Kültür-Sanat


Bir zamanlar savaş meydanlarında düşmanın moralini bozmak için çalınıyordu, bugün ise caz davulcularının peşinden koştuğu o kendine özgü sesi taşıyor. İstanbul’da bronzun üzerine indirilen her çekiç darbesi, 400 yılı aşkın bir zanaatın izini bugüne taşıyor. Zilin tarihi İstanbul’dan çok daha eski olsa da bugün “Türk zili” olarak dünyada tanınan üretim geleneğinin önemli merkezlerinden biri İstanbul. Osmanlı döneminde mehter takımlarının vazgeçilmez çalgılarından olan ziller, savaş sırasında askerlerin moralini yükseltirken düşman üzerinde korku ve baskı yaratmak amacıyla kullanılan güçlü ses dünyasının parçasıydı.

‘MİRAS YAŞIYOR’

Hikâyenin önemli kırılma noktalarından biri 17. yüzyılda İstanbul’da yaşayan Ermeni zanaatkâr Avedis Zilciyan. Onun geliştirdiği özel alaşım ve üretim tekniğinin daha dayanıklı ve güçlü ses veren zillerin önünü açtığı kabul ediliyor. 19. yüzyılda İstanbul’da üretilen ziller Avrupa’ya ihraç edilmeye başlanıyor ve “Türk zilleri” olarak tanınıyor. Böylece mehterin savaş meydanlarında kullandığı bir çalgı, Avrupa orkestralarının ardından caz dünyasının da önemli seslerinden birine dönüşüyor. Ancak İstanbul’daki zanaat bu yolculuk sırasında hiç kaybolmuyor. Zilciyan Ailesi’nin üretiminin zaman içinde ABD’ye taşınmasıyla zilin hikâyesi başka bir kıtaya uzansa da İstanbul’daki ustalar geleneği sürdürüyor. Bugün kentin bazı atölyelerinde bakır ve kalay eritilerek bronza dönüştürülüyor, kalıplara dökülen parçalar kızgın fırında ısıtılıyor ve metalin sıkıştırılıp yayılması için haddeleme işlemi defalarca tekrarlanıyor.

HER DARBE SESİN KARAKTERİ

Bateri zilleri ve vurmalı çalgı aksesuarları üretici ve satıcısı Bosphorus Cymbals’tan Mehmet Öztürk, üretimin hâlâ geleneksel yöntemlerle sürdürüldüğünü belirterek, “Yüzde 100 el yapımı ziller üretiyoruz. Elektrik ya da gaz kullanmıyoruz; yalnızca kömür ve odun kullanıyoruz” diyor. Bir zilin dökümünün bir haftaya kadar sürebildiğini söylüyor. Ardından zilin karakterini belirleyen asıl aşama başlıyor, çekiçleme. Bosphorus Cymbals’ın 56 yaşındaki usta zilsazı Hasan Şeker, “Tek bir darbe bile rastgele değil” diyor. Metalin üzerine inen her darbenin sesin karakterini değiştirdiğini anlatan Şeker, “Birisi çekiçle vururken önce hafif vurabilir. Sonra aklına bir şey gelir, sinirlenir ve daha sert vurmaya başlar. Metal yüzeyindeki bu değişimler, çekinceler ve gerilim desenleri sesi çeşitlendirir. Bir anlamda zile ruhunu verir” ifadelerini kullanıyor. Bu nedenle ziller birbirinin aynısı olmuyor.

“TERCİH EDİLMESİNİN SEBEBİ BENZERSİZLİK”

İstanbul’da üretilen zilleri tercih eden davulcu Derin Bayhan da bu benzersizliğe dikkat çekiyor: “Aynı seriden, aynı ağırlıkta ve yapıda iki zil alsanız bile ikisi kusursuz şekilde aynı olmaz. Çünkü el yapımı; aslında bu bir macera.” Bayhan’a göre aranan zil bulunduğunda ise ortaya kişiye özel bir ses çıkıyor: “Bir zil ararsınız ve onu bulduğunuzda başka hiç kimsenin sahip olmadığı bir şeye sahip olursunuz. O ses size aittir.”  Caz tarihçisi Berk Özler, İstanbul geleneğinin hâlâ caz müzisyenleri için değerli olmasının nedenini bu benzersizlik arayışı olarak açıklıyor: “Zilciyan, ABD’ye gittiğinde seri üretim başladı. İstanbul’da kalanlar ise el yapımıydı ve hâlâ öyle. Caz müzisyenleri bu benzersizliğin peşinden gidiyor.”

patronlardunyasi.com