Dünya


Elif YILDIZ HARMANKAYA

Paris’e gelmek için sebep hiç bitmez. Çok kısa bir süre için geldiğim bu büyüleyici kentten, her zaman unutamayacağım deneyimlerle döndüm. Bu anların zirvesinde ise Fondation Louis Vuitton’un o muazzam atmosferine yayılan, adeta şenlikli bir deneyim sunan Alexander Calder (1898-1976) sergisi var artık.

“Calder: Rêver en équilibre” sergisi, büyük ustanın Fransa’ya gelişinin 100’üncü, aramızdan ayrılışının ise 50. yılına denk gelen o tılsımlı zaman diliminde kapılarını açtı. Sanatçının mirasını koruyan ana kurum olan Calder Foundation ile yakın iş birliği içinde hazırlanan bu dev proje, uluslararası kurumlardan ve dünyanın önde gelen özel koleksiyonlarından bir araya getirilen yaklaşık 300 eseritek bir çatı altında topluyor. Bu muazzam sayı, Calder’in yarım asırlık üretimini ilk tel figürlerinden kamusal alandaki anıtsal heykellerine kadar tüm evreleriyle görebileceğimiz benzersiz ve son yılların en kapsamlı seçkisini sunuyor.

Serginin bu görkemli kapsamı, Frank Gehry (1929-2025) imzalı ikonik binanın dış alanlarına kadar taşarak adeta şehre yayılan bir kutlamaya dönüşüyor. Sergi salonuna adım attığınız anda sizi karşılayan 1963 tarihli o meşhur **“Rouge triomphant”**ın altında dururken şu hisse kapılmamak imkansız: Sanki Gehry, bu binayı onlarca yıl önce özellikle bugün, Calder’ı ağırlamak için tasarlamış. Sanatçının formlarındaki o görünür hafiflik, altındaki gizli dengesizlik ve mimariyle kurulan sürekli diyalog; mekanın ruhuyla kusursuz bir uyum içinde dans ediyor.

BİR EFSANENİN "GEÇİM" KADRAJI

Salonları gezmeye, bizi Calder’in hayatına ve çalışma disiplinine götüren arşiv fotoğraflarıyla başlıyoruz. Burada bizi şaşırtan bir detay karşılıyor: Calder, atölyesinde sadece heykellerle boğuşan bir deha değil, hayatın tam içinde bir gözlemci. Sanat eğitimini sürdürürken, spor müsabakalarından sirk arenalarına kadar yakaladığı anları kağıda döküyor ve bu çizimlerini gazetelere satarak geçimini sağlıyordu. Hayatını kazanmak için yaptığı bu hızlı çizimler, aslında gelecekteki mobillerinin temeliydi: En az çizgiyle, en yüksek hareketi yakalamak.

SALON 1, 2 VE 3: TEL KRALI VE BÜYÜLÜ SİRK

İlk galerilerde bizi 1920’lerin sonunda Paris avangardını fetheden ünlü Cirque Calder (Calder Sirki) karşılıyor. Whitney Museum arşivinden gelen 69 figür, mekanik sistemler ve aksesuarlar… Hemen yanında ise sanatçıya Montparnasse’ta “tel kralı” unvanını kazandıran tel portreler yer alıyor. Calder, kütleyi yok ederek boşlukta sanki kalemle çizim yapar gibi heykeller yaratmış.

SALON 4 VE 5: MONDRİAN’DAN SOYUTLAMAYA

Yolculuğumuz 1930 yılına, Calder’in hayatındaki en büyük kırılmaya uzanıyor. Piet Mondrian’ın atölyesini ziyareti sonrası her şey değişiyor. Bu salonlarda, sanatçının figüratif dünyadan kopup birincil renklerin ve geometrinin hakimiyetine girdiği o "soyut" dönüşümü izliyoruz. Marcel Duchamp’ın önerisiyle doğan ilk “mobile” (mobil) denemeleri burada boy gösteriyor.

SALON 6 VE 7: SARTRE’IN “TUHAF VARLIKLARI”

Orta katlara geldiğimizde eserlerin ölçeği büyümeye başlıyor. Ünlü filozof Jean-Paul Sartre’ın, “Madde ile yaşam arasında, her an başka bir şey olmaya hazır tuhaf varlıklar” olarak tanımladığı o efsanevi mobiller tavanlardan süzülüyor. Bu salonlarda, rüzgârın en hafif esintisiyle can bulan o "hareketli sükuneti" hissediyoruz. Joan Miró ile olan ruh birliği, buradaki biyomorfik formlarda adeta yankılanıyor.

SALON 8 VE 9: TAKIDAN ANITSALLIĞA

Yukarı katlara çıktıkça Calder’in ölçeklerle nasıl oynadığına şahit oluyoruz. Bir yanda hiçbir lehim kullanmadan, sadece bükerek yaptığı mahrem “giyilebilir heykeller” (takılar), diğer yanda ise duvarlara tırmanan Constellations(Takımyıldızlar) serisi. Bu bölümler, Calder’in elindeki malzemenin —pirinçten gümüşe, ahşaptan çeliğe— nasıl birer şiire dönüştüğünü gösteriyor.

Salon 10 ve Teraslar: Kamusal Alanın Zirvesi

Yolculuğun finali bizi 1960 ve 70’lerin anıtsal dünyasına taşıyor. Salonun tavanından asılı 1963 tarihli o devasa “Rouge triomphant”, binanın mimarisiyle öyle bir diyalog kuruyor ki, sanki Frank Gehry bu salonu özellikle bu kırmızı dev için tasarlamış. Dışarıya, teraslara çıktığımızda ise bizi “Stabiles” (sabit heykeller) karşılıyor. Havada süzülen mobillerin aksine yere sımsıkı tutunan bu dev siyah çelik yapılar, Calder’in mirasının fiziksel ağırlığını Paris göğüne kazıyor.

YARIN: RENGİN KALBİNE YOLCULUK

Calder’ın metalik hafifliğinden, gökyüzüne asılı kalan o şiirsel dengesinden sıyrılıp günü tamamlarken, Paris’in akşam güneşi Fondation Louis Vuitton’un cam yelkenlilerinde parlıyor. Ancak bu sanatsal serüven burada bitmiyor. Yarın rotayı şehrin bir başka ikonik noktasına, Grand Palais’nin o görkemli kubbesi altına çevireceğiz. Calder bizi dışarıya, boşluğa ve hareketin fiziğine davet ederken; yarın Henri Matisse bizi rengin, duygunun ve yaşama sevincinin en saf katmanlarına çağıracak.

Yarın Grand Palais’de, Matisse’in dünyasında görüşmek üzere...

patronlardunyasi.com