Spor


Halil KASAPOĞLU 

#video_9741202#

EN UZAK DEPLASMAN 

Milli Takımımızın 24 yıl sonra yeniden Dünya Kupası sahnesine çıkacağı ilk maçı izlemek için uzun bir yolculuğun ardından, karşılaşmadan bir gün önce Vancouver’a ulaştım.

İstanbul ile Vancouver arasında yaklaşık 10 bin kilometre. 

Uçuş süresi ise yaklaşık 12 saat. 

Bu yolculuk, muhtemelen şimdiden hayatımın en uzak deplasman seyahati oldu.

Bu satırları yazmadan yalnızca kısa bir süre önce BC Place Stadyumu’ndan ayrıldım. Skor elbette hayal kırıklığı yarattı. 

Ancak Vancouver yolculuğu ve Milli Takımımızın 24 yıl sonra çıktığı ilk Dünya Kupası maçına yerinde tanıklık etmek, bir futbol müsabakasının çok ötesinde bir tecrübeydi.

HAVALİMANINDA İLK İNTİBA 

Kanada’ya girişte dikkatimi çeken ilk şey, teknolojinin gündelik hayata ne kadar entegre olduğuydu.

Pasaportumu bir kioska okuttum, parmak izimi verdim ve yaklaşık on dakika içerisinde hiçbir görevliyle muhatap olmadan ülkeye giriş yaptım. Avrupa’daki birçok havalimanında alıştığımız uzun pasaport kuyruklarını düşününce bu deneyim gerçekten etkileyiciydi.

TÜRKLER İLK KEZ AZINLIKTAYDI 

Hem kulüp hem de milli takım maçlarında, Türk taraftarların şehir merkezlerini nasıl domine ettiğine birçok kez şahit oldum.

Vancouver’da ise farklı bir tablo vardı.

Kanada ve Amerika’da yaşayan birçok Türk müsabaka için şehirdeydi. Ancak bu defa Türkiye’den gelenlerin sayısı çok fazla değildi. Bu durumu, birçok kişinin bu maçı pas geçerek San Francisco ve Los Angeles’ta oynanacak diğer grup maçlarına gelmeyi tercih ettiği şeklinde yorumladım. Ancak Avustralyalıların önemli bir bölümü binlerce kilometreler yol kat ederek ülkelerinden gelmişti.

İlk kez bir milli maç öncesinde Türklerin sokaklarda rakip takım taraftarlarından daha az görünür olduğu bir atmosfer yaşadım.

FUTBOL MU SHOW BUSINESS MI? 

Dünya Kupası’nın başlamasından önce en çok tartışılan konulardan biri FIFA’nın yeni maç günü formatlarıydı.

Seremoniler…

Dev ekran şovları…

Su molaları…

Sürekli taraftar etkileşimi…

Televizyondan izlerken bunların bir kısmı yapay ve gereksiz görünebiliyor.

Ancak stadyumun içinde bulunduğunuzda tablo değişiyor.

Maç başlamadan önce dev ekranlar sürekli tribünleri gösteriyor. Taraftarlar organizasyonun aktif bir parçası haline geliyor. 

Seremoni başladığında ise üzerinizdeki tüm yol yorgunluğunu ve jetlagı unutup kendinizi gerçekten Dünya Kupası atmosferinin içinde buluyorsunuz.

Bu noktada şunu kabul etmek gerekiyor:

Kuzey Amerika, özellikle de ABD, spor pazarlamasında gerçekten bambaşka bir seviyede. 

NBA, NFL ve Super Bowl kültüründen gelen deneyim, bugün Dünya Kupası’nın içine taşınmış durumda.

Birçok futbolsever bunu “Amerikanizasyon” olarak eleştiriyor olabilir.

Ancak içeriden bakıldığında bunun son derece etkileyici bir deneyim sunduğunu inkâr etmek mümkün değil.

Stadyum atmosferi zaman zaman bir Dünya Kupası maçından çok bir Super Bowl organizasyonunu andırıyor.

SU MOLASININ GÖRÜNMEYEN ETKİSİ 

Turnuva öncesinde en çok tartışılan uygulamalardan biri de su molalarıydı.

Birçok kişi bunu yalnızca yeni reklam alanları yaratmak için getirilen bir uygulama olarak değerlendirdi.

Oysa stadyumda farklı bir gerçeklikle karşılaşıyorsunuz.

Mola başladığında çok sayıda taraftar yiyecek ve içecek alanlarına yöneliyor. Kısa süre içerisinde oluşan ekonomik hareketlilik bile organizasyonun gelir modelini anlamak açısından önemli bir gösterge.

Bu uygulamanın ticari açıdan başarılı olduğu açık.

Ancak futbol açısından aynı şeyi söylemek zor.

Nitekim Avustralya karşısında yediğimiz golün hemen öncesinde gelen su molası, oyunun ritmini ve konsantrasyonumuzu belirgin şekilde etkiledi.

Futbol ekonomisine katkı sağlıyor olabilir.

Ancak oyunun temposunu baltaladığı bir gerçek. 

Bir konuya daha değinmeden geçemeyeceğim. Bugüne kadar farklı ülkelerde çok sayıda maç izledim. Ancak ilk kez bir stadyumda internet altyapısının bu kadar kusursuz çalıştığına şahit oldum. Havalimanındaki ülkeye giriş tecrübemden sonra Kanada’nın iletişim altyapısı da benden tam puan aldı.

TOPA SAHİPTİK TEHDİT OLUŞTURAMADIK 

Sahaya Dönersek…

Avustralya’nın ortaya koyduğu oyun aslında sürpriz değildi.

Rakibimizin fiziksel kapasitesinin yüksek olduğunu biliyorduk.

Katı savunma anlayışını biliyorduk.

Geçiş oyunlarındaki etkinliklerini biliyorduk.

Sorun bunları bilmemize rağmen çözüm üretememiş olmamızdı.

Topa sahip olduk ancak yeterince tehdit oluşturamadık.

Savunma blokları arasına giremedik.

Fizik üstünlüğünü teknik kaliteyle dengeleyemedik.

Avustralya kendi oyununu oynadı.

Biz ise kendi oyunumuzu sahaya yansıtamadık.

DÜNYA KUPASI'NA YENİDEN DÖNMEK 

Türk futbolunun ilginç bir alışkanlığı var.

Ne zaman büyük turnuvalar öncesinde fazla heyecanlansak, kupaları ve finalleri konuşmaya başlasak, ilk maçlarda gerçeklerle yüzleşiyoruz.

Vancouver’da da biraz bunu yaşadık.

Ancak büyük resmi unutmamak gerekiyor.

Türkiye tam 24 yıl sonra yeniden Dünya Kupası’nda.

Üstelik genç ve potansiyeli yüksek bir jenerasyonla sahada.

Elbette Avustralya mağlubiyeti can sıkıcı.

Ancak Dünya Kupaları yalnızca sonuçların değil, deneyimlerin de turnuvasıdır.

Bu jenerasyonun Dünya Kupası atmosferini yaşaması, bu seviyenin baskısını hissetmesi ve uluslararası rekabetin gerçekliğiyle karşılaşması da başlı başına önemli bir kazanım.

Önümüzde iki maç daha var.

Benim üst tur umudum hala yüksek.

Elbette Vancouver’dan ayrılırken aklımda ilk olarak skor kalacak.

Ancak birkaç yıl sonra bu deplasmanı düşündüğümde muhtemelen yalnızca Avustralya maçını değil; 24 yıllık hasretin sona erdiği günü, futbolun nasıl değiştiğini ve Dünya Kupası’nın artık ne kadar büyük bir küresel endüstriye dönüştüğünü de hatırlayacağım.

patronlardunyasi.com