Kültür-Sanat


Yelda İpekli

Sergiye gittiğimde kendime, “Bugün sadece bakacağım” dedim. Eserlere fazla anlam yüklemeden, bana ne söylediklerini çözmeye çalışmadan, yalnızca gözlerimle izleyecektim.
Ancak Sait Mingü'nün tablolarıyla karşı karşıya kaldığımda, estetikten önce başka bir duygu dikkatimi çekti: Zihinsel bir kırılma hissi.
Mingü figüratif resimler yapıyor, ancak eserlerinde yalnızca figürler değil, bir dönüşüm süreci de öne çıkıyor. Dijital tekniklerle oluşturulan katmanlar, bu sürecin görsel parçaları olarak karşımıza çıkıyor.
Bir süre sonra tabloların yalnızca ne gösterdiğini değil, ne anlatmaya çalıştığını da düşünmeye başladım.

KUSURLARIN ANLATTIĞI HİKÂYE

Bir tablonun önünde uzun süre durduğumda, Mingü'nün kırık olanı saklamadığını fark ettim. Aksine, bu kırılmalar eserlerin görünür parçaları haline gelmişti.
Japon kültüründeki wabi-sabi ve kintsugi kavramları aklıma geldi. Kusurların ve eksikliklerin de bir nesnenin geçmişine ve karakterine katkıda bulunabileceğini anlatan bu yaklaşımlar, gördüklerimi yorumlamama yardımcı oldu.
Burada kusur, bir hata olmaktan çok anlatının parçası gibi duruyordu. Yüzeydeki izler ise geçmişten kalan işaretleri hatırlatıyordu.
Belki de bu yüzden tabloların önünde yalnızca biçime değil, o biçimin nasıl oluştuğuna da bakmaya başladım.

SİNEMADAN RESME UZANAN YOLCULUK

Sergiyi gezerken zihnim bir noktada sinemaya yöneldi.
Ferit Karahan'ın yazıp yönettiği Cinlerin Düğünü ile Mingü'nün eserleri arasındaki ilişki, iki farklı sanat disiplininin aynı hikâyeden nasıl farklı anlatımlar çıkarabileceğini düşündürdü.
6 Kasım'da vizyona giren film, uzak bir Anadolu köyünde yıllar sonra bir düğünde yeniden bir araya gelen dört kardeşin hikâyesini anlatıyor. Aile sırları, geçmişle yüzleşme ve yıllar boyunca taşınan duygular, anlatının merkezinde yer alıyor.
Filmi izlerken yaşadığım şeyi yalnızca “anlamak” sözcüğüyle açıklayamam. Duyguyu anlamaktan çok içime aldığımı söylemek daha doğru.
Mingü'nün filmdeki öğeleri kendi resim diline taşıdığını anlatması, bu iki sanat dalı arasındaki ilişkiyi düşünmeme neden oldu.
Sinema, hikâyeyi zaman içinde ilerleyen görüntülerle kurarken resim, aynı duyguyu tek bir yüzeyde farklı katmanlarla ele alabiliyor.
Filmde bir sahneyle başlayan duygu, tuvalde renk ve figürlerle başka bir biçim kazanıyor.

FİGÜRLERİN ARDINDAKİ DEĞİŞİM

Bir süre sonra Mingü'nün tablolarında yalnızca figürleri değil, onların geçirdiği değişimi de izlemeye başladım.
Bu değişim, büyük ve gösterişli bir dönüşümden çok katmanlar, izler ve biçimsel müdahaleler üzerinden ilerliyor.
Dijital teknikler burada sanatçıya farklı olasılıkları deneme, görüntüyü yeniden düzenleme ve dönüştürme imkânı sağlıyor.
Geleneksel resim yöntemleriyle dijital araçların bir arada kullanılması, eserlerin nasıl üretildiğine ilişkin soruları da beraberinde getiriyor.
Ben de tabloların karşısında tek bir hikâye yerine, aynı hikâyenin farklı biçimlerde anlatılabileceğini düşünmeye başladım.

BAKMAKTAN DÜŞÜNMEYE

Sergide geçirdiğim zaman boyunca, bir esere bakmakla onu yorumlamaya çalışmak arasındaki fark üzerine düşündüm.
Nişantaşı'ndaki atölye ve galeri alanında dolaşırken, bazı eserlerin önünde daha uzun süre kaldığımı fark ettim.
Kimi zaman renkler, kimi zaman figürlerin yerleşimi dikkatimi çekti. Bazı çalışmalar ise ilk bakışta kolayca anlamlandıramadığım görüntülerden oluşuyordu.
Bu belirsizlik, eserlerle arama mesafe koymaktan çok onları yeniden incelememe neden oldu.
Perdeden tuvale uzanan ilişki de benim için burada anlam kazandı. Bir filmden hareketle üretilen resimlerin, izleyicide filmden farklı çağrışımlar oluşturabileceğini gördüm.

SANAT YÖNETMENLİĞİNDEN GELEN DENEYİM

Sait Mingü'nün geçmişte reklam ajanslarında sanat yönetmenliği yapmış olması, eserlerine bakarken düşündüğüm bir başka ayrıntıydı.
Bu deneyimin, görüntünün düzenlenmesi ve izleyiciye sunulması konusunda çalışmalarını etkilemiş olabileceğini düşündüm.
Renklerin kullanımı, kompozisyonların kuruluşu ve katmanların yerleşimi, belirli bir görsel planlama hissi uyandırıyor.
Bununla birlikte, bir sanatçının geçmiş mesleki deneyimiyle bugünkü üretimi arasında doğrudan bir neden-sonuç ilişkisi kurmak kolay değil.
Yine de bu geçmişi bilmek, eserlerdeki görsel tercihleri başka bir açıdan değerlendirmeme yardımcı oldu.

PERDEDEN TUVALE KALAN DUYGU

Sergiden çıktığımda aklımda kalan, eserlerin kırılma ve dönüşüm kavramlarıyla kurduğu ilişkiydi.
Mingü'nün çalışmalarında figürlerin değişime uğraması, görüntülerin katmanlara ayrılması ve izlerin görünür bırakılması, bana hafızanın nasıl işlediğini düşündürdü.
Geçmiş her zaman bütünüyle kaybolmuyor. Bazen değişerek, bazen başka bir görüntünün içinde varlığını sürdürüyor.
Bir filmi izlediğimizde başlangıcı ve sonu olan bir anlatıyla karşılaşırız. Bir tablonun karşısında ise o anlatıdan geriye kalan bir duyguya, görüntüye ya da düşünceye odaklanabiliriz.
Sait Mingü'nün eserleriyle karşılaşmam, sinema ile resim arasındaki bu ilişkiyi yeniden düşünmeme neden oldu.
Sergiye yalnızca bakmak için gitmiştim. Çıktığımda ise gördüklerimi yorumlamaya devam ediyordum.
Benim için bu sergi, hafıza, kırılganlık ve dönüşüm üzerine düşünmeye vesile olan kişisel bir deneyim olarak kaldı.

patronlardunyasi.com