğum kanaatindeyim.

Fakat bunun zatı hümayunlarının kudretli himayeleri olmadığı takdirde neden olacağı rezalete karşı nefsimi savunmam güçtür. Bu maksatladır ki adalet hislerinden emin olarak zatı hümayunlarına müracaat ediyorum. Bu meselede kimlere ne gibi emirler vereceklerini zatı şahaneleri takdir buyururlar. Kendi kanaatim ve tecrübem bütün şahısların İstanbul'dan uzaklaştıkları ve Avrupa'ya geldikleri zaman entrikaların artmakta bulunduğu zeminindedir. Bana öyle geliyor ki zatı hümayunlarının onların hiçbir itibarla benim şahsımla ve Sırbistan'la meşgul olmamalarını ve bu mesele ile doğrudan doğruya veya aracılarla her türlü ilgilenmemelerini emreden tek bir sözleri kendilerini sakin kalmaya sevk edecek ve sade bana muzır olmayacak, fakat oğlum Aleksandr'a da zararı dokunacak hareketlere girişmekten kendilerini men edecektir. Zatı hümayûnlarının oğlum Kral'a karşı besledikleri muhabbet hislerini bildiğimden  bizzat hükümet süreceği zaman yaklaşırken -ancak bir yıl ve birkaç aylık bir gayri reşitlik devresi kalmıştır- zati hümayunlarına müracaat etmeye cesaret ettim. Beni af buyurmanızı ve bu tarzda hareket cesaretini bana karşı lütuflarında ve her vesile ile oğluma ve şahsıma karşı gösterdikleri yüksek alakada bulduğuma emniyetlerinizi rica ederim. Minnettarlığımın ve değişmez bağlılığımın teminatını kabul buyurmak lütfunda bulunmanızı niyaz ve istirham eylerim. Milan."

YENİ DOĞAN PRENS, O ESKİ KRALIN SOYUNDAN DEĞİL 

Bugün Sırbistan’da yeni doğan Marko Aleksandar’ın gelişi sevinçle karşılanıyor. Aile, yeni kuşağın doğumuyla hanedanın geleceğine dair umutlarını tazeliyor.
Ancak burada önemli bir tarihî ayrıntıyı da gözden kaçırmamak gerekiyor: Yeni doğan prens, Karadjordjevic Hanedanı’na mensup. Kral Milan ise rakip Obrenoviç Hanedanı’nın hükümdarıydı. Dolayısıyla Milan, küçük prensin büyük dedesi değil; Sırp kraliyet tarihinin başka bir hanedanından gelen, hayli renkli bir karakter.
Sırbistan’ın kraliyet geçmişi, birbirine rakip hanedanların hikâyeleriyle dolu. Tahtlar el değiştirdi, hükümdarlar devrildi, aileler sürgüne gitti. Aşkların ve evliliklerin bile zaman zaman siyasetin parçası olduğu bu tarih, bugün yeni doğan bir prensin haberiyle yeniden hatırlanıyor.
Ve insan ister istemez düşünüyor:
Kraliyet unvanları nesilden nesile geçiyor. Sarayların ihtişamı, aile gelenekleri ve taht hikâyeleri de öyle…
Ama insanın gönül işleri söz konusu olduğunda, taç takmak da bazen işe yaramıyor.
Nitekim bir zamanlar Sırbistan’ın kralı olan Milan, İstanbul’da tanıştığı Artemise’den uzaklaşmak için Sultan Abdülhamid’e mektup yazmak zorunda kalmıştı.

Peki bu mektup sonrasında ne oldu ? 

MEKTUP İŞE YARAMIŞ OLMALI...                                                                                                                       

Ancak Sırp Kralı'nın II. Abdülhamid'e gönderdiği pek cafcaflı mektup işe yaramış olacak ki bir daha oğlu ile birlikte kralı rahatsız edemedi. 1903'te Milan'ın meşru oğlu Kral Aleksandr katledildi. Obrenoviç Hanedanı'ndan resmen kimse kalmadı. Milan'ın oğlu olduğu herkes tarafından bilinen George'un prens olabileceği bir   süre tartışıldı. Artemise'in ağabeyi Yanko Bey, yeğeninin kral olabileceği hayaliyle birkaç ay umutla bekledi. Ancak buna ihtimal yoktu.

YOKLUK İÇİNDE ÖLDÜ                                                                                                                                                                                                               

Bir zamanlar Bir gün kraliçe olmayı hayal eden Artemis, Milan ve Sırp hükümetiyle başa çıkmak uğrunda açtığı davalar yüzünden servetini kaybetti. Son yıllarını yokluk içinde geçirdi ve Cumhuriyet'in ilanından kısa bir süre önce öldü.

KRALIN METRESİNDEN OLAN OĞLUNUN ACI SONU                                                                                      

Kraldan dünyaya gelen George ise acımasız iktidar savaşının bir kurbanıydı. Gençliğinde, Avrupa'nın çeşitli kentlerini dolaşan sirklerde nişancılık numaraları yaptı. Yıllar geçtikçe batağa saplandı. Viyana lokantalarında garsonluk yaparken, İkinci Dünya Savaşı'ndan az önce öldü.    

TAHT İKİ HANEDAN ARASINDA EL DEĞİŞTİ, KRALLIK 1945’TE SONA ERDİ

1804 – Karađorđe Petrović, Osmanlı yönetimine karşı Birinci Sırp Ayaklanması’na öncülük etti. Böylece daha sonra Sırbistan tahtına çıkacak Karadjordjevic Hanedanı’nın temelleri atıldı.
1815 – İkinci Sırp Ayaklanması’nın lideri Miloš Obrenović, Sırbistan’da özerk yönetimin güçlenmesinde önemli rol oynadı. Obrenoviç Hanedanı’nın iktidar dönemi başladı.
1842 – Obrenoviçlerin yerine Karađorđević ailesinden Prens Aleksandar tahta çıktı. Ancak bu dönem de uzun sürmedi; 1858’de Obrenoviçler yeniden iktidara döndü.
1882 – Prens Milan Obrenović, Sırbistan’ın krallığa dönüşmesiyle Kral I. Milan unvanını aldı. İstanbul’da Sultan II. Abdülhamid’e uzanan mektubun kahramanı da bu kraldı.
1903 – Kral Aleksandar Obrenović ve eşi Kraliçe Draga, askerî darbe sırasında öldürüldü. Obrenoviç Hanedanı’nın hükümdarlığı sona erdi; Karadjordjevic ailesinden I. Petar tahta çıktı.
1918 – I. Dünya Savaşı’nın ardından Sırbistan Krallığı, Sırp, Hırvat ve Sloven Krallığı adıyla kurulan yeni devletin parçası oldu. Karadjordjevic Hanedanı, Yugoslavya’nın da kraliyet ailesi hâline geldi.
1945 – 29 Kasım 1945’te Yugoslavya’da monarşi resmen sona erdirildi ve cumhuriyet ilan edildi. Kral II. Petar ülkeye dönemedi; Karadjordjevic ailesi sürgünde yaşamaya devam etti.
Sırbistan bugün halk egemenliğine dayalı cumhuriyetle yönetiliyor, Karadjordjevic ailesi ise Avrupa henedan ailelerinden kabul ediliyor ve kendi içlerinde 
kraliyet unvanlarını kullanıyor.

patronlardunyasi.com