Doğa


Burak ARTUNER 

#video_9749900#

Dünya sanki yavaş yavaş kıvamını kaybediyor…

Önce Himalayalar’da buz, kaya ve su birbirine karıştı. Nepal ile Tibet sınırında yaşanan korkunç felaketin ardından şimdi Amerika’nın simge doğal harikalarından Grand Canyon’dan gelen görüntüler dünyayı şaşkına çevirdi.

İki olayın mekanizması aynı değil.

Ama ikisinin de gösterdiği ortak bir gerçek var:

Doğanın dengesi değişiyor.

Grand Canyon’da 29 Ağustos’ta Bright Angel Canyon ve Phantom Ranch çevresini vuran ani sel, insanlara “kaçacak zaman” bile bırakmadı.
Kanyonun dik yapısı nedeniyle suyun büyük bölümü toprağa sızamadan hızla aşağı aktı.

Sonuç?

Köprüler yıkıldı, dev kaya ve toprak parçaları Colorado Nehri’ne sürüklendi, onlarca kişi helikopterlerle tahliye edildi. Yaklaşık 15 kişi ise kayıp veya kendisinden haber alınamayanlar arasında.

Üstelik bölgede daha fazla gök gürültülü sağanak bekleniyordu.

Grand Canyon’ın kendisi bile artık bize şunu söylüyor:

“Yağmur eskisi gibi yağmıyor.”

NEPAL’DEN GRAND CANYON’A

Nepal’deki felaket ise bambaşka bir mekanizmayla ortaya çıktı.

Himalayalar’da bir buz-kaya çığının nehir sistemine düşmesi dev bir su ve enkaz duvarı yarattı. Uzmanlar, yükselen sıcaklıkların yüksek dağlardaki buz ve kaya sistemlerini istikrarsızlaştırmasının bu tür tehlikeleri artırabileceğine dikkat çekiyor.

Reuters’a konuşan uzmanlar, Nepal’in son 30 yılda buzul buzunun yaklaşık üçte birini kaybettiğini ve iklim değişikliğinin yüksek dağ ortamlarını giderek daha istikrarsız hale getirdiğini belirtiyor.

Yani Nepal bize “buzun erimesinin”, Grand Canyon ise “suyun bir anda boşalmasının” ne kadar yıkıcı olabileceğini gösteriyor.

Biri dağdan geliyor.

Diğeri gökyüzünden.

İkisinin ortak noktası ise aşırılık.

ATMOSFERİN TERMOSTATI BOZULDUĞUNDA

Küresel ısınmayı yalnızca “daha sıcak yazlar” şeklinde düşünmek artık yetersiz.

Çünkü daha sıcak atmosfer daha fazla su buharı taşıyabiliyor. Bu da uygun koşullarda yağışın çok daha kısa süre içerisinde çok daha büyük miktarlarda düşebilmesi anlamına geliyor.

Bu nedenle mesele sadece “daha çok yağmur” değil.

Daha kısa sürede daha fazla yağmur.

İşte ani selleri tehlikeli hale getiren de bu.

Dünya Meteoroloji Örgütü’nün 2025 küresel iklim raporu, 2015-2025 döneminin ölçümlerdeki en sıcak 11 yıl olduğunu ve 2025’in sanayi öncesi döneme göre yaklaşık 1,43 derece daha sıcak olduğunu ortaya koyuyor. Aynı rapor aşırı sıcaklıkların yanında şiddetli yağış ve sellerin de dünya genelinde ciddi kayıplara yol açtığını vurguluyor.

Başka bir deyişle:

Dünya yalnızca ısınmıyor; hidrolojik sistemi de daha uç koşullara doğru itiliyor.

PEKİ DÜNYANIN NERELERİ RİSK ALTINDA?

Bu sorunun en korkutucu tarafı ise cevabın “birkaç ülke” olmaması.

Neredeyse her kıtanın kendi kırılgan bölgesi var.

ASYA

Himalayalar başta olmak üzere Nepal, Tibet, Bhutan ve kuzey Hindistan; buzulların gerilemesi, buzul göllerinin büyümesi ve yüksek dağlardaki kaya-buz sistemlerinin istikrarsızlaşması nedeniyle kritik bölgeler.

Bangladeş, Pakistan ve Hindistan’ın büyük nehir havzaları ise muson yağışlarıyla birleşen taşkın tehlikesiyle karşı karşıya.
Çin’in Yangtze, Sarı Nehir ve diğer büyük havzaları da aşırı yağış ve taşkın riskinin önemli olduğu bölgeler arasında.

Güneydoğu Asya’da Myanmar, Tayland, Vietnam, Filipinler ve Endonezya ise muson yağışları, tropikal sistemler ve hızlı kentleşmenin birleştiği risk kuşağında.

AVRUPA

Avrupa “güvenli kıta” algısının aksine giderek daha sık aşırı yağış olaylarıyla karşılaşıyor.

Alpler’de buzulların geri çekilmesi ve dağlık alanlarda kaya düşmesi, çamur akıntıları ve ani seller önem kazanırken; İtalya, İspanya, Fransa, Almanya ve Balkanlar’da kısa süreli aşırı yağışlar şehirleri felç edebiliyor.

Özellikle Türkiye'nin de yer aldığı Akdeniz kuşağı büyük bir paradoks yaşıyor:

Daha uzun kuraklık dönemlerinin ardından çok kısa sürede aşırı yağış.

Toprak kuraklık nedeniyle suyu daha zor emdiğinde, gökten gelen yoğun yağışın önemli bölümü yüzey akışına dönüşebiliyor.

AFRİKA

Afrika’nın Sahel kuşağından Doğu Afrika’ya kadar iklim değişikliğinin su döngüsü üzerindeki etkileri giderek daha kritik hale geliyor.

Mozambik, Güney Afrika, Nijerya, Sudan, Etiyopya ve Kenya gibi ülkelerde sel ve aşırı yağış, kuraklık ve sıcaklık artışıyla aynı anda yaşanabiliyor.

Bu da milyonlarca insan için başka bir tehlike yaratıyor: Gıda güvenliği.

Bir bölgede kuraklık tarımı vururken başka bir bölgede sel aynı tarımı yok edebiliyor.

KUZEY AMERİKA

Grand Canyon bunun yalnızca en son örneği.

ABD’nin güneybatısında kuraklık ve yangınların ardından gelen şiddetli yağışlar özellikle tehlikeli. Yangınla bitki örtüsünü kaybeden toprak, yağışı emmek yerine suyu ve enkazı hızla aşağı taşıyabiliyor.

California, Arizona, Nevada ve Utah gibi bölgelerde bu nedenle “yangın sonrası sel” giderek daha ciddi bir risk.

ABD’nin doğusu ve Kanada’nın bazı bölgelerinde ise yoğun yağışların kentsel altyapı üzerindeki baskısı öne çıkıyor.

GÜNEY AMERİKA

Amazon havzası, And Dağları ve kıtanın büyük nehir sistemleri ayrı ayrı risk taşıyor.

Andlar’da buzulların gerilemesi su kaynaklarının geleceğini etkilerken, Amazon havzasında ormansızlaşma ve değişen yağış rejimleri taşkın riskini daha karmaşık hale getiriyor.

Brezilya’nın güneyindeki büyük seller ise şehirlerin ve altyapının aşırı yağış karşısındaki kırılganlığını gösterdi.

AVUSTRALYA VE PASİFİK

Avustralya’da bir yanda uzun süreli kuraklık ve yangın, diğer yanda aşırı yağış ve sel yaşanabiliyor.

Pasifik ada ülkeleri ise yalnızca deniz seviyesinin yükselmesiyle değil, tropikal fırtınaların ve aşırı yağışların etkileriyle de mücadele ediyor.

Küçük ada devletleri için sorun daha da büyük:

Felaket geldiğinde kaçacakları başka bir yer yok.

YENİ FELAKETLERİN ORTAK ÖZELLİĞİ: HIZ

Belki de önümüzdeki yıllarda en çok konuşmamız gereken kelime “sel” değil.

Hız.

Eskiden bir nehrin yükselmesini saatler, hatta günler boyunca izleyebiliyorduk. Şimdi bazı felaketlerde dakikalar belirleyici oluyor.

Grand Canyon’da olduğu gibi.

Nepal’de olduğu gibi.

Bunun anlamı, yalnızca daha güçlü altyapıya değil, çok daha gelişmiş erken uyarı sistemlerine ihtiyaç duyulması.

Çünkü iklim değişikliğinin en tehlikeli taraflarından biri felaketin kendisinden çok, insanların ona hazırlanmak için sahip olduğu sürenin azalması olabilir.

DÜNYA GERÇEKTEN PUDİNGE Mİ DÖNÜYOR?

Başlığımızdaki “puding” elbette bilimsel bir kavram değil, sadece artık görünmemesi imkansız olan değişimi anlatmak için kullandığım bir metafor. 

Çünkü sert, öngörülebilir ve alıştığımız doğa koşullarının yerini giderek daha fazla oynak, aşırı hızlı, öngörülmesi zor hava olayları alıyor.
Bir yerde buz eriyor.

Başka yerde yağmur saatler içinde toprağı siliyor.

Bir başka yerde aylar süren kuraklığın ardından bir gecede aylarca yağması gereken su yağıyor.

Ve insanlığın kurduğu şehirler, yollar, köprüler, barajlar ve altyapılar bu yeni iklim düzenine göre değil çoğu zaman eski dünyanın hesabıyla yapılıyor.

Asıl tehlike burada.

Çünkü doğa değişirken biz hâlâ eski doğaya göre hesap yapıyoruz.

Nepal’in ardından Grand Canyon’dan gelen görüntüler sorulması gereken soruları da değiştiriyor...

Şahsen ben “Bir sonraki sel nerede olacak?”ı düşünmüyorum artık kafamda şu soru dönüp duruyor: 

“Bir sonraki sel geldiğinde bize kaç dakika kalacak?”

patronlardunyasi.com