Gündem


Toygun ATİLLA 

İnsan hikâyelerini seviyorum.

Yaşanmışlıkları, tesadüfleri, yıllar sonra birbirine bağlanan küçük ayrıntıları…

Onların izlerini sizlere aktarmayı da seviyorum.

Bir insanın hikâyesini takip etmek, yaşadığımız coğrafyayı anlamanın en iyi yollarından biri oluyor.

Bir sokağın 70 yıl önceki hali bugünün büyük bir şirketinin hikâyesine çıkabiliyor.

Bir koku, yıllar sonra bir filozofun hafızasında karşınıza çıkabiliyor.

Bir gecede birbirini hiç tanımayan insanların yaşadıkları, yıllar sonra aynı İstanbul hikâyesinin farklı sayfaları olabiliyor.

Prof. Dr. İoanna Kuçuradi’nin ölüm haberini gördüğümde de önce özgeçmişine değil, hayatında bıraktığı ve hayatın onda bıraktığı izlere baktım.

Karşıma yine İstanbul çıktı.

Sonra Beyoğlu.

Sonra da 6-7 Eylül 1955…

İşte o anda aklıma, bundan yaklaşık iki buçuk yıl önce Patronlar Dünyası’nda yazdığım başka bir hikâye geldi.

AHMET YÜCE’NİN BANA ANLATTIĞI O GECE

Skoda Türkiye Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Yüce’den dinlemiştim.

Babası Orhan Yüce’nin hikâyesini…

6 Eylül 1955 gecesi Talimhane’de, taşlı sopalı kalabalığın karşısına Türk bayrağıyla tek başına çıkmıştı.

Koruduğu dükkân aslında kendisinin değildi.

Rum komşusu ve dostu Michelle Dallezio’nundu.

Orhan Yüce o gece dükkânı kurtardı.

Yıllar geçti.

Dallezio Türkiye’den ayrılmak zorunda kaldı.

Dostunu unutmadı.

Önce Alfa Romeo’nun, yıllar sonra da Skoda’nın Türkiye distribütörlüğüne giden yolun açılmasında Orhan Yüce’nin adını verenlerden biri oldu.

Bir gecede yapılan iyilik, 20-30 yıl sonra Türkiye’nin otomotiv tarihinin bir parçasına dönüşmüştü.

O hikâyeyi PD’de yazarken başlığı şöyle atmıştık:

“6-7 Eylül olaylarının ardında gizli kalan bir Türk ile Rum’un sıra dışı öyküsü Skoda Türkiye’nin doğuşu oldu.” 

Şimdi Kuçuradi’nin hayatını araştırırken fark ettim.

Aynı gece, aynı şehirde başka bir hikâye daha yaşanıyormuş.

BİRİ TALİMHANE’DE, DİĞERİ TEPEBAŞI’NDA…

Orhan Yüce’nin dostunun dükkânını korumaya çalıştığı Beyoğlu’nun birkaç sokak ötesinde Kuçuradi ailesinin hayatı vardı.

İoanna’nın babası Yorgo Kuçuradi eczacıydı.

Eczanesi Tepebaşı’ndaydı.

Ve o gece nöbetçiydi.

İoanna ile annesi ise Kınalıada’daydı.

Sonrasını gazeteci Faruk Bildirici’nin 2011’de Kuçuradi ile yaptığı çok kıymetli söyleşiden okuyorum.

Kuçuradi, babasının eczanesine taşlarla saldırıldığını, o sırada eczanede bulunan doktor arkadaşının daha kötü şeylerin yaşanmasını engellediğini anlatıyor.

Sonra ertesi sabah genç İoanna vapura binip İstanbul’a geliyor.

Sokaklarda saatlerce yürüyor.

Bildirici ona yıllar sonra o günden ne kaldığını sorduğunda Kuçuradi’nin hafızasından bir fotoğraf değil, adeta bir koku çıkıyor:

Yağa bulanmış kumaşların kokusu…

70 yıl sonra bile burnundan gitmeyen bir koku. 

Benim ilgimi çeken de tam burası oldu.

Ahmet Yüce bana babasının o gecesini anlatmıştı.

Faruk Bildirici de yıllar önce Kuçuradi’ye aynı gecenin sabahını anlattırmış.

Biri Talimhane’de bir Rum’un dükkânını korumaya çalışan Türk.

Diğeri birkaç sokak ötede babasının eczanesi taşlanan 18 yaşındaki Rum kızı.

Birbirlerini tanımıyorlar.

Ama aynı İstanbul’un, aynı gecesinin iki ayrı insan hikâyesi.

Tarih bazen böyle okunuyor.

Rakamlarla değil, insanların bıraktığı izlerle.

ASLINDA HİKÂYE 6-7 EYLÜL’DEN DE ÖNCE BAŞLIYOR

Araştırırken daha geriye gittim.

1942’ye…

İoanna henüz altı yaşında.

Türkiye’de Varlık Vergisi uygulanıyor.

Kuçuradi ailesi de bundan etkileniyor.

Bazı biyografiler ailenin mülk kaybettiğini yazıyor. Daha ayrıntılı aktarımlarda ise babası askerdeyken ailenin vergiyi ödeyebilmek için borçlandığı anlatılıyor. 

Kuçuradi, yaşadıklarını yıllar sonra bir mağduriyet kimliği kurmak için kullanmadı.

Faruk Bildirici’ye söyledikleri bence onun kim olduğunu çok daha iyi anlatıyor.

Adının İoanna olmasının zaman zaman kendisine karşı kullanıldığını söylüyor.

Ardından şikâyet etmeyi sevmediğini belirtiyor ve meseleyi insanların “değer konularındaki bilgisizliği” üzerinden tarif ediyor. 

Belki de burada Kuçuradi’yi anlamak için önemli bir anahtar var.

Başına geleni kişisel öfkeye değil, düşünce meselesine dönüştürmüş.

18 YAŞINDAKİ İLK “HAYIR”

Kuçuradi’nin karakterini anlatan başka bir ayrıntıya Prof. Dr. Harun Tepe’nin onun üzerine yazdığı çalışmada rastladım.

Yıl 1954.

Zapyon Kız Lisesi’nden mezun oluyor.

Henüz 17 yaşında.

Mezuniyet töreninde öğrenciler adına konuşmayı İoanna yapıyor.

Dinleyenler arasında İstanbul Rum Ortodoks Patriği Athenagoras da var.

Konuşma çok beğeniliyor ve yayımlanmak isteniyor.

Ancak küçük bir şartları var.

Metindeki “Yeşil Tanrı” ifadesini çıkarmasını istiyorlar.

Genç İoanna kabul etmiyor.

Metnine dokundurmuyor.

İlginçtir, Athenagoras buna kızmak yerine genç kızın tavrını takdir ediyor. Harun Tepe’ye göre ikisi arasında yıllarca sürecek karşılıklı saygının başlangıcı da bu olay oluyor. 

Henüz filozof değil.

Profesör değil.

İnsan hakları alanında dünya çapında tanınan bir isim hiç değil.

Ama daha 17 yaşında “hayır” diyebiliyor.

Bazen insanın ileride kim olacağının küçük işaretleri çok erken ortaya çıkıyor.

24 YAŞINDA BİR “DON KİŞOT”

Bir başka iz…

27 Mayıs’ın ardından üniversitelerden 147 akademisyen uzaklaştırılıyor.

Aralarında Kuçuradi’nin hocası Prof. Dr. Takiyettin Mengüşoğlu da var.

Kuçuradi henüz genç bir asistan.

Sessiz kalmıyor.

Hazırlanan broşüre bir yazı veriyor.

Faruk Bildirici’nin söyleşisinde Kuçuradi o günlerde yazdığı cümleyi hatırlatıyor:

“Don Kişotça da olsa bir şey yapmaktır.” 

Bunun kariyerine zarar verip vermeyeceğini düşünüp düşünmediği sorusuna yıllar sonra verdiği cevap da ilginç.

Öyle bir hesabı olmadığını söylüyor.

Sonrasında İstanbul’dan Erzurum’a gidiyor.

1965-1968 arasında Atatürk Üniversitesi’nde çalışıyor.

Kuçuradi yıllar sonra Erzurum için çok önemli bir cümle kuruyor:

“Türkiye’yi orada öğrendim, daha doğrusu öğrenmeye başladım.” 

Beyoğlu’nda büyüyen bir Rum kızı için Erzurum, Türkiye’nin başka bir yüzünü tanımak demekti.

ONU HACETTEPE’YE ECEVİT YÖNLENDİRDİ

Bu da az bilinen ayrıntılardan.

Kuçuradi’nin kendi anlatımına göre, Erzurum’dayken Hacettepe’ye geçme fikrini ona ilk ulaştıran kişi Bülent Ecevit oldu.

Tekin İleri Dikmen aracılığıyla…

1968’in kasımında Hacettepe’ye geçti.

Bir süre sonra koridorda Prof. Dr. Emel Doğramacı ile karşılaştı.

Doğramacı’nın kendisine söylediğini Kuçuradi yıllar sonra şöyle aktarıyor:

Felsefe Bölümü kurulmuştu; başına Kuçuradi getiriliyordu ve programı hazırlaması isteniyordu.

Üstelik o sırada henüz doçent bile değildi. 

O genç kadın daha sonra Hacettepe Felsefe Bölümü’nü Türkiye’nin önemli felsefe merkezlerinden birine dönüştürecekti.

PASAPORTUNU KENAN EVREN’İN EMRİYLE ALDI

Hayatın ironileri bununla da bitmiyor.

12 Eylül döneminde Kuçuradi’nin pasaportu uzatılmıyor.

Ertesi sabah Nairobi’deki bir kongreye gitmesi gerekiyor.

İhsan Doğramacı devreye giriyor.

Kenan Evren ile görüşüyor.

Kuçuradi’nin anlatımına göre pasaport, Cumhurbaşkanı’nın emriyle bir saat içinde kendisine teslim ediliyor.

Ertesi sabah Nairobi’ye uçuyor. 

Bir ülkenin yakın tarihini bazen tek bir insanın biyografisinden okuyabilirsiniz.

Varlık Vergisi…

6-7 Eylül…

27 Mayıs ve 147’ler…

12 Eylül…

Kuçuradi hepsinin bir yerinden geçmiş.

Fakat sonunda onu tanımlayan bunlardan hiçbiri olmamış.

DÜNYANIN TAKVİMİNE BİR GÜN BIRAKTI

Sonrası artık bilinen akademik hikâye.

Ama bir ayrıntı var ki üzerinde durmaya değer.

Kuçuradi, Uluslararası Felsefe Kuruluşları Federasyonu FISP’de 1988-1998 arasında genel sekreterlik, 1998-2003 arasında başkanlık yaptı.

Ve UNESCO Türkiye Millî Komisyonu’nun da özellikle kayda geçirdiği üzere, Dünya Felsefe Günü’nün UNESCO tarafından ilan edilmesini sağlayan isim oldu.

Bugün her yıl kasım ayının üçüncü perşembesinde dünyanın farklı ülkelerinde kutlanan günün arkasında İstanbul’dan çıkan bir felsefecinin emeği var.

89 YILLIK ÇEMBER

İoanna Kuçuradi 4 Ekim 1936’da İstanbul’da doğdu.

2 Ekim 2026’da hayatını kaybetti.

Yani gazetelerde yazıldığı gibi “90 yaşında” değil, 90’ıncı yaş gününe iki gün kala, 89 yaşında.

Ve 4 Ekim’de…

Tam da doğduğu gün toprağa verilecek.

Bu yazıya başlarken insan hikâyelerini neden sevdiğimi anlatmıştım.

Galiba cevabı burada.

Çünkü Kuçuradi’nin hayatına baktığınızda yalnızca bir filozofun biyografisini okumuyorsunuz.

Türkiye’nin yaklaşık 90 yılını okuyorsunuz.

Varlık Vergisi’nden 6-7 Eylül’e…

Darbelerden üniversite tasfiyelerine…

Beyoğlu’ndan Erzurum’a…

Hacettepe’den UNESCO’ya…

Ama benim aklım yine o sabaha takılıyor.

6-7 Eylül’ün ertesi sabahına…

18 yaşındaki İoanna’nın İstanbul sokaklarında tek başına yürüdüğü sabaha.

Bir tarafta Ahmet Yüce’nin bana anlattığı Orhan Yüce…

Bir tarafta Faruk Bildirici’nin yıllar önce konuşturduğu İoanna Kuçuradi…

Aynı gece.

Aynı Beyoğlu.

İki ayrı hikâye.

70 yıl sonra yolları benim masamda kesişti.

Gazeteciliği de galiba en çok bunun için seviyorum:

İnsanların geride bıraktıkları izleri takip etmek için.

İoanna Kuçuradi’nin izi oldukça uzun.

İstanbul’dan başlayıp dünyanın felsefe takvimine kadar gidiyor.

patronlardunyasi.com