Spor


Halil KASAPOĞLU

#video_9751032#

Sporting CP - Galatasaray maçı için dün Lizbon’a geldim.

Bir şehre dair ilk izleniminiz çoğu zaman havalimanında başlıyor.

Lizbon bu konuda beni şaşırttı.

Avrupa’nın birçok önemli şehrindeki havalimanlarından daha modern, düzenli ve ferah bir havalimanıyla karşılaştım.

Ama asıl sürpriz pasaport kontrolündeydi.

PASAPORT KONTROLÜNDE FUTBOL SOHBETİ

Avrupa’da bugüne kadar pek çok kez pasaport kontrolünden geçtim.

Genellikle senaryo aşağı yukarı aynıdır.

Pasaport uzatılır, görevli soğuk bir tavırla sorularını sorar.

Kontrol tamamlanır ve yola devam edilir.

Lizbon’da biraz farklı oldu.

Pasaportumu kontrol eden görevliye maç için geldiğimi söyleyince biraz şaşırdı ve heyecanlandı.

Önce Osimhen’i çok beğendiğini söyledi.

Sonra konu Rafael Leao’ya geldi.

Leao, Lizbon’un hemen karşı yakasındaki Almada’da büyümüş, Sporting altyapısından çıkmış bir futbolcu.

Dolayısıyla bu maçın onun açısından da ayrı bir hikâyesi var.

Sorular birbirini takip edince arkamda küçük bir kuyruk oluşmaya başladı.

Bir noktadan sonra pasaport kontrolünden çok maç önü futbol sohbetine dönen konuşmayı bitirmek zorunda kaldık.

Doğrusu Avrupa’da ilk kez bu kadar sıcak bir pasaport kontrolü yaşadım.


 
FAZLASIYLA BİZE BENZİYORLAR

Sonrasında şehrin içine girdikçe bunun yalnızca o görevliye özgü olmadığını fark ettim.

Portekizliler genel olarak sıcak, iletişime açık ve samimi insanlar.

Daha önce tanıdığım Portekizli arkadaşlarımdan edindiğim izlenim de buydu.

Lizbon’a gelince o izlenim biraz daha yerine oturdu. Fazlasıyla bize benziyorlar.

İnsan ilişkilerinde Avrupa metropollerindeki mesafeden ziyade daha doğal bir yakınlık var.

İnsanlar yabancılarla iletişim kurmaktan çekinmiyor.

Şehrin kendisinde de aynı rahatlığı hissediyorsunuz.

Bir Avrupa başkentindesiniz ama o klasik Avrupa başkenti ciddiyeti her yere sinmiş değil.

AVRUPA'DA TÜRK GÖRMEDİĞİMİZ BİR KÖŞE

Lizbon’da dikkatimi çeken bir başka şey ise Türklerin azlığı oldu.

Londra, Berlin, Amsterdam, Paris, Brüksel…

Avrupa’nın pek çok şehrinde sokakta yürürken Türkçe duymak hayatın olağan akışı içerisinde.

Genelde her köşede ve mekanda mutlaka bir Türk’e rastlıyorsunuz.

Lizbon’da ise durum farklı.

Üstelik buraya Galatasaray maçı için gelmiş olmama rağmen ilk gün şehirde maç için gelen Türk taraftar sayısının da beklediğimden oldukça az olduğunu gördüm.

Avrupa deplasmanlarında alıştığımız o “şehirde her yerde Türk var” görüntüsü şimdilik burada yok.

Belki maç saatine yaklaştıkça tablo değişir.

FUTBOLU PAZARLAMAYI BİLİYORLAR

Şehirde dolaşırken futbolun Portekiz için yalnızca doksan dakikalık bir oyun olmadığını görmek ise çok kolay.

Birçok noktada “Portugal Store”larla karşılaşıyorsunuz.

Milli takım formaları, atkılar, farklı oyuncuların ürünleri…

Üstelik her şeyi Cristiano Ronaldo üzerinden pazarlayan bir anlayış da yok.

Milli takımın farklı oyuncuları vitrinlerde ve reklam materyallerinde görünür durumda.

Sportif başarının nasıl ticari bir ürüne dönüştürüleceğini biliyorlar.

Zaten Portekiz futbolunun yıllardır en iyi yaptığı işlerden biri de bu.

Oyuncu yetiştiriyorlar, geliştiriyorlar ve dünyaya ihraç ediyorlar.

Sporting, Benfica ve Porto yalnızca futbol kulüpleri değil, uluslararası futbol piyasasının önemli markaları.

AYNI TUTKU FARKLI SONUÇ

Türkiye ile Portekiz arasında futbol açısından ilginç benzerlikler var aslında.

İki ülkede de futbol gündelik hayatın önemli bir parçası.

Taraftarlık güçlü. Büyük kulüpler toplumun geniş kesimlerine ulaşıyor.

Futbola yaklaşımda belirgin bir duygusallık var.

Ama önemli bir farkımız da var.

Portekiz, futbol sevgisini uzun yıllardır ekonomik değere dönüştürebilen bir sistem kurmuş durumda.

Biz ise futbola en az onlar kadar tutkuyla bağlı olmamıza rağmen aynı sürdürülebilir ekonomik döngüyü yaratmakta hala zorlanıyoruz.

Günlük kısır tartışmalarla yıllar, sezonlar geçiyor.

YOLLAR YİNE BİR STADA ÇIKIYOR

Bütün bu ekonomik modelleri, marka değerlerini, transferleri, bilançoları konuşuyoruz.

Ben de mesleğim gereği futbolun saha dışındaki tarafıyla oldukça ilgiliyim.

Ama insanın futbolla kurduğu ilişkinin bir de bilançolarla açıklanması mümkün olmayan bir tarafı var.

Yıllar geçiyor. Farklı şehirler, farklı statlar, farklı maçlar…

Bazen İstanbul’da, bazen Amsterdam’da, bazen Los Angeles’ta…

Bugün de Lizbon’da buldum kendimi.

Bir maç için uçağa binmek, kilometrelerce yol gitmek, ertesi gün yeniden işine dönmek…

Dışarıdan bakınca bütün bunların çok rasyonel bir açıklaması olmayabilir.

Zaten bazı şeylerin açıklamasının olması da gerekmiyor.

Yıllar sonra dönüp baktığınızda skorların bir kısmını unutuyorsunuz.

Ama o maça kiminle gittiğinizi, hangi şehirde uyandığınızı, stada yürüdüğünüz sokakları hatırlıyorsunuz.

MFÖ’nün Yaşın 19 şarkısındaki o güzel kısım gibi:

“Senden başka yok bildiğim yol.”

Futbol, yolculuklar, dostluklar, tribünler ve yıllar içinde biriken hatıralar…

Şehirler ve kadrolar değişiyor.

Ama bazı yollar pek değişmiyor.

Bugün de yol yine bir stada çıkıyor.

Bu kez Lizbon’da.

patronlardunyasi.com