Burak ARTUNER
İnsan ister istemez düşünüyor:
Dünyanın en büyük nefret makinelerinden birinin duvarında neden aşk temalı bir tablo asılıydı?

Fotoğrafta, Hitler'in dairesinin oturma odasında asılı duran 16. yüzyıl Rönesans eseri "Aşk Tanrısı Venüs'e Şikayet Ediyor" görülüyor.
Diktatörlerin sanatı değil, sanatın prestijini sevdiği genel geçer kabul gören bir fikirdir.
Hitler’in resim takıntısı da herkesin bildiği bir gerçektir.
HİTLER, RESSAM OLSAYDI NE OLURDU?
Fransız yazar Eric-Emmanuel Schmitt tarafından kaleme alınan Doğan Kitap tarafından Türkçe yayımlanan "Adolf H.'nin Diğer Yaşamı" adlı romanı, birkaç yıl önce beğenerek okumuştum...
Kitap, Adolf Hitler'in 1908 yılında Viyana Güzel Sanatlar Akademisi'ne kabul edilmesi durumunda yaşanacakları konu alan bir "alternatif tarih" romanıydı.
Hitler siyasete atılmasaydı da ressam olsaydı nasıl bir hayatı olurdu sorusunun çevresinde dönüyordu roman...
Sürpriz olaylarla akıcı bir şekilde ilerliyor ve sürpriz bir sonla bitiyordu.
Tabii hayat roman değildi...

Bazen iç içe geçseler de gerçek başka türlü işler çoğu zaman.
Değişmeyen bir şey varsa gerçeğin de romanın da bir gün sona ermesidir...
Gençliğinde Viyana Güzel Sanatlar Akademisi’ne alınmayan başarısız ressam Adolf Hitler, iktidara geldiğinde Avrupa’nın en büyük sanat koleksiyonlarından birini kurmaya girişmişti. Ama bu koleksiyon bir zevkin değil, yağmanın eseriydi. Yahudi koleksiyonculardan, işgal edilen ülkelerden, korkuyla kaçan ailelerden alınan binlerce eser Nazi depolarına taşındı.
SAVAŞ SONRASI ORTADAN KAYBOLDULAR
Ve savaş sonrasında bu eserlerin önemli kısmı ortadan kayboldu. Kimileri kül oldu, kimileri özel koleksiyonlara dağıldı, kimileri ise yıllar boyunca “temiz geçmişe” sahipmiş gibi müzayedelerde dolaştı.
İşte tam burada sahneye sanat simsarı Abris Silberman girdi.
Silberman tipi figürler Avrupa sanat tarihinde hep vardı.
Yarı tüccar, yarı diplomat, biraz tarihçi, biraz kumarbaz…
Ellerindeki eserlerin geçmişini bazen fazlasıyla iyi bilirler, bazen de “fazla sormamanın” sanat piyasasının altın kuralı olduğunu düşünürler.
MÜZEYE NASIL GİRDİ ?
Bugün Londra’daki Ulusal Galeri’nin başını ağrıtan soru şu: Bir zamanlar Hitler’in çevresinde bulunduğu iddia edilen bir eser, müzeye nasıl kadar rahat ulaşabildi?
Çünkü sanat dünyası bazen estetik karşısında hafızasını kaybediyor.
İddiaya göre Silberman, bu tabloyu 1963'de müzeye satarken eserin 1909'da bir müzayedede satın alındığını ve daha sonra o zamanki sahibine miras kaldığı yalanını uydurdu.
Oysa tablo savaştan sonra Amerikalı savaş muhabiri Patricia Lochridge tarafından gizlice Amerika'ya sokulmuş...
Yıllar sonra da Silberman'ın eline geçmişti.
Müze, Silberman'ın yalanına kandı ya da kanmak istedi...

Alman sanatçı Lucas Cranach the Elder'ın tablosu, bal çalarken arılar tarafından sokulan Cupid'in annesi Venüs'e yakınmasını tasvir ediyor.
Tablonun adı ise hikâyeyi neredeyse kara mizaha dönüştürüyor:
“Aşk Tanrısı Venüs’e Şikâyet Ediyor.”
Sanki tablo kendi kaderini anlatıyor.
Belki de Venüs’e şikâyet eden aslında aşk değil, tarihin kendisi.
AVRUPA'DA KAPANMAYAN BİR DAVA
Çünkü Nazi dönemine ait sanat eserleri Avrupa’da hâlâ kapanmamış bir dava gibi duruyor.
Her yeni keşif, savaş yıllarında kaybolmuş başka bir koleksiyonu, sürgüne gitmiş bir aileyi ya da sessizce değiştirilmiş bir mülkiyet kaydını gündeme getiriyor.
Sanat piyasasının en büyük korkularından biri de bu zaten: Provenans.
Yani bir eserin geçmiş sahiplerini gösteren kayıt zinciri...
EVA BRAUN İLE YAŞADIĞI 'AŞK YUVASI'NIN DUVARINDAYDI
Bir tablonun kimlerin duvarında asıldığı bazen ressamından daha önemli hale geliyor.
Hele ki o duvarlardan biri Hitler'in Münih'teki dairesiyse...
İddialara göre Hitler o tabloyu 'Kavgam' adlı eserinin büyük başarı yakalaması ve ondan kazandığı parayla 1929'da almıştı.
O yıl ölüme birlikte gittiği sevgilisi Eva Braun ile de birlikte olmaya başlamıştı...

Adolf Hitler, Eva Braun ile ilk kez 1929'da tanıştı. İlişkileri kamuoyundan gizli tutuldu. Çift, 30 Nisan 1945'te birlikte intihar etmelerinden yaklaşık 40 saat önce evlendi.
Sanat eserleri sadece estetik nesneler değildir; aynı zamanda tanıktırlar.
Bir tablo savaş görür.
Kaçış görür, yağma görür.
Sessizlik ve ölüm görür...
Bugün Avrupa müzeleri işte bu yüzden koleksiyonlarını yeniden tarıyor.
Son yıllarda Louvre’dan Almanya’daki bölgesel müzelere kadar birçok kurum Nazi döneminde el değiştirmiş eserleri araştırmak zorunda kaldı.
Çünkü modern dünyanın yeni ahlakı şunu söylüyor:
“Bir tablo güzel olabilir. Ama hikâyesi kirliyse çerçevesi altın da olsa yetmez.”
PEKİ O TABLO NEYİ ANLATIYOR ?
Aşk Tanrısı Venüs’e Şikâyet Ediyor başlığı ilk bakışta romantik bir sahne izlenimi verse de aslında klasik Avrupa resim geleneğinin en eski temalarından birine dayanıyor: Aşkın insanı huzura mı yoksa felakete mi sürüklediği sorusu.
Tabloda, Roma mitolojisinde aşk, arzu ve şehvet tanrısı olan Cupid bir çocuk olarak resmedilmiş... Cupid kimdir, hani bazı tablolarda rastlamışsınızdır...Kanatlı, yayı ve okları olan tombul, muzip bir çocuk vardır.
Hani oklarıyla insanları birbirine aşık ettiğine inanılan çocuk.
İşte o çocuk tabloda bal çalarken, arılar tarafından sokulmuştur ve annesi Aşk Tanrıçası Venüs'e yakınıyordur...
Haa bu arada unutmadan o aşk tanrısı Cupid'in babası kim midir?
Savaş tanrısı Mars'tır.

Savaş Tanrısı Mars'ın bir heykeli.
Belki de Hitler, tabloda olmayan babası Mars için bu tabloyu sevmiştir...
Anne ve oğul baş başadır...
Kim bilir hangi yönünü sevdi de duvarına astı, hiçbir zaman bilemeyeceğiz.
Venüs genellikle güzelliğin, tutkunun ve baştan çıkarıcılığın sembolü olarak görülür.
Ona yönelen “şikâyet” ise aşkın insanı yaralayan tarafını temsil ediyordur...

Aşk Tanrısı Cupid'i simgeleyen bir resim.
Belki de böyle yorumlayabiliriz o resmi...
Dediğim gibi tabloya her bakan başka bir şey görebilir.
Sanatın güzelliği de bu değil midir ?
VENÜS'ÜN GÜZELLİĞİ, TARİHİN KARANLIK GÖLGESİ
O tabloda ben, sadece kendisini sokan arılardan Venüs’e şikayetçi olan muzip Aşk Tanrısı Cupid'i değil, tarihin karanlık gölgesini görüyorum...
Ve elbette o tabloda görünmeyen ama hikayenin baş kahramanı olan
Savaş Tanrısı baba Mars'ı...
patronlardunyasi.com