Patronlar


Toygun ATİLLA

Galatasaray'ın şampiyonluğunu ilan edeceği maç olabilirdi. Tüm gazetelerin manşeti de Samsun'daki o maça odaklanmıştı. 

Dün akşam maçı izlemedim. Yorumlara bile bakmadım. Sadece atılan goller ve maçtaki kırmızı kartı biliyorum. 

Maçı yazmayacağım zaten bir kaleciyi yazacağım. 

ZWEİG'IN KİTABINDAKİ GİBİ

Stefan Zweig'ın "İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar" kitabını çok severim. 

İnsanın yaşamında kimi anlar vardır ki değerlendirmesini bilenlerin yıldızı parlamış, değerlendirmesini bilemeyenlere ise hayat öyle öyle bir ders vermiştir ki...

Herkesin Galatasaray'ın şampiyon olup olamayacağına odaklandığı dün gece ben Günay Güvenç'in durumunu merak ediyordum. 

Kafamda Stefan Zweig'ın "İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar" kitabındaki öyküler vardı. 

Günay Güvenç, o maçtan Galatasaray'ın şampiyonluğunu ilan ettiği maçın kalecisi mi olarak yoksa bir hüsranın yalnızlığında mı çıkacaktı ?

Benim kafamda bu vardı. 

İyi bir Galatasaray taraftarı olmama rağmen de maçı sırf bu yüzden izlemedim. 

Çünkü, Günay Güvenç'in hüsranına tanıklık etmek istemiyordum. 

Günay Güvenç sempati duyduğum bir isimdi. Centilmenliği, sportmen tavırları, formasına olan inancı ve sadakati benim saygı duymama sebepti...

Tüm bunlara rağmen ne yalan söyleyeyim, Günay Güvenç'in bu maçın ağırlığını kaldıracağını düşünmüyordum, o yüzden de maçı seyretmek istemedim. 

Korktuğum da başıma gelmişti...

Kırmızı kart...

Dağılan bir skor...

Belki de dağılan bir zihin...

Günay Güvenç'e üzülüyorum...

Ben onu dün akşamdan tanımıyorum. 

İlk ne zaman dikkatimi çekti hatırlamıyorum ama bir maçtan sonra yaptığı centilmenliğe davet eden açıklamaları halen aklımda. "Tam örnek sporcu demiştim" kendi kendime...

Sonrasında başka sahneler izledim Günay Güvenç'e dair... 

MÜKEMMEL OLMAYA ÇALIŞIRKEN YAŞANAN O SABOTAJ 

Monaco maçı...

Şampiyonlar Ligi...

O gün Monaco deplasmanında tribündeydim. 

Uğurcan sakatlanmış, Günay oyuna girecekti. Monaco teknik direktörü Günay'ı saha kenarında kızdırmıştı. Ağız dalaşından sonra sahaya girerken yüzündeki ifadeyi anımsıyorum. 

Maça girer girmez golü yemiş, yıkılmıştı. 

Siyah Kuğu filminde Nina Sayers'in (Natalia Portman) sahnede mükemmel olmaya çalışırken zihninin kendi kendini sabote ettiği o anı anımsadım. Herşey teknik olarak doğruydu ama zihni kırılmıştı. 

Orada ilk kez farkettim, Günay'ın meselesi refleks değil zihindi... 

KALECİ KAZAĞININ AĞIRLIĞI 

Bir başka sahne...

Gençlerbirliği Türkiye Kupası maçı...

Bu kez maçı TV'den izliyordum.

Yine kalede Günay vardı.

Bir pozisyon sonrası hatalı olduğunu düşündüğü Eren Elmalı'ya bağırdı. Eren'de karşılık verdi. 

Sahada kısa bir gerilim...

Günay'ın yüzüne baktım... Monaco maçına girerken yüzündeki ifadenin benzeri vardı. 

Eyvah dedim... 

Sonrasında korner...

Kendi kendime şunu düşündüğümü hatırlıyorum, "İnşallah Günay'ın kafasında Eren ile tartıştığı o pozisyon kalmamıştır" 

Kalmıştı...

Boşa çıktı, gol geldi...

Son Samuray filminde Tom Cruise'un canlandırdığı karaktere söylenen o cümleyi anımsıyor musunuz ? "Too many mind" ... Çok düşünmek, çok takılmak, çok kalmak... 

İşte bu bir kalecinin sonudur...

Dedim ya, dün akşam ne oldu, kırmızı kart nasıl oldu, goller nasıl yendi... Bilmiyorum.

Bildiğim tek şey Günay'ın dünkü maça sadece rakiple çıkmadığıydı. 

Bir önceki maçtaki ıslıkların uğultusu halen kulaklarındaydı. Ardından maç sonrası gelen teselli alkışları, gözyaşları... Kendini ispat etme baskısı, "hata yapmamalıyım duygusu"...

Günay Güvenç, tüm bunları kaleci kazağının üzerine giyerek çıkmıştı maça...

İşte o yük maçtan da, rakipten de ağırdı. 

Kalecilik zaten acımasız bir pozisyon. Forvet gol kaçırır unutulur, orta saha kaybeder telafi edilir, kaleci hata yaparsa da skor tabelasına yazılır, o tabela da kimi kalecinin zihninden asla silinmez...

Burda mesele bence sadece duygusal olmak değil. Hatta tam tersini düşünüyorum. Kimi zaman duygusal olmak bence güç...
Duygusal oyuncu hisseder ve devam eder, kırılgan oyuncu ise orada kalır. Orada kaldığınız andan itibaren ise sorun başlamıştır. 

Spor psikolojisinde buna "Reset atamamak" diyorlar. Bu belki refleksten de önemli bir beceri... Unutabilmeyi başarmak... 

Bir önceki pozisyonu, bir önceki hatayı, bir önceki tartışmayı, bir önceki maçı unutamıyorsan bir sonraki pozisyona, maça geçemezsin...
Tıpkı Günay gibi...

PATRONLARIN ALDIĞI RİSKLER VE HER ŞEYİN KURALI 

Şimdi tam burada futboldan çıkıp hayata hatta iş dünyasına girelim... "Futbol Asla Sadece Futbol Değildir"  sadece bir kitap başlığı değil tam olarak gerçeğin kendisidir...

Düşünün, 

Bir patron veya CEO'nun yanlış bir karar aldığını ve orada takılı kaldığını...

Patron yatırımda zarar eder, bir daha risk alamaz, yönetici kriz yaşar sonraki hamlede aşırı reaksiyon verir. 

Moneyball filmini anımsayın şimdi...

Brad Pitt oyuncularına "Bir önceki pozisyonu unut, oyunda kal" diyordu. 

Bu aslında sadece oyunculara mı söyleniyordu... Asla...
Bu hayata dair her şeyin kuralıydı bence...

Bir CEO ile kalecinin arasındaki fark nedir diye soracak olursanız, CEO'nun hatası rapora girer, kalecinin hatası gol olur. 
Ancak zihinsel süreç aynıdır. Yetenekten çok zihinsel dayanıklılık sizi ileriye taşır. 

Bugün dünyanın en büyük kulüpleri kalecilere refleks çalıştırdıkları kadar psikolojik dayanıklılık da çalıştırıyorlar. O büyük kulüpler, bir kaleciyi sadece reflekslerinin değil zihinlerinin kurtardığını çok iyi biliyorlar. Tıpkı uluslararası büyük şirketler gibi...

Tekrar Zweig'ın "İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar" kitabına dönelim... 

Bu yazıyı okuyanların bir çoğunun bu kitabı ve Zweig kitaplarını okuduğuna adım gibi eminim. 

Hala okumamış olanlarınız varsa bugün kendinize bir iyilik yapın ve Stefan Zweig ile tanışın.

patronlardunyasi.com