Gündem


Toygun ATİLLA

1973 yapımı Serpico filmini izleyenler hatırlar.

Al Pacino, New York Polis Teşkilatı’nın içindeki rüşvet düzenine karşı duran idealist polis Frank Serpico’yu oynar.

Serpico’nun başı rüşvet aldığı için değil, almadığı için beladadır.

Çünkü çevresinde rüşvet öylesine sıradanlaşmıştır ki almayan adam garip karşılanmaktadır.

Meslektaşları ondan da sisteme uymasını bekler.

O direnir.

Yalnızlaşır.

Dışlanır.

Bir gün çaresizliğini sevgilisi Laurie ile paylaşır. 

Laurie onu dinler ve bir hikâye anlatır. 

Bir ülke vardır.

Ülkenin insanları aynı kuyudan su içmektedir.

Bir gece bir büyücü gelir ve kuyunun suyuna zehir katar.

Ertesi sabah kral dışında herkes o sudan içer. Delirir…

Kral içmediği için aklını korur.

Fakat artık ülkede aklı başında tek kişi kraldır.

Bu defa halk sokaklara dökülür: “Kral delirdi.”

Herkes aynı biçimde düşünürken kral onlardan farklı düşünmektedir.

Sonunda kral da kuyudan içer. O da delirir.

Halk sevinir: “Kralımızın aklı başına geldi.”

Son günlerde Türkiye’de ortaya çıkan dosyaları okurken bu hikâye sürekli aklıma geliyor.

Fon soruşturmaları…

Borsadaki işlemler…

Rüşvet iddiaları…

İhaleler…

Savcılık müzekkereleri…

MASAK incelemeleri…

Gözaltılar…

Tutuklamalar…

İş insanları, finansçılar, bürokratlar, siyasetçiler…

Ve insan ister istemez soruyor: Nasıl bu kadar çok insan aynı kuyunun başında buluşabiliyor?

Kimin suçlu olduğuna mahkemeler karar verecek.

Benim derdim bugün başka. Yanlışın normalleşmesi.

Belediyelerde yürütülen yolsuzluk soruşturmalarına bakıyorum. Rüşvet, ihale, kamu zararı iddiaları… Suçluya mahkemeler karar verecek. Ama insan yine aynı soruya dönüyor: Nasıl bu kadar çok insan aynı kuyunun başında buluşabiliyor?

Fon dosyasında şimdi eski Bakan Fatma Betül Sayan Kaya ve ailesinin malvarlığına ilişkin tedbir talebi tartışılıyor. 

Belediye başkanına sorduğumuz soruyu eski bakana da sorabilmeliyiz.

Çünkü kuyu hikâyesinin Türkiye versiyonu şu olamaz: Bizimkiler içince su temiz, ötekiler içince zehirli.

35 yıllık gazeteciyim.

Polis-adliye muhabirliği yaptım.

Susurluk’u gördüm.

Devletin, siyasetin, bürokrasinin, iş dünyasının birbirine değdiği nice dosyanın içinde dolaştım.

Bunca yıldan sonra insanı tek tek suçlardan daha fazla ürküten bir şey olduğunu düşünüyorum:

Yanlışın normalleşmesi.

Çünkü her ülkede suç işleyen insanlar çıkar.

Her dönemde rüşvet alan olur.

Yolsuzluk yapan olur.

Kamu gücünü kendi çıkarı için kullanan olur.

Bunlarla devlet mücadele eder.

Savcı soruşturur.

Mahkeme yargılar.

Fakat asıl tehlike başka yerde başlar.

Yanlış yapan insan bir süre sonra çevresine bakıp şunu söylemeye başladığında:

“Herkes yapıyor.”

Sonra ikinci cümle gelir:

“Ben yapmasam başkası yapacak.”

Ardından üçüncüsü:

“Zaten sistem böyle.”

İşte kuyu tam orada zehirlenmeye başlar.

Allah rahmet eylesin, mekânı cennet olsun.

Yıllar önce bir istihbaratçı polis abimiz vardı.

Harun Özkaya.

FETÖ yapılanmasını konuştuğumuz zamanlarda bana sık sık bu hikâyeyi anlatırdı.

O zamanlar neden bu hikâyenin üzerinde bu kadar durduğunu belki bugünkü kadar iyi anlamıyordum.

Şimdi anlıyorum.

Çünkü Harun ağabeyin anlatmaya çalıştığı şey yalnızca kötü insanların bir araya gelmesi değildi.

Bir yapının içinde yanlışın zamanla normal kabul edilmeye başlanmasıydı.

Önce birkaç kişi kuyudan içer.

Sonra başkaları gelir.

Sonra içmeyene sorarlar:

“Sen neden almıyorsun?”

“Sen neden girmiyorsun?”

“Sen neden kazanmıyorsun?”

“Sen enayi misin?”

Ve sonunda bütün ahlaki sınırları ortadan kaldıran o cümle gelir: “Herkes yapıyor kardeşim.”

Bence Serpico'yu yarım asır sonra hâlâ önemli yapan tam da bu.

Serpico bir süper kahraman değildir.

Dünyayı kurtarmaya çalışmaz.

Kendisinden beklenen tek bir şeyi yapmaz:

Parayı almaz.

Hepsi bu.

Fakat düzen o kadar bozulmuştur ki sıradan bir dürüstlük, olağanüstü bir davranışa dönüşür.

Oysa dürüstlük kahramanlık olmamalıdır.

Rüşvet almamak meziyet olmamalıdır.

Kamu parasına el uzatmamak alkışlanacak bir davranış olmamalıdır.

Bunlar zaten normal olmalıdır.

Eğer bir toplumda dürüst kalabilmek cesaret gerektiriyorsa asıl sorunu orada aramak gerekir.

Bugün Türkiye’nin önündeki mesele de bence budur.

CHP’li belediye başkanıysa soracağız.

AK Partili eski bakansa soracağız.

İş insanıysa soracağız.

Fon yöneticisiyse soracağız.

Bürokratsa soracağız.

Gazeteciyse ona da soracağız.

Çünkü hukukun da gazeteciliğin de terazisinde insanların soyadı, serveti, makamı ve parti rozeti olmamalı.

Mesele kimin bizim mahalleden olduğu değil.

Mesele kuyunun suyudur.

Türkiye’nin Serpico’lara ihtiyacı olmamalı.

Bir ülke dürüst kalabilmek için kahramanlara ihtiyaç duyuyorsa, orada zaten bir şeyler yanlış gidiyor demektir.

Sistem öyle kurulmalı ki kuyunun başına zehirle gelen kişi karşısında devleti bulsun.

Savcıyı bulsun.

Denetçiyi bulsun.

Gazeteciyi bulsun.

En önemlisi, o sudan içmeyi reddeden insan kendisini yalnız hissetmesin.

Harun ağabeyin yıllar önce anlattığı hikâyeyi bugün yeniden hatırlamamın nedeni belki de bu.

Zehri atanı bulmak kolaydır.

Bulursunuz.

Yakalar, yargılarsınız.

Asıl tehlike zehrin kendisinden sonra başlar:

Ya herkes o sudan içmeye alışırsa?

Ya bir süre sonra zehirli suyun tadı normal gelmeye başlarsa?

Ya içmeyene “deli” denirse?

İşte o zaman mesele artık birkaç kötü insan değildir.

Mesele kuyudur.

İLGİLİ HABER

Fon soruşturmasına adı karışan AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Fatma Betül Sayan Kaya istifa etti, mal varlığına tedbir konuldu

patronlardunyasi.com