Ertuğrul ÖZKÖK
Geçen salı günü Beyoğlu’nda, “Dün, Bugün, Yarın” filminde, Sophia Loren’in canlandırdığı Adelina’nın yaşadığı Napoli’yi hatırlatan sokaktaki bir binanın kapısından giriyordum.
Kapıda “Piramid Galerisi” yazıyordu.
KAPIDA AKLIMA GELEN İKİ KÜÇÜK KIZ ÇOCUĞU
Kapıdan girerken aklıma bu ay Amerika’da yeni çıkan kitaplardan biri geliyor.
Daha doğrusu o kitapta anlatılan iki kız çocuğu…
Catherine Ostier’nin yazdığı “The Renoir Girls; A Hidden History of Art, War And Betrayal” adlı kitabıydı.
Türkçeye çevirirsek, “Renoir Kızları: Sanat, Savaş ve İhanetin Gizli Hikâyesi” diyebilirim.
Kitabın henüz kendisini okumadım.
Ama New York Times’ta geniş bir tanıtım yazısı vardı, onu okudum. Kitabı da ısmarladım.
ZENGİN MAHALLEDEKİ EVİN KAPISINI ÇALAN SİYAHLAR GİYİNMİŞ BİR ADAM
Hikâye, Paris’in ve dünyanın sanat anlayışını değiştiren 1879’da “Salon” denilen en önemli sanat sergisinden 2 yıl sonra başlıyor.
O yılın ilkbaharında bir gün, siyahlara bürünmüş, biraz eski püskü giyimli ve yanında büyük çanta taşıyan bir adam Paris’in zengin ve şık Montaigne Bulvarındaki zarif bir binanın kapısını çalıyor.
Bu adam ünlü ressam Renoir’dir.
Paris Sergisinde büyük başarı kazanınca, Fransa’nın zengin aileleri ona portre ısmarlamaya başlamışlardır.

ANVERS'Lİ CAHEN AİLESİNİN İKİ KIZININ TABLOSU ARKA ODALARDA SAKLANDI
Girdiği bina, Anvers’li Cahen Ailesi'nin evidir.
Ünlü ressam ailenin iki küçük kızının resimlerini yapmak üzere davet edilmiştir.
Nedense aile bu tabloyu hiç sevmemiş ve evin hiç görünmeyen bir yerinde adeta saklamıştır.
Oysa bu tablo dünya sanat tarihine “Pembe ve Mavi: İki Kız” adıyla geçecek ve bugün Brezilya’da Sao Paulo Sanat Müzesi'nin en kıymetli eseri olacaktır.
Hayatına “Beğenilmediği için kapalı odalarda saklanmış” bir sanat eseri olarak başlayan tablo, sonradan böyle görkemli bir hayata sahip olmuştur.
O İKİ GENÇ KIZIN VE AİLESİNİN HAYATI RENOIR TABLOSU KADAR ŞANSLI OLMADI
Ancak hayata çok varlıklı bir ailenin şanslı kızları olarak başlayan "Anvers’li Kızların" sonraki hayatı hiç de öyle olmadı.
Her zengin ailenin hüzünlü bir sonu vardır.
Servet gider, geriye insan harabeleri bırakır.
Nitekim o ailenin kızlarının sonraki yılları da öyle oldu.
Ailenin üçüncü kuşağından insanların bazıları Auschwitz’de Naziler tarafından katledildi.
Piramid Galerisi'nden girerken, kafamda işte bu hikâye vardı.

BEN 10 YIL GEÇ GELİŞTİM, O İSE 10 YIL ERKEN GELİŞTİ
Bedri Baykam’ın her yıl yepyeni bir yaratıcılık mekânı haline gelen bu 1968 nostalji galerisinde de bir başka sanatçı ile ilgili olağanüstü hikâyeler dinleyeceğim hiç aklımdan geçmemişti
Bedri benden 10 yaş küçüktür.
Ben biraz geç, o haddinden fazla erken geliştiği için, duygusallık yaşlarımız eşitlendi.
Yıllardır ne zaman bir araya gelsek, sanki aynı yaştaymışız gibi duygusal bir harmoniyi buluruz.
Sanki onunla aynı yıllarda aynı yaştaymışız gibi yaşamışızdır.

AVIGNON'LU KIZLARIN EN MAHREM ODASINA GİZLİCE BİR ZİYARET
Bedri şimdi yine çok yaratıcı bir projeyi gerçekleştirdi.
Bir Picasso kitabı yazdı ve aynı zamanda bu kitabın bir de sergisini yaptı.
Girişinde Hasan Bülent Kahraman’ın çok güzel bir önsüz yazısı var.
Kitabı Türkçe, Fransızca ve İngilizce yazdı.
Ama adı İngilizce.
“Baykam on Picasso: Les Demoiselles revisited”
(Baykam’dan Picasso Üzerine: Genç Kızları yeniden ziyaret)
Adından da anlayacağınız gibi bu kitabın ve serginin merkezinde Picasso’nun başeseri sayılan “Avignonlu Kızlar” tablosunu görüyoruz.

FELSEFİ KERHANE TABLOSU MU BU?
Bedri’nin ilginç bir dünya tasarımı vardır.
Her odayı mahrem, her sanatsal mekanı mahrem ilişkilerin yaşandığı bir arka oda gibi görür.
Avignonlu Kızlar tablosunu ilk yaptığında gören bazı arkadaşları ona “Felsefi Kerhane” adını takmışlar.
Sanatçının Mavi Dönemini başlatan şahaserdir bu.
Ama bu eserin arkasında da tıpkı Renoir’ın tablosu gibi trajik bir başlangıç hikâyesi var.
YANİ BU VALİZ GERÇEKTEN PİCASSO’NUN O VALİZİ Mİ?
Bedri büyük ve çok heyecanlı bir hikâye anlatıcısı…
Sergi, bu tablonun etrafında Picasso’nun en önemli yıllarının hikâyesi.
Bedri bunu kendi çizdiği tablolar, kolajlar ve yıllar boyu topladığı çok ilginç eşyalarla adeta 4 boyutlu bir hale getirmiş…
Mesela tablonun önünde büyük bir valiz duruyor.
Bedri, “Picasso’nun Paris’e gelirken taşıdığı valiz” diyor.
Şüpheyle bakıp, “Gerçek mi şimdi bu?” diyorum.
“Gerçek olmadığını söyleyen biri varsa ve ispatlarsa düzeltmeye hazırım” diyor.
Bence zekice bir cevap.
“Yalanlanamayacak bir taklidi” diyorum içimden.

KENDİNİ VE BENİ TABLOLARIN İÇİNE YERLEŞTİRİP O BÜYÜK HİKÂYEYİ ANLATTI
İşte o gün, onunla yıllardır süren arkadaşlığımızın bana sağladığı müthiş bir imtiyazı yaşadım.
Beni serginin ana solununda büyük bir tablonun önüne oturttu.
Ve beni ve kendi hayatını da bu hikâyenin parçası haline getirerek, kendi gözünden ve deneyimlerinden, bir Picasso hikâyesi anlattı.
Bir buçuk saat boyunca bir Türk sanatçısının gözünden ve hayatından, bir dünya devi sanatçının olabilecek en renkli ve en sujektif hikayesini dinleme şansına sahip oldum.
Benim için gazeteciliğin ve uzun sürmüş bir dostluğun en güzel imtiyazıydı.
KEŞKE SAMSUNG VEYA LG GİBİ DEV EKRAN ÜRETİCİLERİ SPONSOR OLSA
Bunu 8-10 kişilik bir guruba da yapmalısın dedim.
Sergiyi gezenler için bunun bir video gösterimi de var.
Ama Samsung ve LG gibi dev LED ekran üreticileri sponsor olsa da bu sergi özel bir salonda anlatılsa…
Çok uzun bir hikâyeydi.
Her tablonun önünde bana çok ilginç hikâyeler anlattı.
Bir bölümü gerçek, bir bölümü kendi muhayyilesinin ürünleri…
Dinlerken içimden Rod Stewart’ın “Every picture tells a story” (Her resim bir hikaye anlatır) şarkısını söylüyordum.
Şimdi sözü ona bırakıyorum.
MAVİ DÖNEMİNİN ARKASINDAKİ DEPRESİF ARKADAŞ TRAJEDİSİ
Picasso’nun gerçek hikayesi Paris’e gelişi ile başlar.
Çünkü orası, sanatçının “Mavi döneminin” başladığı yerdir.
O dönem çok trajik bir olayla başlıyor.
Picasso’nun İspanya’da başlayan çok büyük bir arkadaşlığı var.
Dönemin ressam, şair ve bohem sanatçılarından biri olan Carles Casagemas.
Arkadaşlıkları 1899’da Barcelona’da başlar.
Sonra Paris’e gelirler. Aynı atölyeyi paylaşırlar.

Casagemas
KARŞILIK BULAMAYAN BİR ERKEĞİN HİKÂYESİ
Casagemas o yıllarda Germaine Gargallo isimli bir resim mankenine aşık oldu.
Ancak karşılık bulamaz.
Casagemas depresif bir karaktere sahiptir.
Karşılık bumamaması onu daha da derinden etkiler.
İşte öyle günlerden birinde Picasso’nun dürnyaya bakışını değiştirecek trajik bir olay yaşanır.
Picasso bir süreliğine Barcelona’ya dönmüş, Casagemas ise Paris’te kalmıştır.
Picasso yokken Paris’te öyle bir olay yaşanacaktır ki…
Her şey değişecektir.
BEDRİ BAYKAM O MEŞUM GECEYİ ANLATIYOR
Sevdiği kızdan karşılık bulamayan Casagemas, kendisinin de 17 Şubat 1901 günü Barcelona’ya döneceğini söyler.
Bu vesileyle, ayrılmadan önce dostlarla bir veda yemeği düzenlemek ister.
O trajik günü Bedri Baykam’ın ağzından dinliyoruz:
"Bu özel günü anmak için onu —Manolo, Alexandre Riera adında bir Katalan koleksiyoner, Germaine ve Odette’i— yerel bir restoranda düzenlenecek bir veda yemeğine davet etti."
YEMEĞİN SONUNDA FIRLATILAN MEKTUPLAR
“Yemek boyunca herkes fazla içti ve yüksek sesle güldü.
Carles olağanüstü derecede hareketli görünüyordu.
Yemeğin sonuna doğru, vedalaşacakmış gibi ayağa kalktı. Ceketinin içine uzanarak o günün erken saatlerinde yazdığı bir tomar mektubu çıkardı.
Germaine, dehşet içinde en üsttekinin polis şefine, ikincisinin ise kendisine hitaben yazıldığını fark etti.”

TABANCAYI ÇIKARIYOR VE “VOILA UN POUR TOI”
“Aynı anda, ceketinin cebindeki şişkinliği fark etti.
Bir anda her şeyi anladı.
Casagemas cebine uzanıp tabancasını çıkardığı sırada, Germaine iri yapılı Pallarés’in arkasına saklanmak için kendini attı.
Casagemas, ‘Voila pour toi!’ (Al bakalım, bu sana) diye bağırarak onun çömelmiş bedenine ateş etti. Germaine’den bir saniyenin küçük bir kesiti kadar sonra tepki veren Pallarés ellerini kaldırdı ve kurşunu saptırmayı başardı, fakat patlamanın etkisi Germaine’i yere savurdu."
AĞZINDAN ÇIKAN İKİNCİ CÜMLE: “VOILA UN POUR MOI”
“Onu öldürdüğüne inanan Casagemas, bu kez silahı kendisine çevirdi. ‘Et voilà pour moi!’ (Ve bu da benim için) diye haykırarak tetiği çekti ve sağ şakağına bir kurşun sıktı. Manolo’nun üzerine yığıldı, ‘Yüzü ezilmiş bir çilek gibiydi.’
Kaçışan müşterilerin çığlıkları dindikten ve duman dağıldıktan sonra, Germaine yerden kalktı.
Hıçkırarak Pallarés’e sarıldı, onu kalkan olarak kullandığı için af diledi ve hayatını kurtardığı için teşekkür etti.
Carles’e gelince, hâlâ nefes alıyordu.
Arkadaşları baygın bedenini en yakın eczaneye taşıdı.
Oradan Hôpital Bichat’ya götürüldü ve iki saat sonra orada öldü.”
ARKADAŞININ UĞRUNA İNTİHAR ETTİĞİ KADINLA PICASSO YATIYOR
Picasso elbette yıkılmıştı. Paris’e geri döndüğünde hiçbir şey aynı gelmiyordu. Casagemas ile bir zamanlar paylaştığı 130 Boulevard de Clichy’deki daireye döndü ve orada bizleri şaşırtacak bir şey yaptı.
Arkadaşının karşılık bulamadığı için intihar ettiği Germaine ile yattı.
Bu, kabul edilemez bir ahlaki müptezellik miydi?..
Yoksa üzerinde saatlerce konuşabileceğimiz son derece tartışmalı ve sorgulanabilir bir “yasak elma” cazibesi mi?..

BEDRİ BAYKAM’IN YORUMU: PİCASSO İÇİN BİR EROS VE THENATOS OLAYINDAN İBARET
Bizler için bu ikisinden biriydi ama Bedri için çok farklı boyutta felsefi bir olaydı.
“Her zaman olduğu gibi, Picasso’nun hayatında Eros ve Thanatos’un, yani aşk ve ölümün alanları birbirini besliyordu. Yaratıcı ve nihilist dürtüler birbirine bağlıydı, ki kendisi de bunu kabul ediyordu. Bir keresinde şöyle demişti: ‘Eserlerim, üst üste gelen yıkımların bir özetidir.’ Onun kadar batıl inançlı biri için, en yakın arkadaşını reddetmiş kadınla, onun son saatlerini geçirdiği dairede (belki de aynı yatakta) sevişmek, trajedinin tam rahmine bedeni ve ruhuyla dalma ihtiyacını ima ediyordu.”
DÖNEMİN AĞIR KLASİKÇİ BABALARI İSYAN EDİYOR
Casagemas’ın intiharının üstünden 6 ay geçtikten sonra Picasso’nun eserlerinde bu felakete yaptığı ilk açık gönderme hissedildi.
Picasso’nun yasını özümsemesi, bunu yaratıcı bir biçimde işlemenin yolunu keşfetmesi zaman aldı.
Ama aynı zamanda, Paris’teki ilk birkaç ayında ciddi bir tefekkür için fazla meşgul olduğu da doğruydu…
Ama o trajedilerden doğacak modern sanat ilk günlerde, dönemin klasik sanatçıları için bir nefret objesi olacaktı.
Bunu gösteren en çarpıcı olay ise o günlerde Grand Palais’de açılan bir sergide yaşanacaktı.

SAKIN BU SALONA GİRMEYİN SAYIN CUMHURBAŞKANI
Dönemin en ünlü oryantalist ressamı, Beaux-Arts akademisyeni ve o serginin salon jürisi üyesiydi Gérôme, yeni avangart sanatçılarına duyduğu tepkiyi abartılı biçimde haykırmıştı.
Exposition Universelle’deki küçük bir galeride Empresyonist tablolar sergilenmişti.
Tam Fransa Cumhurbaşkanı Emile-Loubet o salona girecekken, Gérôme aniden içeri dalmış şöyle haykırmıştı:
“Girmeyin Sayın Cumhurbaşkanım, lütfen girmeyin! Bu, Fransa’nın gururunun ölümüdür…”
İşte Pablo Picasso geldiğinde Fransa’nın sanatsal havası buydu…
Dönemin klasik sanatçıları doğmakta olan modern sanata böyle bakıyordu.
KLASİKLERİN KÜÇÜMSEDİĞİ O TABLO ŞİMDİ MoMA’NIN MONA LİSA’SI GİBİ
Devrimcilik bazen karşılığı geç alınan bir bakıştır.
Bir trajedi ile başlayan dönem, modern sanatın doğumundaki en önemli eserlerden birinin ortaya çıkmasına yol açacaktı.
Avignonlu Kızlar tablosu bugün New York’ta Modern Sanat Müzesi’nin (MoMa) 5’inci katındaki 502 numaralı galeride sergileniyor.
Mona Lisa tablosu Louvre için ne ise, Avignonlu Kızlar da MoMa için o.

MONA LİSA LOUVRE’DAN ÇALININCA PİCASSO NEDEN PANİKLEDİ?
Bedri o gün 1.5 saat boyunca bana başka birçok hikâye daha anlattı.
Picasso’nun Afrika sanatını ilk gördüğünde duyduğu heyecanı, Louvre müzesinden çalınmış bazı Afrika heykellerini satın aldığını, ancak müzeden Mona Lisa tablosu da çalınınca, o hırsızlığın da kendinden bilineceği paniği ile, ünlü şair Apollinair’e ile bu heykelleri Seine Nehri'ne atmak için nasıl saatlerce dolaştıklarını da anlattı mesela.
Dedim ya, bir gazeteci için harika bir ayrıcalıktı.
Bana çok iyi geldi.
NOT: SERGİ ÖNÜMÜZDEKİ AY BODRUM’DA DA AÇILIYOR
Daha önce Paris’te de açılan sergi Eylül ayı sonuna kadar açık.
Önümüzdeki ay da bir benzeri Bodrum’da açılacak.
Vaktiniz olursa, çok ilginç bir sanat hikayesi yolculuğu yapabilirsiniz.
patronlardunyasi.com