Kültür-Sanat


Burak ARTUNER 

Türkiye ve İspanya 'savaş karşıtlığı'nda neredeyse birleşti ve bu tutum iki ülke arasında dostluk rüzgarları estiriyor. 

Bende en sevdiğim romanların başında gelen 'Don Kişot'u ve yolu bir savaşta esir düşmesiyle Türklerle kesişen İspanyol yazarı Cervantes'in öyküsünü kaleme almak istedim...

"Türkler olmasaydı Don Kişot olur muydu?" diye düşünüyorum. 

Yanıtım net, "Türkler olmasaydı, Don Kişot doğmazdı"

Çünkü büyük yazara, bu başyapıtını ortaya koymasında Türklerin elinde geçirdiği 5 esaret yılında yaşadıklarının ilham verdiğini düşünüyorum. 

Düşünmekle kalmıyor aynı zamanda bir romancı olarak bunu adeta adım gibi biliyorum... 

Miguel de Cervantes'in hayatına ilişkin efsaneler ve gerçekler, yazarın ölümünün üzerinden tam 410 yıl geçmesine halen tartışılıyor. 

2014'te hayatını kaybeden Türk komünist ve yazar Rasih Nuri İleri, Don Kişot’un usta yazarının İstanbul’a esir olarak geldiği ve 1578 -1580 yılları arasında Tophane’deki Kılıç Ali Paşa Camisi’nin inşaatında çalıştırıldığını rivayet etmiştir ama bunu kanıtlayan akedemik bir yayın yoktur. İleri bu bilgiyi Kılıç Ali Paşa Cami’ne ait vakıf defterlerinden aldığını iddia etmişti. 

Cervantes'in Kılıç Ali Paşa Cami inşaatında amele olarak çalıştığı iddiası doğrulanmamıştır. Resmi kayıtlara göre Cervantes hiçbir zaman İstanbul'a gelmemiştir.

Cervantes’in İstanbul’da esir olarak kaldığının düşünülmesine sebep olan ise Don Kişot'un 39'uncu bölümündeki kurgu ile karışık İstanbul'un adının geçtiği satırlardır. 

Hikâyenin kahramanı, esir düşmesini İnebahtı deniz savaşı sırasında olduğunu yazar.

“Uluç Ali Paşa bütün filosuyla kurtulunca, ben de ona esir düştüm ve onca mutlu insan arasında bir ben kederli, onca hür insan arasında bir ben tutsak kaldım; çünkü o gün, Osmanlı donanmasında kürek çeken ve özlemini çektikleri hürriyetlerine kavuşan on beş bin Hıristiyan vardı. Beni Konstantinopolis’e götürdüler; orada Osmanlı Padişahı Selim, savaşta üzerine düşeni yapmış olduğundan, sahibimi kaptanıderyalığa getirdi; Uluç Ali Paşa, cesaretinin kanıtı olarak Malta Şövalyeleri tarikatının sancağını ele geçirmişti. Ertesi yıl, yani yetmiş ikide, Navarin’de üç fenerli amiral gemisinde kürek çekiyordum.”

Romandaki kurguya göre esir Arnavut kılığına girer İstanbul’dan kaçar ve sağ salim evine geri döner. Cervantes’in sonra yazdığı tiyatro eseri olan Yüce Sultan'da yazdığı İstanbul dizeleri ise bu iddiayı alevlendirmiştir: 

“Elveda ey İstanbul! Elveda ey ünlü kent!

Elveda Pera, Permas! Ey İskele elveda!

Elveda ey Çıfıt Çarşısı, ey Gedikpaşa!

Ey güzelim Gureba bahçeleri elveda!

Şimdi büyük bir cami olarak görev yapan

elveda büyük mabet, elveda Ayasofya!

Tersaneler elveda! Lanetler olsun size

İndirebilirsiniz çünkü her gün denize

Seyir için gerekli hiçbir eksik olmadan

Omurgadan direğe tastamam bir kadırga” 

İstanbul’da bulunmadığı halde Cervantes romanında ve tiyatro eserinde ayrıntı olarak verdiği bilgileri nereden edinmiştir? 

Cervantes'in Osmanlı eyaletinde esir kalmış biri olarak bu bilgilere kolaylıkla ulaşabileceği tahmin edilebilir. 

Gelelim Cervantes'in akademisyenlerce doğrulanmış gerçek hikayesine...

Cervantes Madrid’in Alcalá de Henares bölgesinde 1547'de dünyaya geldi. Çocukluğundan itibaren edebiyat ve tiyatroya özel bir ilgi duydu. 23 yaşındayken de klasik sanatları öğrenmek üzere İtalya’ya taşındı. Ancak 1571 yılında İspanyol donanmasına katılmaya karar verdi, İnebahtı Deniz Muharebesi’nde Haçlı donanmalarının safında (Kutsal İttifak) Osmanlı’ya karşı savaştı. Muharebe sırasında sol kolundan ağır bir şekilde yaralandı ve bu kolunu kullanamaz hale geldi. 

5 YILLIK ESARETİNİ CEZAYİR'DE TÜRKLER ARASINDA GEÇİRDİ

İtalya’da tedavi gördükten sonra 1575’te kardeşiyle birlikte İspanya’ya dönerken Arnavut Mehmet kumandasındaki bir grup Cezayirli korsan tarafından esir alındı, birkaç kaçma girişiminde bulunduysa da başarılı olamadı ve beş yılını Cezayir’de geçirmek zorunda kaldı. Dördüncü kaçış denemesinden sonra Cervantes’in diğer esirlerle beraber İstanbul’a götürülmesine karar verildi. Ancak o sırada Cezayir’de bulunan Teslis tarikatına bağlı Fray Juan Gil ve Antón de la Bella adlı keşişler, Cervantes için belirlenen fidyeyi ödeyerek yazarı kurtardılar. 

Cervantes esir pazarında.

Ve dünyanın hala en iyi romanlarından biri kabul edilen Don Kişot da Türklerin içinde geçirdiği bir hayatın ardından doğdu. 

Onun eserlerinde Türk düşmanlığı yaptığını iddia edenler çıktı. 

Ancak dikkatle incelendiğinde aslında o çağdaki yaygın 'Düşman Türk imgesi'ne rağmen, pek çok yerde Türklerin merhametine vurgu yaptığı da görülür. 

Don Kişot'un çaresizce ve ümitsizce saldırdığı Yel Değirmeni'nin aslında 'Yenilmez Türkler' olduğu ve aslında Türklere saldırmanın beyhude bir çaba olduğunu vurguladığı da söylenebilir. 

Yani Don Kişot biraz aklını kaçırmış Batı, yerinde kale gibi duran Yel Değirmeni de Türkler'i simgeliyordu. 

Aslında yaşadığı topluma hiciv ve mizah dolu eleştiri getiren bir roman olarak değerlendirebiliriz Don Kişot'u.

Bunca yıl boyunca bir başyapıt olarak kalmasının evrensel mesajı neydi peki?

Durduk yere düşman yaratmanın beyhudeliği mi? 

Savaşın anlamsızlığı mı? 

Her okuyan farklı bir cevap bulabilir kendince, benim bulduğum cevaplar bunlardı.

Cervantes Türkler'in elinde her ne yaşadıysa yaşamış olsun...

Türkler olmasaydı Don Kişot olur muydu, diye soruyorum yine kendi kendime...

Cevabım net: Türkler olmasaydı, Don Kişot doğmazdı. 

Çünkü ona esaretin içinden bir başyapıt doğurma fırsatı veren, Türklerin elinde geçirdiği zamanın iç dünyasına kazandırdıklarıydı.

Keşke savaş tutkunları da Don Kişot'u okusalar da Yel Değirmenleri ile mücadelenin ne kadar anlamsız olduğunu birazcık da olsa kavrayabilseler.

İyi pazarlar.

patronlardunyasi.com