Toygun ATİLLA
#video_9755484#
Bu topraklarda binlerce yıldır bereketin sembolü saydığımız ağaçları nasıl ortadan kaldırdığımızı, bahçelerin yerini binalara bıraktığını anlatmıştım.
Bir de küçük bir ironi yapmıştım.
Ağaçları kesiyor, bahçeleri parselliyor, sonra yaptığımız binalara “Nar Evleri”, “Zeytin Bahçesi”, “Yeşil Vadi” gibi isimler veriyorduk.
“Önce bahçeyi ortadan kaldırıyoruz, sonra adını binanın girişine altın harflerle yazıyoruz” demiştim.
Yazının son cümlesi de şuydu:
“Çünkü betonun bir özelliği var. Çok hızlı yükseliyor. Ne yazıktır ki, hiçbir zaman çiçek açmıyor.”
Aradan dört gün geçti.
İstanbul'u sel vurdu.
Sel haberlerini incelerken bir isim karşıma çıktı.
YEŞİL VADİ.
Kağıthane Belediyesi'nin hemen önündeki Yeşil Vadi Mesire Alanı sular altında kalmış, parkın girişleri kapatılmıştı. Kağıthane Deresi'nin taşması üzerine çevrede ulaşım önlemleri de alınmıştı.
Tesadüfe bakın.
Dört gün önce yazdığım isim, dört gün sonra sel haberlerinin içindeydi.
Ancak bu kez söz konusu olan bir konut sitesi değildi.
Burası gerçekten bir vadiydi.
Üstelik sıradan bir vadi de değildi.
Osmanlı'nın Sadabad'ıydı.

LALE DEVRİ'NİN SADABAD'INDAN SELİN YEŞİL VADİ'SİNE
Takvimleri 1722 yılına çevirelim.
Osmanlı tahtında III. Ahmed oturuyor.
Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa.
İstanbul'un eğlence, sanat, mimari ve bahçe kültüründe iz bırakan Lale Devri yaşanıyor.
Kağıthane Deresi'nin çevresinde yeni bir dünya kuruluyor.
Saraylar, köşkler, bahçeler, havuzlar, su kanalları...
Sadabad Sarayı'nın yapımıyla birlikte bölge İstanbul'un en gözde mesire ve eğlence merkezlerinden birine dönüşüyor.
Şair Nedim'in dizelerine giren bu yer, Osmanlı'nın yalnızca eğlence hayatını değil, suyla kurduğu estetik ilişkiyi de temsil ediyor.
Burada su, manzaranın vazgeçilmez bir parçası.
Dere yalnızca akıp gitmiyor.
Bahçeleri besliyor.
Kanallardan geçiyor.
Çağlayanlar oluşturuyor.
Sarayların önünden akıyor.
Bu olayın benim için en ilginç tarafı, suyun güzelliğinden çok başka bir ayrıntıda gizli.
Osmanlı, bu güzel derenin tehlikeli olabileceğini de biliyordu.

TARİHÎ BELGEDEKİ O ÇARPICI AYRINTI: EMNİYET KAPAKLARI
Türk Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi'nin, sanat tarihçisi Semavi Eyice tarafından kaleme alınan Çağlayan Kasrı maddesini okurken dikkatimi bir bölüm çekti.
Maddede, Sultan Abdülaziz döneminde yeniden düzenlenen Sadabad bahçeleri ve su sistemleri anlatılıyor.
Dereyle bağlantılı su arklarından, korunun içindeki gölcükten söz ediliyor.
Ardından çok önemli bir bilgi geliyor.
Dereden gelen su arklarında, taşkınları önlemek için emniyet kapaklarının bulunduğu belirtiliyor.
Dahası, bu sistemin Sadabad'ın hangi döneminde ilk kez kurulduğunun kesin olarak bilinmediği, ancak 1862-1864 yıllarındaki yenileme sırasında elden geçirilmiş olması gerektiği ifade ediliyor.
Osmanlı döneminde Sadabat'ın su sistemi tasarlanırken taşkın tehlikesi hesaba katılmıştı.
Yani su yalnızca seyredilecek bir güzellik olarak görülmemişti.
Kontrol edilmesi gereken bir doğa gücü olarak da değerlendirilmişti.

1940'LARDAN SONRA NE OLDU?
Aynı ansiklopedi maddesini okumaya devam edince karşıma daha da düşündürücü bir bölüm çıktı.
1940'lardan itibaren Kağıthane Deresi'nin ihmal edildiği anlatılıyor.
Emniyet kapakları işlemez hale geliyor.
Su arkları görevlerini yapamaz oluyor.
Bazı yataklar dolduruluyor.
Bütün bunların sonucunda Kağıthane Deresi'nin bir sel kaynağına dönüştüğü, koru ve çevresinin su baskınlarına maruz kaldığı belirtiliyor.
Düşünebiliyor musunuz?
Bugün yaşadığımız felaketten onlarca yıl önce, bir tarihçi aynı bölgenin su sisteminin nasıl bozulduğunu yazmış.
Üstelik bunu bir sel haberi için değil, Osmanlı mimarisini anlatırken yapmış.
Bana kalırsa bu satırlar yalnızca mimarlık tarihinin değil, İstanbul'un şehircilik tarihinin de önemli bir uyarısı.
Kimi zaman bir şehrin geleceğine ilişkin en değerli bilgiyi, geçmişini anlatan belgelerde bulursunuz.
Sadabad'ın hikâyesi tam da böyle.

1722'DE DERE YATAĞINI TEMİZLEMİŞLER, 450 AĞACI KÖKLERİYLE TAŞIMIŞLAR
Sadabad'ın tarihini araştırırken karşıma çıkan başka bir belge, bu hikâyeyi benim için daha da büyüttü.
1722 yılında Sadabad düzenlenirken Kağıthane Deresi'nin yatağı temizleniyor.
Dere, iki tarafı rıhtımlarla çevrili bir kanal içine alınıyor.
Adına da Cedvel-i Sîm, yani Gümüş Kanal deniliyor.
Mermerler Çengelköy'den getiriliyor.
Setler, çağlayanlar ve havuzlar yapılıyor.
Ve en dikkat çekici ayrıntı...
Sultan III. Ahmed, Eylül 1722'de bir ferman çıkarıyor.
Yoros bölgesinden 450 çınar, ıhlamur, karaağaç, dişbudak ve kestane ağacının kökleriyle sökülerek Sadabad'a taşınmasını emrediyor.
Ağaçlar önce sahile indiriliyor, ardından gemilerle Kağıthane'ye getiriliyor.
Bunlar rivayet değil.
TDV İslâm Ansiklopedisi'nin Sadabad maddesinde tarihî belgelere dayanılarak anlatılan bilgiler.
Ee biz eski nesiliz, sık sık tekrar ediyorum ya… Biz ansiklopedi okuyoruz hala :)
Düşünüyorum da...
Üç asır önce bir hükümdar, bir bahçe kurmak için yüzlerce ağacı kökleriyle taşıtıyor.
Bugün ise İstanbul'da tek bir ağacı korumak için bile zaman zaman büyük mücadeleler veriliyor.
Elbette 1722'nin saray bahçeciliğiyle bugünün milyonlarca insanı barındıran metropolünü aynı koşullarda karşılaştıramayız.
İnsanın doğayla kurduğu ilişkinin nasıl değiştiğini sorgulayabiliriz.
Üstelik Sadabad'ın hikâyesi burada bitmiyor.

SARAYI YAPMIŞLAR, SEL BASINCA BİR METRE YÜKSELTMİŞLER
İşte araştırırken beni en fazla şaşırtan ikinci tarihî bilgi.
Sultan Abdülaziz döneminde Sadabad'da inşa edilen Çağlayan Kasrı, yapımından bir süre sonra kış aylarında taşan derenin suları altında kalıyor.
Ne yapıyorlar?
Kasrı yaklaşık bir metre yükseltiyorlar.
Evet, yanlış okumadınız.
Tarihî kaynaklarda yapının taşkından sonra yaklaşık bir metre yükseltildiği açıkça belirtiliyor.

2022: SADABAD YENİDEN DOĞUYOR
Şimdi gelelim hikâyenin bugünkü bölümüne.
19 Kasım 2022.
Kağıthane Belediyesi, Yeşil Vadi projesinin ilk etabını törenle açıyor.
Törende dönemin AK Parti Genel Başkanvekili Numan Kurtulmuş, Kağıthane Belediye Başkanı Mevlüt Öztekin ve başka yetkililer bulunuyor.
Proje kamuoyuna Sadabad'ın eski güzelliğine kavuşması olarak tanıtılıyor.
Dikkat edin, kullanılan ifade şu:
“Sadabad Yeşil Vadi ile eski güzel günlerine dönüyor.”
Bu başlık, 19 Kasım 2022 tarihli Yeni Şafak haberinde de yer alıyor.
30 Eylül 2023'te ise projenin ikinci etabı açılıyor.
Bu kez törene Binali Yıldırım katılıyor.
Belediyenin resmî açıklamasına göre Yeşil Vadi'nin büyüklüğü 165 bin metrekare.
Altı kilometrelik yürüyüş ve bisiklet yolu yapılıyor.
Binlerce ağaç ve bitki dikiliyor.
Çocuk bahçeleri, spor alanları, yaya köprüsü, süs havuzu ve dinlenme alanları oluşturuluyor.
Bunların hepsi önemli.
İstanbul'un yeni yeşil alanlara ihtiyacı olduğu tartışmasız.
Benim merak ettiğim başka bir şey var.
Sadabad'ın eski güzel günlerine dönmesi yalnızca ağaç dikmek, yürüyüş yolu yapmak ve çevre düzenlemekle mümkün mü?
Yoksa eski Sadabad'ın suyla kurduğu ilişkiyi de anlamak mı gerekiyor?
İşte bu noktada belediyenin projesiyle tarihî belgelerin yan yana konulması gerektiğini düşünüyorum.
165 bin metrekarelik Yeşil Vadi düzenlenirken hangi taşkın hesapları yapıldı?
Dere yatağının kapasitesi nasıl değerlendirildi?
Geçmişteki taşkınların bıraktığı izler projeye nasıl yansıtıldı?
Tarihî emniyet arklarından geriye ne kaldı?
Belki de en önemlisi,
Bu alanın bir bölümü, taşkın anında suyu kontrollü biçimde karşılayacak şekilde mi tasarlandı?

2026: BU KEZ TARİHÎ CAMİYİ SU BASTI
15 Ekim sabahı.
Kağıthane Deresi taşıyor.
Yeşil Vadi Mesire Alanı göle dönüyor.
Tarihî Sadabad Camii'nin bahçesine ve içine su doluyor.
DHA'nın haberine göre caminin ibadet alanı suyla kaplanıyor, minberin alt bölümü su altında kalıyor.
Bahçedeki Sedef Atölyesi ve çevresindeki müştemilatlar da su baskınından etkileniyor.
Güvenlik gerekçesiyle girişler kapatılıyor.
GÜLER SABANCI'NIN NAR AĞACINDAN SADABAD'IN SELİNE
Dört gün önce Güler Sabancı'nın nar ağaçlarından yola çıkarak yazdığım yazının beni buraya getireceğini düşünmemiştim.
O gün bereketten söz ediyordum.
Bugün sudan söz ediyorum.
O gün betonun çiçek açmadığını yazmıştım.
Bugün, bir şehrin suyla kurduğu ilişkinin ne kadar hayati olduğunu hatırlatıyorum.
Aslında iki yazının anlattığı mesele aynı.
Doğayı yalnızca güzel bir manzara olarak görürsek, onun kurallarını unutabiliriz.
Ağacı sadece peyzaj unsuru, dereyi sadece manzara, vadiyi sadece yürüyüş alanı olarak değerlendirirsek eksik bir şehir kurarız.
Doğa bizim projelerimizin sınırlarını tanımıyor.
Suyun bir hafızası var.
Bir zamanlar aktığı yolları, taşkınlarda ulaştığı düzlükleri, kendisine bırakılan alanları hatırlatıyor.
10 Ekim'deki yazımın sonuna bir cümle daha eklemek istiyorum.
Beton hiçbir zaman çiçek açmıyor.
Su, üç yüz yıl geçse de kendi hikâyesini anlatmaya devam ediyor.
patronlardunyasi.com
İLGİLİ HABER