Yelda İPEKLİ

2026-27 sanat sezonu benim için İstanbul Boğazı’nın kıyısında, Perili Köşk’te başladı.
Borusan Contemporary’nin yeni sezonunda İtalyan fotoğraf sanatçısı Olivo Barbieri’nin Türkiye’deki ilk kişisel sergisi “Zaman Mekân Geometri”yi gezerken aklımdan geçen ilk cümle şuydu:
“Bakışımı değiştirmeden izlersem eksik kalacak.”
Çünkü bazı sergiler size yalnızca yeni görüntüler göstermiyor. Baktığınız şeyi nasıl gördüğünüzü de sorgulatıyor.
Barbieri’nin fotoğrafları bende tam olarak bunu yaptı.
Boğaza düşen ışık, yaklaşan sonbaharın serinliği, Perili Köşk’ün tarihî atmosferi ve duvarlardaki fotoğraflar birleşince bu ziyaret benim için sıradan bir sezon açılışından çıktı.
Sanki zihnimde başka bir kapı aralandı.

GÖRDÜĞÜMÜZ ŞEY GERÇEKTEN GÖRDÜĞÜMÜZ MÜ?
Barbieri’nin dünyasını anlamak ilk bakışta kolay değil.
Çünkü fotoğrafları gerçeği olduğu gibi önümüze koymuyor. Gerçekle hayal arasındaki sınırla oynuyor.
Sanatçının yıllardır kullandığı seçici odaklama tekniği ilk anda insana basit bir bulanıklık hissi verebiliyor. Ama biraz daha uzun baktığınızda bunun teknik bir efekt olmanın ötesine geçtiğini fark ediyorsunuz.
Bazı alanlar keskinleşirken bazıları gözünüzün önünden uzaklaşıyor.
Ve fotoğrafın eksik bıraktığı yeri zihniniz tamamlamaya başlıyor.
Ben de bir süre sonra kendimi fotoğrafta ne gördüğümü değil, gördüğüm şeye neden öyle baktığımı düşünürken buldum.
Belki de Barbieri’nin asıl yaptığı bu.
Size bir şehir, bir antik kent ya da bir manzara göstermiyor yalnızca.
Kendi bakışınızla karşı karşıya bırakıyor.

DOKUZ ANTİK KENTE BAŞKA BİR GÖZLE BAKMAK
“Zaman Mekân Geometri”nin benim için en etkileyici bölümlerinden biri Anadolu’nun antik kentlerine ayrılan çalışmalar oldu.
Borusan Çağdaş Sanat Koleksiyonu’nun siparişiyle üretilen seri için Barbieri, Anadolu’daki dokuz antik kente bakıyor:
Perge, Kibyra, Laodikeia, Hierapolis, Aphrodisias, Efes, Sagalassos, Side ve Myra.
Ama bunlar bildiğimiz anlamda arkeolojik alan fotoğrafları değil.
Barbieri antik kentleri belgelemekle yetinmiyor. Onları bugünün bakışıyla yeniden kuruyor.
Kuşbakışı çekimler, perspektifle oynayan optik müdahaleler, kimi zaman keskinleşen kimi zaman bulanıklaşan ayrıntılar...
Bir süre sonra binlerce yıllık yapılar yalnızca geçmişten kalan taşlar olmaktan çıkıyor.
Geometriye dönüşüyor.
Tiyatroların yarım daireleri, oturma sıralarının ritmi, sahnelerin bıraktığı boşluklar, sütunların çizgileri ve taşların aşınmış yüzeyleri...
Hepsi zamanın bıraktığı izleri anlatan başka bir dile dönüşüyor.

ZAMAN TEK BİR KAREYE SIĞMIYOR
Özellikle antik tiyatroların fotoğrafları beni uzun süre önlerinde tuttu.
Belki de nedeni şu:
Bir zamanlar binlerce insanın oturduğu, konuştuğu, güldüğü, alkışladığı yerlerde bugün sessizlik var.
Ama Barbieri o sessizliğin içinde hâlâ bir hareket olduğunu gösteriyor.
Büyük ölçekli baskıların etkisi de burada ortaya çıkıyor.
Uzaktan baktığınız fotoğrafla birkaç adım yaklaşıp baktığınız fotoğraf aynı değil.
Mesafe değiştikçe görüntü değişiyor.
Görüntü değiştikçe sizin onunla kurduğunuz ilişki de değişiyor.
Aphrodisias’ın triptik biçimde sunulması bende özellikle güçlü bir iz bıraktı.
Üç ayrı görüntü, tek bir yer.
Belki de zamanın kendisi gibi.
Çünkü zaman da tek bir kareye sığmıyor.
Bölünüyor, çoğalıyor ve sonunda hafızamızda yeniden birleşiyor.

HAFIZA DÜZ BİR ÇİZGİ DEĞİL
Barbieri’nin serginin düşünsel dünyasını anlatırken hafızayı hem başlangıç hem de varış noktası olarak tarif etmesi bu nedenle önemli.
Geçmişi çoğu zaman geride bıraktığımız bir yer gibi düşünüyoruz.
Oysa geçmiş hiçbir zaman tamamen geride kalmıyor.
Her hatırladığımızda onu yeniden kuruyoruz.
Bir şehir de böyle değil mi?
Aynı sokağa yıllar sonra gittiğinizde karşınızdaki sokakla hafızanızdaki sokak birbirinden farklı olabiliyor.
Binalar değişiyor.
İnsanlar değişiyor.
Işık bile değişiyor.
Ama bazen asıl değişen siz oluyorsunuz.
Barbieri’nin fotoğraflarına bakarken İstanbul’u da düşündüm.
Her gün gördüğümüz bir şehir, baktığımız yere göre kaç farklı şehre dönüşebilir?
Belki yüzlerce.

PERİLİ KÖŞK’ÜN İÇİNDE ZAMAN
Bir de bütün bunların sergilendiği mekân var.
Perili Köşk.
Boğaz’ın kıyısındaki bu tarihî yapının içinde zaman, mekân ve hafıza üzerine kurulmuş bir sergiyi gezmek başlı başına başka bir duygu yaratıyor.
İlk anda insan binanın güzelliğine kapılıyor.
Sonra sergiyle mekân arasında başka bir ilişkinin kurulduğunu fark ediyor.
Borusan Contemporary’nin ofis ile sanatı aynı yapının içinde buluşturan modeli zaten alışılmış müze deneyiminden farklı.
Fakat Barbieri’nin işleri Perili Köşk’te başka bir anlam daha kazanıyor.
Çünkü siz binlerce yıllık antik kentlerin fotoğraflarına bakarken kendiniz de geçmişi olan bir yapının içinde duruyorsunuz.
Fotoğraftaki zamanla bulunduğunuz mekânın zamanı birbirine karışıyor.
“Perili” kelimesi ister istemez insana biraz efsun çağrıştırıyor.
Ama benim için buradaki asıl efsun binanın hikâyesinden çok, geçmişle bugün arasında kurulan bu ilişkide.

AYNI ŞEYLERE ESKİSİ GİBİ BAKAMAMAK
Sergiden çıkarken aklımda ilk başta kurduğum cümle yeniden belirdi:
“Bakışımı değiştirmeden izlersem eksik kalacak.”
Bu kez ne demek istediğimi daha iyi biliyordum.
Çünkü “Zaman Mekân Geometri” bana fotoğrafın yalnızca bir görüntüyü kaydetmek olmadığını yeniden hatırlattı.
Fotoğraf bazen zamanı durduruyor.
Bazen zamanı parçalıyor.
Bazen de geçmiş sandığımız şeyi bugünün içine taşıyor.
Sanatın gücü de belki tam burada.
Her zaman dünyayı değiştirmiyor.
Ama dünyaya baktığınız yeri değiştirebiliyor.
Ben “sanat iyileştirir” derken biraz da bunu kastediyorum.
İyileştirmek bazen bir panzehir gibi hızlı olmuyor. Bazen başka birinin bakışına tutunuyor, sonra kendi bakışınızı yeniden öğreniyorsunuz.
2026-27 sanat sezonu benim için Perili Köşk’te böyle başladı.
Yeni sezon uğurlu gelsin.
Benim için başladı bile.
Ve galiba bundan sonra aynı şeylere eskisi gibi bakamayacağım.
patronlardunyasi.com