Harvard Üniversitesinden Prof. Dr. Dani Rodrik, ''2001-2005 döneminde ortaya çıkan 4,8 milyon nüfusun büyük bölümü sanayide istihdam edilebilmiş olsaydı, Türkiye'de 2005 ya da 2006'da kişi başına düşen milli gelir yaklaşık yüzde 30 daha yüksek olurdu'' dedi. Rodrik, Forum İstanbul kapsamında düzenlenen Uluslararası Yarıyıl Finans Konferansında yaptığı konuşmada, Türkiye'de sektörler arasındaki verimlilik uçurumunun çok yüksek olduğunu, bu uçurumun ancak kaynak ve istihdamın verimliliği yüksek olan sektörlere aktarılması ile aşılacağını kaydetti. Türkiye için hızlı ve adil bir büyüme stratejisinin özellikle yapısal değişime dayanmak zorunda olduğuna dikkat çeken Rodrik, şöyle devam etti:
''Türkiye'de sektör bazında verimliliği artırmaya yönelik eğilim, emeğe olan talebi azaltmaya itiyor. Bu, büyüme yaratsa da istihdam yaratmayan model. 2001-2005 yılları arasında ekonomide faal nüfus 3,3 milyon arttı. Tarım daraldığı için ekonominin diğer sektörlerine 1,5 milyon ek iş gücü arz edildi. Toplam 4,8 milyonluk bir iş gücü ortaya çıktı. Bunun ancak yüzde 10'u sanayide istihdam edildi. Yüzde 32'si hizmet sektöründe, yüzde 58'i ise faal olabileceği halde emek piyasalarına girmedi. Önemli bir iş potansiyeli var. 2001-2005 arasında sanayi daha çok istihdam yaratsaydı, iş gücüne katılan ek 4,8 milyon nüfusun büyük bölümü sanayide istihdam edilebilmiş olsaydı, Türkiye'de 2005 ya da 2006'da kişi başına düşen milli gelir yaklaşık yüzde 30 daha yüksek olurdu.''
''SANAYİDE GÖRELİ KARLILIK, REEL KUR İLE YAKINDAN İLGİLİ''
Dani Rodrik, yapısal değişim ve bunun itici gücünün imalat sanayinde yatırım ile kapasite artışından geçtiğini, bunun sanayide göreli karlılığın artırılmasını gerektirdiğini, sanayide göreli karlılığın ise reel kur ile yakından ilgili olduğunu vurguladı. Rekabetçi kur politikaları ile ekonomide verimlilik arasında önemli bir bağ bulunduğunu dile getiren Rodrik, aşırı değerlenme ile aşırı oynaklığın büyüme ve verimlilik için maliyetli unsurlar olduğunu söyledi.
Rodrik, son, 10, 20, hatta 30 yıl öncesine kadar sürekli olarak yüksek verimlilik ve büyüme sağlamış ülkelerin hepsinin rekabetçi ve yüksek reel kur takip etmiş ülkeler olduğunu aktardı. Öngörülebilen ve yüksek kur ile enflasyon hedeflemesi rejiminin çatışmak zorunda olmadığını, Merkez Bankasının açıkça reel kur hedefi belirlemeden para politikasını belirleyen unsurlardan biri olarak reel kuru göz önünde bulundurmasının prensip olarak mümkün olduğunu kaydeden Rodrik, şöyle konuştu:
''Dalgalı kur rejimi, kurun seviyesini ve oynaklığını ihmal etmek anlamına gelmez. Aşırı değerlenmiş ve oynak reel kur Türkiye'de verimlilik artışlarını, büyümeyi ve istihdamı engeller. Kuru rekabetçi düzeyde tutmak amacıyla takip edilebilecek ekonomik politikalar vardır. Bu politikalar, tüm ekonomik birimlere sorumluluklar tahsis eder ve aralarında koordinasyon gerektirir.''
''BÜYÜMEYİ SÜRDÜRÜLEBİLİR GÖRMÜYORUM''
Soruları da yanıtlayan Rodrik, ''Konuşmalarınızdan Türkiye'deki büyümeyi sürdürülebilir görmediğinizi anlayabilir miyiz?'' sorusuna, ''Evet büyümeyi sürdürülebilir görmüyorum. Mesela makine ve teçhizat yatırımları 1990'lardaki seviyeye erişmiş değil. Detaylara inip bakmak lazım'' yanıtını verdi.
Dani Rodrik, yabancı sermaye girişinin yatırım patlaması yaratması halinde endişe edecek bir durum olmayacağını belirterek, ''Ancak Türkiye'de dışardan gelen sermaye, azalan iç tasarrufları finanse ediyor. Bunun özelleştirmelerle geçici bir durum olduğunu düşünüyorum. Yapısı da sağlıksız. Bu nedenle sorunlar var'' diye konuştu. Türkiye için iki tren bulunduğunu ifade eden Rodrik, ''Bunlardan birincisi sürdürülemeyen büyüme. İkincisi AB treni... İkincisi birincisini yakalamazsa ortaya bazı sorunlar çıkar'' dedi.