Gündem


Toygun ATİLLA 

#video_9755574#

Bir insanın kendi ağacından zeytin toplaması neden bu kadar tehlikeli olabilir?

Üstelik sözünü ettiğimiz ağaç, belki dedesinin diktiği, babasının büyüttüğü, kendisinin çocukluğundan beri gölgesinde oturduğu bir zeytin ağacıysa…

Bu sorunun cevabını ararken Filistin’de yaşananların yalnızca bugüne ait olmadığını gördüm.

Hikâye bizi 1967’ye, hatta Osmanlı döneminin tapu kayıtlarına kadar götürüyor.

Ve sonunda insanı ürperten bir gerçekle karşılaşıyoruz.

Filistin’de bazen bir ağacın meyvesini toplamak bile insanın kendi toprağında ne kadar özgür olduğunu gösteren bir sınava dönüşüyor.

16 EKİM 2026: ZEYTİNLİĞE GELEN 80 MASKELİ ADAM

Dün Batı Şeria’nın Abu Falah köyünde yaşananları Reuters muhabirleri gözleriyle gördü.

Köylüler zeytin hasadındaydı.

Yaklaşık 80 maskeli İsrailli yerleşimci tepeden zeytinliklere doğru ilerledi.

Bazılarının elinde sapan, bazılarında gaz tüpleri vardı.

Ağaçlar ateşe verildi.

Taşlar atıldı.

Köylüler kaçıştı, bazıları kendilerini savunmak için karşılık verdi.

Saldırıda en az iki kişi yaralandı.

Bunlardan biri Amerikalı foto muhabiri Heidi Levine’di.

Gazeteci olduğunu gösteren kıyafetlerine rağmen saldırıya uğradı. Kaburgası kırıldı, elinden ağır yaralandı.

Reuters’ın görüştüğü 42 yaşındaki Filistinli çiftçi Moutaz Abdelhadi, saldırganların kendilerini evlerinden uzaklaştırmak istediğini söyledi.

İsrail askerleri olay yerine geldi, göz yaşartıcı gaz ve uyarı ateşi kullandı. Ancak şiddet hemen sona ermedi.

İsrailli yetkililer olayla ilgili inceleme başlatıldığını açıkladı.

Şimdi bu saldırıyı bir kenara yazalım.

Çünkü asıl mesele, bunun neden tekrar tekrar yaşandığı.

1967: TOPRAĞIN KADERİNİN DEĞİŞTİĞİ YIL

Filistin’deki zeytinliklerin hikâyesini anlamak için 1967’ye dönmek gerekiyor.

Altı Gün Savaşı’nın ardından İsrail, Batı Şeria ve Doğu Kudüs’ü işgal etti.

O tarihten itibaren bölgedeki toprak mülkiyeti, kullanım hakları ve yerleşim düzeni büyük değişimler geçirdi.

Ancak burada çok az konuşulan bir tarihsel ayrıntı var.

Batı Şeria’daki bazı toprakların mülkiyet geçmişi Osmanlı İmparatorluğu dönemine uzanıyor.

1858 tarihli Osmanlı Arazi Kanunnamesi, toprağın tasarrufu, işlenmesi ve kaydedilmesine ilişkin hükümler içeriyordu.

Osmanlı’dan sonra İngiliz Mandası, ardından Ürdün yönetimi geldi.

1967’de İsrail işgali başladı.

Bu farklı dönemlerden kalan tapu, vergi ve tasarruf belgeleri, bugün bile mülkiyet uyuşmazlıklarının tarihsel arka planını oluşturuyor.

Birleşmiş Milletler’in hukuki incelemeleri, Batı Şeria’daki arazi rejiminin Osmanlı hukukundan başlayarak sonraki yönetimlerin mevzuatı ve İsrail’in askerî emirleriyle şekillendiğini ortaya koyuyor.

Yani mesele yalnızca kimin zeytin topladığı değil.

Kimin o toprağın sahibi olduğu, kimin kullanabildiği ve kimin oraya ulaşabildiği.

Bir ailenin kuşaklardır işlediği zeytinlik, bugün askerî kontrolün, yerleşim genişlemesinin ve mülkiyet tartışmalarının ortasında kalabiliyor.

ZEYTİN AĞACININ SİYASİ TARİHİ

Filistinliler için zeytin ağacı yalnızca ekonomik bir ürün değil.

Toprağa aidiyetin ve kuşaklar arasındaki devamlılığın simgesi.

Bu bağın nasıl güçlendiğini inceleyen akademik çalışmalar, özellikle İsrail-Filistin çatışması boyunca zeytin ağacının ulusal kimlik ve direniş anlatılarında merkezi bir yer kazandığını gösteriyor.

Ancak burada romantik bir sembolden daha fazlası var.

Bir çiftçi arazisini yıllarca işleyemezse yalnızca ürününü kaybetmez.

Ağaçlarının bakımını yapamaz.

Budama ve toprak işlemesini sürdüremez.

Hasat yapamaz.

Geliri azalır.

Toprağıyla fiilî ilişkisi zayıflar.

Bu nedenle zeytinliklere erişim meselesi, aynı zamanda mülkiyet ve yerinden edilme meselesidir.

2002: ZEYTİNLİKLERİN ARASINA GİREN DUVAR

İkinci İntifada döneminde, 2002’de İsrail Batı Şeria’da ayrım bariyerinin inşasına başladı.

İsrail yönetimi bunu intihar saldırılarını ve diğer güvenlik tehditlerini önleme amacıyla gerekçelendirdi.

Ancak bariyerin bazı bölümleri 1967 sınırının ötesine, Batı Şeria’nın içine uzandı.

Sonuçta bazı Filistin köyleriyle tarım arazileri arasında fiziksel engeller oluştu.

BM Filistinli Mültecilere Yardım Ajansı UNRWA’nın tarihsel incelemesine göre, yalnızca Kalkilya bölgesinde bariyerin inşasıyla bağlantılı olarak yaklaşık 12 bin zeytin, badem ve meyve ağacı söküldü.

Aynı incelemede, tarım arazilerine erişimi sağlayan 68 kapının üçte ikisinin yılda yalnızca bir veya iki ay açık tutulduğu belirtiliyordu.

Bir düşünün.

Araziniz orada.

Ağaçlarınız orada.

Fakat siz o ağaçlara yılın istediğiniz günü gidemiyorsunuz.

ZEYTİN TOPLAMAK İÇİN ASKERÎ KOORDİNASYON

İsrailli insan hakları kuruluşu B’Tselem’in yıllar boyunca belgelediği uygulamalardan biri de çiftçilerin zeytinliklerine ulaşabilmek için belirli günlerde askerî koordinasyona ihtiyaç duyması.

Özellikle İsrail yerleşimlerine yakın arazilerde çiftçilere sınırlı erişim günleri ayrılıyor.

Kuruluşun 2019 ve 2021 raporlarına göre bu günler kimi zaman hasadın tamamlanmasına yetmiyor.

Bazı çiftçiler arazilerine vardıklarında ürünlerinin çalındığını veya ağaçlarının zarar gördüğünü bildiriyor.

2025’te BM’nin kaydettiği bir olay daha var.

Nablus yakınlarındaki Burin köyünde, önceden koordinasyon sağlanmasına rağmen hasat durduruldu.

Yaklaşık 300 dönüm zeytinlikte ürün toplanamadı.

BM’ye göre bir yerleşimin güvenlik görevlisi, çiftçileri uzaklaştırmak için havaya ateş açtı.

Burada sormamız gereken soru çok basit:

Şiddet uygulayanların engellenmesi gerekirken, neden bazı durumlarda toprağın sahibi olan çiftçinin hareketi sınırlandırılıyor?

RAKAMLARIN ANLATTIĞI TARİH

BM’nin kayıtları, zeytin hasadı dönemindeki şiddetin yıllara yayılan bir sorun olduğunu gösteriyor.

2019’da B’Tselem, yerleşimcilerin 650’den fazla ağacın zeytinlerini çaldığı ve 450’den fazla ağaca zarar verdiği olaylar belgeledi.

2021’de aynı kuruluş hasat döneminde 45 şiddet vakası kaydetti.

2022’de 48 vaka belgeledi; 800’den fazla zeytin ağacının tahrip edildiğini bildirdi.

2023’te BM İnsan Hakları Ofisinin verilerine göre 96 bin dönüm zeytinlik hasat edilemedi.

Ekonomik kayıp 10 milyon doları aştı.

2025’te ise tablo daha da ağırlaştı.

BM OCHA, ekim ayında Batı Şeria genelinde 264 yerleşimci saldırısı kaydetti.

Bu, 2006’dan beri tutulan kayıtlardaki en yüksek aylık sayıydı.

Ekim ve kasım aylarında doğrudan zeytin hasadıyla bağlantılı 178 saldırı belgelendi.

88 köy ve kasaba etkilendi.

6 binden fazla ağaç ve fidan tahrip edildi.

Bu rakamlar aynı kapsamda tutulmuş tek bir seri değil. Bazıları insan hakları kuruluşlarının belgelediği vakaları, bazıları BM’nin farklı dönemlere ait kayıtlarını gösteriyor.

Ama birlikte okunduğunda ortaya çıkan tablo açık.

Zeytinliklerdeki şiddet, tek bir sonbaharın hikâyesi değil. Yıllardır tekrarlanan bir sorun.

100 BİN AİLENİN EKMEĞİ

Şimdi meselenin ekonomik büyüklüğüne bakalım.

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Ofisi, Filistin’de 80 bin ila 100 bin ailenin geçim kaynaklarının zeytin hasadına bağlı olduğunu belirtiyor.

Bu aileler yalnızca zeytin üretmiyor.

Zeytinyağı çıkarıyor.

Ürünlerini satıyor.

Ailelerinin yıllık ihtiyaçlarını karşılıyor.

Hasat dönemindeki şiddet ve erişim engelleri bu ekonomik zincirin tamamını etkiliyor.

Üstelik zarar yalnızca o yılın hasadıyla sınırlı değil.

Bir zeytin ağacı kesildiğinde, yakıldığında veya uzun süre bakımsız bırakıldığında gelecek yılların üretimi de zarar görebiliyor.

Bunun ekonomik karşılığını hesaplamak mümkün.

Ama bir ailenin dedesinden kalan ağacını kaybetmesinin manevi karşılığını hesaplayabilecek bir yöntem yok.

İSRAİLLİ İNSAN HAKLARI SAVUNUCULARI DA BELGELİYOR

Burada önemli bir ayrıntıya özellikle dikkat çekmek istiyorum.

Filistinli çiftçilerin yaşadıklarını yalnızca Filistinli kuruluşlar anlatmıyor.

İsrailli insan hakları örgütü B’Tselem de yıllardır yerleşimci şiddetini, ürün hırsızlıklarını, ağaçların tahribini ve askerlerin müdahalelerini belgeliyor.

Kuruluşun raporlarında, saldırıların bazı durumlarda askerlerin gözü önünde gerçekleştiği, bazı durumlarda ise askerlerin çiftçileri arazilerinden uzaklaştırdığı belirtiliyor.

Bu nedenle mesele İsraillilerle Filistinliler arasında iki karşıt anlatıdan ibaret değil.

İsrail toplumunun içinden de bu uygulamalara itiraz edenler var.

İsrailli yetkililer yerleşimci şiddetinin kabul edilemez olduğunu söylüyor ve bazı olaylar hakkında soruşturma yürütüldüğünü açıklıyor.

Ancak BM ve insan hakları örgütleri, saldırıların önlenmesi ve sorumluların hesap vermesi konusunda ciddi eksiklikler bulunduğunu bildiriyor.

2024: ULUSLARARASI ADALET DİVANININ KARARI

19 Temmuz 2024’te Uluslararası Adalet Divanı tarihî bir danışma görüşü açıkladı.

Divan, İsrail’in işgal altındaki Filistin topraklarında devam eden varlığının hukuka aykırı olduğu sonucuna vardı.

Yeni yerleşim faaliyetlerinin derhal durdurulması ve yerleşimcilerin işgal altındaki topraklardan çıkarılması gerektiğini belirtti.

Dahası, Divan’ın değerlendirmesinde yerleşimci saldırılarının sistematik biçimde önlenmemesi veya cezalandırılmaması da yer aldı.

Bu hukuki görüş bağlayıcı bir dava hükmü niteliğinde değil; ancak BM’nin başlıca yargı organının uluslararası hukuka ilişkin değerlendirmesi.

İsrail, Divan’ın bu görüşünü reddediyor ve bölgeyle ilgili tarihî haklar ve güvenlik gerekçeleri ileri sürüyor.

Fakat hukuki tartışmaların ortasında değişmeyen bir gerçek var.

Sivillerin güvenliği korunmak zorunda.

Bir çiftçinin ağacının yakılması, ürününün çalınması, fiziksel saldırıya uğraması meşru bir tarımsal faaliyet tartışması olarak görülemez.

BİR ZEYTİN AĞACINI YAKMAK NE DEMEK?

Ben Ege’de zeytin ağaçlarının arasında yürürken bazen durup düşünürüm.

Bu ağaç kaç insan gördü?

Kaç çocuk onun gölgesinde oynadı?

Kaç kuşak onun meyvesiyle geçindi?

Datça’da, Milas’ta, Ayvalık’ta, Edremit’te zeytin ağacının insan hayatındaki yerini biliriz.

Zeytin ağacı yalnızca tarım değildir.

Kültürdür.

Hafızadır.

Bir ailenin geçmişidir.

Filistin’de de böyledir.

Ama orada bu ilişkiye bir de işgalin, yerleşimlerin ve şiddetin gölgesi düşüyor.

Bir insanın kendi ağacına ulaşmak için izin beklemesi…

Ürününü toplarken saldırıya uğraması…

Hasat günü ağacını yanmış bulması…

Bunların her biri, gündelik hayatın ne kadar ağır bir baskı altında sürdüğünü gösteriyor.

ZEYTİN AĞAÇLARI NEDEN BU KADAR ÖNEMLİ?

Bu sorunun cevabı, yalnızca zeytinin ekonomik değerinde saklı değil.

Zeytin ağacı toprağın kullanımının, sürekliliğinin ve aile hafızasının bir parçası.

Çiftçinin toprağından uzaklaştırılması, ekonomik hayatını ve o yerde yaşama imkânını zayıflatıyor.

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Ofisi, Ekim 2025’te yaptığı açıklamada zeytin hasadına yönelik saldırıları, Filistinlilerin toprakla bağını koparan ve yerleşimlerin genişlemesini kolaylaştıran uygulamalarla ilişkilendirdi.

Bu, BM’nin açık değerlendirmesi.

Her saldırının failinin aynı amacı taşıdığını tek tek kanıtlamak mümkün değil.

Ancak saldırılar, erişim kısıtlamaları ve yerleşimlerin genişlemesi birlikte incelendiğinde, zeytinliklerde yaşananların çok daha büyük bir toprak meselesinin parçası olduğu görülüyor.

BİR AĞACIN ALTINDA BİTEN ÖZGÜRLÜK

Dünyanın gündemi büyük savaşlarla, devlet başkanlarının açıklamalarıyla, diplomatik görüşmelerle dolu.

Ama bazen insanlığın durumunu anlamak için bütün o büyük toplantılardan uzaklaşmak gerekiyor.

Bir köye gitmek.

Bir çiftçinin yanına oturmak.

Bir zeytin ağacının gölgesine sığınmak.

Ve ona yalnızca şunu sormak:

Bu yıl zeytinlerini toplayabildin mi?

Çünkü bazı yerlerde bu sorunun cevabı yalnızca hasadın iyi veya kötü geçtiğini anlatır.

Filistin’de ise insanın kendi toprağına ulaşabilip ulaşamadığını, güven içinde çalışıp çalışamadığını, ailesinin geçimini sağlayıp sağlayamadığını da anlatıyor.

Ben bu yazıyı hazırlarken en çok bunu düşündüm.

Bir zeytin ağacının altında başlayan hikâye, 1858’in arazi kayıtlarından 1967’nin işgaline, 2002’nin duvarına ve 2026’nın saldırılarına kadar uzanıyor.

Değişen devletler, sınırlar, hukuk düzenleri…

Ama ağacın meyvesini toplamak isteyen insanın talebi değişmiyor.

Toprağına ulaşmak.

Çalışmak.

Yaşamak.

Ve çocuklarına bir gelecek bırakmak.

Bir insanın kendi ağacından zeytin toplayabilmesi bile güvence altında değilse, orada mesele artık yalnızca zeytin değildir.

Mesele, insanın kendi toprağında yaşayabilme hakkıdır.

patronlardunyasi.com