Gündem


Aslı SÖZBİLİR

NATO'NUN ESKİ ŞEFİNDEN JEOPOLİTİK BİLANÇO: ERDOĞAN NET, TÜRKİYE VAZGEÇİLMEZ

Küresel güvenlik mimarisinin 2014 ile 2024 yılları arasındaki o kritik on yılı, yalnızca haritalar üzerindeki sınır değişimlerinden ibaret değildi; bu dönem, öngörülemez liderliklerin, sarsılan transatlantik ittifakların ve konvensiyonel savaşın Avrupa topraklarına kanlı dönüşünün dönemiydi. Tüm bu küresel fay hatlarının tam merkezinde, Brüksel’deki NATO Karargâhı’nın dümeninde ise tek bir isim vardı: Jens Stoltenberg.

Brüksel’e gelmeden önce kendi ülkesi Norveç’te uzun ve parlak bir siyasi kariyere imza atan Stoltenberg; Maliye Bakanlığı ve Başbakan Yardımcılığı gibi kritik görevlerin ardından, 2000-2001 ve 2005-2013 yılları arasında iki dönem Norveç Başbakanı olarak görev yapmıştı. Norveç’in rasyonel, uzlaşmacı ve soğukkanlı siyaset okulundan yetişen bu devlet adamı geçmişi, ona küresel krizlerde ihtiyaç duyacağı o meşhur "stratejik sabrı" kazandırdı.

BİR 'DENGE USTASI' OLARAK TARİHE GEÇTİ

Sıradan bir bürokrat olmayan Stoltenberg, Trump’ın "çekilme" tehditleriyle sarsılan transatlantik bağı pamuk ipliğinde tutmayı başaran bir kriz teknisyenine dönüştü. Norveç Başbakanlığı döneminde edindiği çok taraflı diplomasi refleksleriyle; Angela Merkel’in analitik sessizliğini, Emmanuel Macron’un entelektüel çıkışlarını ve Recep Tayyip Erdoğan’ın keskin, pragmatik ve protokol tanımayan güç siyasetini aynı uzlaşı masasında eritmeyi başaran bir “denge ustası” olarak tarihe geçti. 

Stoltenberg için bu on yıllık dengenin en hayati sütunlarından biri şüphesiz Türkiye'ydi. İttifakın en büyük ikinci ordusuna sahip olan ülkeyi transatlantik birliğin vazgeçilmez bir paydaşı olarak gören eski Genel Sekreter; Ankara'nın güney kanadındaki stratejik duruşunu, DEAŞ ile mücadeledeki belirleyici rolünü ve Karadeniz üzerindeki hassas askeri dengeleri Brüksel'deki görev süresi boyunca hep merkeze aldı. Nitekim 24 Şubat 2022 gecesi Kiev semalarında patlayan ilk bombalarla birlikte, Soğuk Savaş sonrası dönemin en büyük askeri mobilizasyonunu yönetirken, Türkiye'nin Montrö Sözleşmesi üzerinden kurduğu bağımsız arabulucu pozisyonu ve Ukrayna'ya yönelik kritik hamleleri, Stoltenberg'in en çok mesai harcadığı diplomatik cephelerden biri haline gelecekti.

Stoltenberg bugün, Brüksel'deki fırtınalı mesaisinin ardından yeniden Norveç Maliye Bakanlığı koltuğunda küresel ekonomik dalgalanmalara karşı ülkesini koruyor ve aynı zamanda Münih Güvenlik Konferansı'nın Gelecek Dönem Başkanı (Chair-designate) olarak küresel strateji dünyasına yön vermeyi sürdürüyor. Tam da bu yoğun ajandanın ortasında yayımlanan, “Ben Görevdeyken: Savaş Dönemi'nde NATO'ya Liderlik” isimli anı kitabıyla küresel siyasetin jeopolitik arka odasını açık yüreklilikle ifşa eden deneyimli devlet adamı, önümüzdeki hafta Ankara’da gerçekleşecek tarihi NATO Zirvesi öncesinde sorularımızı yanıtladı. Stoltenberg ile sarsıcı hatıralarından Ankara Zirvesi’nin üyelik çıkmazına, Doğu Akdeniz’deki Türk-Yunan “brinkmanship” (restleşme) diplomasisinden ev sahibi Türkiye’de yaşanan akreditasyon krizine kadar her şeyi açıkça konuştuk. İşte, Brüksel’deki o en uzun on yılın ardından, modern jeopolitiğin en deneyimli aktörünün gözünden ittifakın dünü, bugünü ve geleceği...

Kitap boyunca, Angela Merkel’in analitik soğukkanlılığından Donald Trump’ın fevri tarzına ve Volodimir Zelenski’nin savaş dönemindeki dönüşümüne kadar, küresel liderlerin keskin psikolojik portrelerini çiziyorsunuz. Eski bir başbakan olarak; bu liderlerin kişisel psikolojilerini ve karakter yapılarını idare etmenin, NATO’nun kurumsal kararlarını hayata geçirmekten daha zorlayıcı olduğunu düşündünüz mü? Masadaki en öngörülemeyen aktör sizce kimdi?

Her şeyden önce, hepsiyle çalışmak büyük bir ayrıcalıktı. Elbette, 30’dan fazla müttefikin bir arada olduğu bir masada, başbakanlar ve cumhurbaşkanları arasında çok farklı liderlik tarzlarıyla karşılaşıyorsunuz. Ancak eski bir Norveç Başbakanı olarak edindiğim deneyimle, onlarla on yıl boyunca bu kadar yakın çalışmak ve tüm bu yapısal farklılıklara rağmen ittifakın temel misyonu etrafında tekrar tekrar kenetlenebildiğimizi görmek muazzamdı: Birimize yapılan saldırı hepimize yapılmıştır ve birlikte durduğumuzda daha güvendeyiz.

Bu çerçevede Türkiye ile, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve bakanlarıyla birlikte çalışmak da benim için önemli bir ayrıcalıktı. Türkiye, ittifakın en kritik müttefiklerinden biri… Bu sadece stratejik coğrafi konumundan değil, aynı zamanda NATO’nun en büyük ikinci ordusuna sahip askeri gücünden ve Ukrayna’ya sağladığı kilit destekten kaynaklanıyor. 

Doğal olarak her biri farklı karakterlere ve siyasi vizyonlara sahip bu liderleri zorluk derecelerine göre sıralamayı doğru bulmuyorum. Sürecin kolay olmadığını teslim etmek gerekse de günün sonunda en çetrefilli küresel meselelerde bile hep birlikte rasyonel çözümler üretmeyi başardık. Bu nedenle, liderler arasında bir derecelendirme yapmak yerine, yalnızca hepsiyle bu kadar yakın çalışabildiğim bir konumda bulunmuş olmaktan ötürü büyük bir saygı ve minnettarlık duyduğumu ifade edebilirim.

Kitabınızda Türkiye’nin üstlendiği benzersiz role ve liderlik diplomasisine sıkça vurgu yapıyorsunuz. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı da kriz anlarında kararlı, metinlere sadık ve son derece erişilebilir bir lider olarak nitelendiriyorsunuz. Hatta Suriye’nin kuzeyi konusunda Batı’nın net bir BM yetkisinden yoksun olduğunu belirterek, Erdoğan’ın bu hususta haklı bir noktaya parmak bastığını ifade ediyorsunuz. Peki, müzakere masasındaki doğrudan deneyimlerinize dayanarak; Erdoğan’ı bir lider olarak nasıl tanımlarsınız?

Cumhurbaşkanı Erdoğan, her şeyden önce pozisyonları son derece net ve rasyonel zeminlerde müzakere edilebilen bir liderdir. Görüş ayrılıklarının ve anlaşmazlıkların varlığına saygı duyar; ancak daha da önemlisi, ittifak içindeki bu çatlakların ortak çıkarlar adına aşılması gerektiğinin bilincindedir.

On yıl boyunca kendisiyle yakın bir mesai yürütmüş olmayı büyük bir ayrıcalık olarak görüyorum. Bu süreçte birlikte kritik kararlara imza attık. Eminim ki benden sonra görevi devralan mevcut NATO Genel Sekreteri de Cumhurbaşkanı Erdoğan ile aynı derecede uyumlu ve verimli bir çalışma ilişkisi sürdürmektedir.

Anlaşmazlıklar yaşandığında süreç tam olarak nasıl işliyordu?

Anlaşmazlıklar yaşadığımızda süreç her zaman çetrefilliydi. Örneğin Finlandiya ve İsveç’in NATO’ya katılım sürecini müzakere ederken Türkiye ile, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve ilgili bakanlarla oldukça çetin görüşmeler gerçekleştirdik. Hatta bu yoğun diplomatik trafiğin bir kısmı, o dönemi yakından takip eden Facing War belgeselinde de kayda geçti.

Ancak bu görüşmeler her zaman karşılıklı saygı çerçevesinde ve ortak bir zemin bulma zorunluluğunun bilinciyle yürütüldü. Nihayetinde iki İskandinav ülkesinin üyeliği konusunda rasyonel çözümlere ulaştık. Türkiye meşru güvenlik kaygılarını dile getirdi, biz de bu kaygıları giderdik. Bu nedenle söz konusu müzakerelerin neticesinden büyük memnuniyet duyuyorum.

İTTİFAKIN "TRUMP" SINAVI

Kitabınızda, Donald Trump’ın ABD’yi NATO’dan çekme yönündeki mükerrer tehditlerini açık yüreklilikle aktarıyorsunuz. Nitekim son İran krizi sırasında da Trump, müttefiklerin ABD’nin askeri tutumuna ortak olmayı reddetmesi üzerine derin bir hayal kırıklığı yaşamış ve ittifakı “bir fiyasko” olarak nitelendirmişti. Mevcut jeopolitik manzarayı göz önüne aldığınızda, bu çekilme tehdidi sizce ne kadar inandırıcı? Daha da önemlisi, Avrupalı güçlerin ve Türkiye gibi bölgesel aktörlerin domine ettiği “ABD sonrası bir NATO”nun stratejik veya askeri bir geçerliliği olabilir mi?

Gerçek bir riskten söz ediyorsak, evet, bu mevcuttu. Özellikle 2018 NATO Zirvesi’nde, Başkan Trump’ın ittifaktan ayrılmayı ciddi şekilde değerlendirdiği o anlar, bunun en somut örneğiydi. Bir ABD Başkanı’nın NATO’dan çekilmesi, ittifakın hukuki varlığı devam etse dahi, güvenlik garantilerinin güvenilirliğini kökten sarsardı. Zira en büyük müttefikiniz “Ben artık yokum” dediği anda, ittifakın caydırıcılığı anlamsızlaşır. Bu nedenle, ABD’nin bağlılığını sürdürmesini sağlamak, görev süremdeki en kritik başarılardan biriydi.

Bu noktada, transatlantik bağın korunmasında Türkiye’nin oynadığı rolün hayati olduğunu vurgulamalıyım. Türkiye, sadece stratejik coğrafi konumu ve ittifakın en büyük ikinci ordusuna sahip olmasıyla değil; aynı zamanda güney kanadımızdaki kritik duruşuyla da bir merkez üssü konumunda. DEAŞ ile mücadeledeki belirleyici rolü, Karadeniz ve Boğazlar üzerindeki stratejik dengeyi sağlayan gücü ve Ukrayna’ya yönelik güçlü desteği, Türkiye’yi transatlantik birliğin vazgeçilmez bir paydaşı kılıyor. Bu katkıları, NATO adına son derece kıymetli buluyorum.

ABD Başkanı Trump’ın kolektif savunmaya yönelik “al-ver” yaklaşımı ittifak içinde derin kutuplaşmalara yol açtı. Geriye dönüp baktığınızda, onun bu baskıcı “bürokratik zorbalığı”, müttefikleri GSYH’lerinin yüzde 2’sini savunmaya harcama eşiğine başarıyla ulaştıran beklenmedik bir katalizör işlevi mi gördü, yoksa transatlantik güven ilişkisinde kalıcı hasarlar mı bıraktı? Hatıratınızda belgelediğiniz “Trump dönemi NATO’su” ile ittifakın bugünkü stratejik vizyonu arasında ne gibi temel farklar var?"

Aslında temel mesajın değişmediğini düşünüyorum: Avrupalı müttefikler ve Kanada savunmaya daha fazla yatırım yapmak zorunda.

Bu, NATO’nun 2014’teki Galler Zirvesi’nde savunma harcamalarını artırma kararı aldığı dönemde Başkan Obama’nın da mesajıydı. Genel Sekreterlik koltuğunda oturduğum on yıl boyunca bu süreci çok yakından takip ettim; aynı mesajı Başkan Biden’dan da duyduk, şimdi ikinci kez Başkan Trump’tan da duyuyoruz.

Üstelik bu son derece adil bir talep. Çünkü gerçeği eğip bükmeden konuşmak gerekirse, Avrupalı müttefikler ve Kanada bugüne kadar çok az harcama yaptı ve ittifak içinde adil olmayan bir yük dağılımı oluştu. İyi haber şu ki, bu durum artık gerçekten değişti ve değişmeye de devam ediyor. Avrupalı müttefikler ve Kanada savunma bütçelerini önemli ölçüde yukarı taşıyor. Bu adım hem Avrupa’nın kendi savunma kabiliyetlerini artırıyor hem de ABD’nin NATO’ya olan bağlılığını sürdürmesini kolaylaştırıyor.

KARADENİZ’DE DENGE OYUNU: TÜRKİYE FAKTÖRÜ

Kitabınızda Ukrayna’nın bombalanmasının an meselesi olduğunu bilerek geçirdiğiniz 24 Şubat 2022 gecesini canlı bir şekilde tasvir ediyorsunuz. O günden bu yana, NATO’nun ana muharebe tanklarından F-16 savaş uçaklarına kadar kendi kendine koyduğu “kırmızı çizgilerin” sürekli esnediğine ve ortadan kalktığına şahit olduk. İttifakın askeri yardımlardaki bu temkinli ve kademeli yaklaşımının istemeden de olsa savaşı uzattığından endişe ediyor musunuz?

Öncelikle, NATO müttefiklerinin süreç boyunca karşı karşıya kaldığı yapısal ikilemleri kabul etmemiz gerekiyor. Bugün geriye dönüp baktığımızda, Kiev'e daha erken ve daha yoğun bir destek sağlamamış olmanın bir hata olduğunu görmek hiç de zor değil.

Ben, NATO Genel Sekreteri olarak görev yaptığım süre boyunca müttefikleri hep daha gelişmiş silahlar sağlamaya ve desteğin dozunu artırmaya zorladım. Ancak bazı müttefiklerin tırmanma riskinden çekindikleri için farklı değerlendirmeler ve risk analizleri yaptığını da teslim etmek gerekir.

Gerçek şu ki; 2014’ten 2022’deki topyekûn işgal girişimine kadar geçen sekiz yıllık süreçte birçok müttefik Ukrayna’ya herhangi bir askeri yardım sağlamaktan imtina etti; hatta kurumsal olarak NATO’nun bu yardımları organize etmesini engellediler. Çok iyi hatırlıyorum; müttefiklerin önemli bir kısmı, NATO’nun Ukrayna’ya basit bir keskin nişancı tüfeği tedarik etmesine bile "Rusya ile gerilimi tırmandırır" gerekçesiyle şerh koymuştu.

Dolayısıyla NATO ve müttefikleri, 2014 ile 2022 arasındaki o dönemde çok yetersiz destek sağladı. Bu bir hataydı; çünkü eğer müttefikler topyekûn işgale giden süreçte Ukrayna’ya daha fazla destek vermiş olsaydı, nihayetinde bu saldırıyı önleyebilirdik ya da en azından, Ukrayna’yı çok daha güçlü bir konuma getirebilirdik. Keza savaş uçakları, gelişmiş muharebe tankları ve benzeri daha modern sistemleri de çok daha erken sağlamamız gerektiği kanaatindeyim. Ancak müttefikler arasında farklı görüşler vardı. Birçoğu tereddüt etti. Yine de şimdi, geleceğe bakmanın daha önemli olduğunu düşünüyorum. Bugünün iyi haberi şu ki; NATO artık Ukrayna’ya, en gelişmiş silahlar da dahil olmak üzere benzeri görülmemiş bir destek sağlıyor.

Rusya-Ukrayna çatışması boyunca Türkiye’nin Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ni katı bir şekilde uygulaması, Türk Boğazları’nı askeri gemilere fiilen kapattı ve Karadeniz’de NATO ile Rusya arasında doğrudan bir deniz çatışmasını engelledi. Karadeniz stratejisini formüle ederken, Ankara’nın son derece bağımsız “arabulucu” konumunu ittifakı koruyan stratejik bir değer olarak mı yoksa NATO’nun kolektif koordinasyonunu zorlaştıran diplomatik bir belirsizlik unsuru olarak mı gördünüz?

Hayır, aksine Türkiye’nin Ukrayna ile Rusya arasında müzakere edilmiş bir çözüm bulmak adına üstlendiği kolaylaştırıcı rolü her zaman takdirle karşıladım. Kapalı kapılar ardındaki diplomatik ayrıntılar hakkında yorum yapamam; ancak gerek NATO Genel Sekreteri olarak görev yaptığım on yıl boyunca, gerekse Rusya'nın topyekûn işgal girişiminden sonra, Türkiye’nin barışçıl bir çözüm bulmaya yönelik tüm diplomatik girişimleri ve desteği hem müttefikler hem de benim tarafımdan memnuniyetle karşılandı.

Şunu çok net anlamamız gerekiyor: Bugüne kadar savaşı sonlandıracak müzakere edilmiş bir çözüme ulaşılamamasının yegane nedeni, Başkan Putin’in bu savaşı hala cephede kazanabileceğine olan inancıdır. Putin, askeri yollarla sonuç alabileceğini düşündüğü sürece bu savaş devam edecek.

Dolayısıyla bu savaşı daha erken bitirmenin tek yolu, Ukrayna’ya sağladığımız askeri desteği artırmaktır. Putin’i masaya oturmaya ikna etmenin başka bir yolu yok. Başkan Zelenski şimdiye kadar Putin’i defalarca müzakereye davet etti ancak Kremlin bu davetleri reddetti. Rusya üzerindeki askeri ve diplomatik baskıyı artırmalıyız ki, masaya oturmak ve Ukrayna’nın Avrupa’da egemen, bağımsız bir ulus olarak varlığını sürdüreceği bir çözümü kabul etmek zorunda kalsınlar.

Son dönemde Yunanistan ve Türkiye arasındaki jeopolitik gerilim yeniden su yüzüne çıktı. Hatıratınızda, en çok uykunuzun kaçtığı gecelerin bazılarından dış düşmanların değil, Atina ile Ankara arasında sıcak bir çatışma riskinin sorumlu olduğunu itiraf ediyor ve Doğu Akdeniz’deki 2020 ufak çaplı çarpışmayı hatırlatıyorsunuz. Eğer bu güç gösterisi bugün kontrolden çıkacak olursa, NATO’nun tutumu ne olur? Deneyimlerinize dayanarak; bir Türk-Yunan ihtilafında NATO’nun kurumsal tarafsızlığı istikrar sağlayan bir kalkan mıdır, yoksa bu stratejik belirsizlik istemeden de olsa tehlikeli bir hesap hatasına zemin mi hazırlar?

Her şeyden önce hem Türkiye hem de Yunanistan, 1950'lerden bu yana ittifakın üyesi olan iki kritik müttefik. Her iki ülke de NATO misyon ve operasyonlarına, dolayısıyla kolektif güvenliğimize son derece önemli katkılar sunuyor. Bununla birlikte, müttefikler arasında yaşanan her gerilim ve ihtilaf, NATO Genel Sekreteri'nin her zaman çok ciddiye alması gereken bir konudur; çünkü bu durum ittifakın birliğini zedeler.

Madalyonun diğer yüzüne bakacak olursak; NATO uzlaşıya dayalı (consensus-based) çalışan bir yapıdır. Yani alınan her kararda herkesin mutabakatı aranır. Dolayısıyla NATO'nun kendi müttefiklerinden birine ya da diğerine karşı cezai veya zorlayıcı bir eylem planı uygulayabileceği fikri yapısal olarak işlevsizdir.

Çünkü ittifak içinde oy çokluğu değil, oy birliği esastır. Her ulusun veto hakkı vardır ve her karar bir uzlaşının ürünü olmak zorundadır. Doğal olarak, eğer bir müttefike karşı bir reaksiyon veya yaptırım geliştirilmek istense, hedefteki müttefik o kararı kendi vetosuyla anında engeller. Kısacası NATO, kendi müttefikine karşı herhangi bir yaptırım veya eylem dayatabilecek şekilde yapılandırılmamıştır; kurumsal mimarimiz buna izin vermez.

ANKARA ZİRVESİ: KİEV’İN ÜYELİK ÇIKMAZI

Küresel ticaret rotalarının parçalandığı ve ekonomik milliyetçiliğin yükseldiği bir dönemden geçiyoruz. Bu süreçte NATO’nun da Çin’i dengelemek adına güvenlik mimarisini Asya-Pasifik ortaklıklarıyla genişlettiğini görüyoruz. Sizce NATO, konvansiyonel bir askeri savunma ittifakı olarak mı kalacak; yoksa gelecekte kaçınılmaz olarak Batılı ekonomik ve teknolojik blokların çıkarlarını koruyan bir kalkana mı evrilmek zorunda?

NATO’nun Kuzey Amerika ve Avrupa ekseninde bir askeri savunma ittifakı olarak kalacağına inanıyorum. Coğrafi sınırları korusak da güvenliğin artık bölgesel değil, tamamen küresel bir olgu olduğunu kabul etmek zorundayız. Asya’da yaşanan gelişmeler Avrupa’yı, Avrupa’da yaşananlar ise Asya’yı doğrudan etkiliyor.

Bunun en somut örneğini Ukrayna savaşında görüyoruz. İran yapımı insansız hava araçlarının Ukrayna’da Avrupalıları hedef aldığını, Kuzey Kore askerlerinin Avrupa topraklarında cepheye sürülerek Avrupalılara karşı savaştığını ve Çin’in Rus savaş ekonomisini doğrudan desteklediğini müşahede ediyoruz. Dolayısıyla bu küresel tehdit matrisini çok ciddiye almalıyız. Ancak bunu NATO’yu küresel bir ittifaka dönüştürerek değil; Hint-Pasifik bölgesindeki ortaklarımız ve dostlarımızla olan stratejik işbirliklerimizi derinleştirerek başarmalıyız.

Liderler NATO Zirvesi için Ankara’da bir araya gelmeye hazırlanırken, Ukrayna’nın üyeliğe kabul gidişatı gündemin en tartışmalı maddesi olmayı sürdürüyor. Sizin “esnek kırmızı çizgiler” felsefenizden yola çıkarsak; Ankara Zirvesi’nin Kiev’in tam üyeliğine ilişkin somut bir takvim ya da geri dönülemez bir taahhüt sunacağını öngörüyor musunuz? Mevcut küresel matris içinde, Ukrayna’yı da kapsayan bir NATO gerçekten uygulanabilir mi?

Her şeyden önce, bir sonraki NATO zirvesinin Türkiye’nin ev sahipliğinde, Ankara’da gerçekleşecek olmasından büyük memnuniyet duyuyorum. Türkiye, kolektif güvenliğimize uzun yıllardır çok ciddi katkılar sunan kilit bir müttefik ve Türkiye'de bir liderler zirvesi düzenlenmeyeli uzun zaman olmuştu. Dolayısıyla Ankara tercihi son derece isabetli.

Ukrayna’nın üyelik tartışmalarına gelecek olursak; bu süreç benim de uzun yıllar bizzat merkezinde yer aldığım bir konu. Mevcut tabloya baktığımda, Ukrayna'nın yakın gelecekte ittifaka katılması pek olası görünmüyor. Bunun temel sebebi, aralarında büyük güçlerin de bulunduğu bazı müttefiklerin Ukrayna’nın üyeliğine şu aşamada karşı çıkması.

Ancak bu direnç zamanla değişebilir. Bizim bu süreçte yapmamız gereken yegane şey, NATO ile Ukrayna arasındaki askeri entegrasyonu mümkün olan en üst seviyeye çıkarmak. Ortak eğitim programlarıyla askeri doktrin ve prosedürleri uyumlu hale getirmeli, müttefiklerin ikili düzeyde yürüttüğü askeri işbirliklerini derinleştirmeliyiz. Bu adımlar hem Ukrayna’yı hem de NATO’yu yapısal olarak güçlendirecek ve Kiev'i üyelik standartlarına fiilen yaklaştıracaktır.

Sayın Genel Sekreter, son olarak yaklaşan NATO zirvesiyle ilgili Türkiye’de yaşanan akreditasyon kriziyle ilgili görüşlerinizi merak ediyorum. Geçmişte birçok NATO zirvesini takip etmiş, aralarında benim de bulunduğum pek çok bağımsız Türk gazetecinin Ankara’daki zirveye katılımı reddedildi. Gerekçesiz olarak tebliğ edilen bu kararlar için NATO sözcüsü, tamamen ev sahibi ülkenin tasarrufuna dayandıklarını belirtti. NATO’nun eski en üst düzey yöneticisi olarak bu yaklaşımı nasıl değerlendiriyorsunuz? İttifak, ev sahibi ülkenin egemenlik haklarına saygı duymak ile kendi kurucu ilkeleri olan özgür basın ve demokratik hesap verebilirliği korumak arasındaki çizgiyi nerede çekmelidir?

Özgür basın ve ifade özgürlüğü son derece önemlidir; bunlar, uğrunda savaştığımız ve koruduğumuz demokrasi ile bireysel özgürlük gibi temel NATO değerlerinin ayrılmaz bir parçasıdır. Elbette demokrasi ve bireysel özgürlük, ancak özgür ve açık bir basına sahip bir toplumda mümkündür. Ancak, artık bu sürecin bir parçası olmadığım ve konuya dair bir bilgim bulunmadığı için Ankara zirvesindeki akreditasyon süreçlerinin ayrıntılarına giremem. Bu nedenle, medyaya erişim hakkının, özgür ve bağımsız basının hem NATO için hem de demokratik, açık bir basına inanan herkes için temel bir değer olduğunu yeniden vurgulamanın ötesinde, korkarım o spesifik vaka hakkında yorum yapamam.

patronlardunyasi.com