Teknoloji


Teknoloji dünyasının parlak sloganlarla hayatımıza soktuğu ve eğitim sistemlerini peşinden sürüklediği "dijital yerli" kavramı, pratikte büyük bir hayal kırıklığına dönüştü. Türkiye Gazetesi'nden Dr. Öğr. Üyesi Hüseyin Haydar Kutlu, kaleme aldığı son köşe yazısında, çocukların teknolojinin diliyle büyüdükleri ve daha yüksek IQ'ya sahip oldukları iddialarının bilimsel gerçeklerle uyuşmadığını vurguladı. Dijitalleşme uğruna okullardan kâğıt kitapları kaldıran İsveç gibi ülkelerin PISA skorlarındaki sert düşüşün ardından "ekrandan kitaba" diyerek büyük bir u dönüşü yaptığına dikkat çeken Kutlu; yeni neslin teknoloji üreten birer deha değil, yalnızca Instagram, TikTok ve bilgisayar oyunlarının pasif birer tüketicisi haline geldiğini belirtti. İşte o yazı:

Teknolojiye dair her türlü yeniliği neredeyse hiç sorgulamadan hayatlarımıza, hatta çocuklarımızın da hayatlarına dâhil etmeyi çok sevdik. “Eleştiren gençlik”, “sorgulayan gençlik” ve “soru soran gençlik” gibi sloganlar ile sadece kültürümüzü, değerlerimizi sorgulamak, eleştirmek revaç buldu. Lakin hayat tarzlarımız teknolojik yenilikler ile baştan aşağı dönüştürülürken “Nereye gidiyoruz?” sorusu nedense hatırlara bile gelmedi. Tabi, bu durumun arkasında algı tarlalarımızın baştan sürülmüş olması etkili oldu. Teknolojik değişim ve dönüşümler “ilericilik” ve “medeniyet” olarak kodlanırken bunu sorgulamak aksi şekilde yaftalanınca on yıllar boyunca teknolojinin sadece avantajları konuşulabildi; risk ve tehditlere dair ne kelam edilebildi ne de kalem oynatılabildi.

Algılarımızın şekillenmesindeki mihenk taşlarından biri olan “dijital yerli” ve “dijital göçmen” mefhumları Marc Prensky tarafından 2001 yılında ortaya atıldığında dünya genelinde “Eureka! Aradığımızı bulduk!” tadında bir karşılık buldu. Prensky’e göre yeni nesildeki çocuklar teknolojinin, internetin, bilgisayarların içine doğdular. Hâl böyle olunca yeni nesil için dijital dünyanın dili onların "anadili" gibi oldu. Yani teknolojiye mükemmel şekilde uyum sağladılar. Hâlbuki eski nesil dijital dünyayla hayatlarının ilerleyen dönemlerinde tanıştıkları için dijital göçmenlerdi ve ne kadar uyum sağlasalar da dijital dil onlar için ana dil değildi, her zaman bir tür "aksanları” vardı.

Prensky bu kavramlar ekseninde bütün eleştirilerini eğitim sistemine yöneltti ve “Dijital Yerlilerin Eğitimi”, “Dijital Oyun Tabanlı Öğrenme”, “Dünyanın Yeni Bir Müfredata İhtiyacı Var” gibi kitapları ile kitleleri etkilemeyi başardı. Benzer şekilde düşünen başka eğitimcilerin de katkıları ile sadece kitlelerin fikirlerinde değil, ülkelerin eğitim politikalarında bile dönüşümler yaşandı. Mesela İsveç bu teorileri en erken benimseyen ülkelerden biri oldu. Her öğrenciye bir tablet/bilgisayar dağıtıldı ve okul müfredatları güncellenerek anaokulundan itibaren dijital beceriler ve cihaz kullanımı kanuni bir mecburiyet hâline getirildi. Klasik kâğıt kitaplara ve fiziki kütüphanelere ise bütçe ayrılmadı. İsveç kadar radikal uygulanmasa da ülkemizde benzer süreçler 2010 yılında “Fatih Projesi” ile başladı ve yüz binlerce tablet okullarda dağıtıldı, çoğu sınıf akıllı tahtalar ile tanıştı.

Peki, çocuklarımızın çok erken yaşta dijital araçlar ile tanışmalarının, daha doğrusu bu dünyanın içine doğmalarının onlara ne katacağı iddia ediliyordu? Dijital yerli olmak nasıl bir şeydi? Büyük bir coşku ile iddia edilenler şöyleydi:

Bugünün öğrencileri, dijital araçlarda bizlerin asla ulaşamayacağı beceri seviyelerine sahipler.

Teknolojinin dili onların ana dilidir, bilgisayarların ve internetin dilini akıcı bir şekilde bilirler. Eleştirel düşünme kabiliyetleri üst kuşağın çok üstündedir.

Hızlıdırlar, aynı anda birden fazla işi (çoklu görev=multi-tasking) yapabilirler.

Üst nesille aynı kafaya sahip değiller. IQ’ları daha yüksek, bizden daha akıllılar.

Eğitim sistemimizin modası geçmiştir. Bir an evvel eğitimde dijitalleşmeliyiz. Akıllı tahtalar, online eğitim sistemleri yaygınlaştırılmalı. Öğrenme pratiklerini dijitale taşımalıyız.

Ders çalışma, ödev vs. hepsini dijitalde yapma imkânı vermeliyiz.

Bu fikirler, ebeveynlerde de müspet yankı buldu. Çocuklarının eline tablet, telefon tutuşturup keyfine bakarken vicdan azabı hissetmeye gerek kalmamıştı. 2000’li yıllarda çocuğu bilgisayarın faresini oynatabiliyor diye gurur duyanlar, 2010’lu yıllarda aynı şeyi akıllı telefonun kilit ekranını açan, galeriye girebilen, oyun oynayabilen 2 yaşındaki çocukları için söylemeye başladılar. Akım o kadar güçlüydü ki akıllı telefon ve tabletler hızla yeni normalimiz oldu ve 10 yılı geçmeden ilkokul çocuklarının bile kendine ait telefonları olmuştu. O dönemlerde akımın tersine konuşmak, hatta şüpheci yaklaşmak bile gericilik, teknoloji düşmanlığı vs. olarak algılanıyordu. Nihayetinde çocuğunun yüksek meziyetlere sahip bir dijital yerli olmasına niye şüphe ile bakılacaktı ki? Lakin 2000’li yılların coşkusu 2020’li yıllarda yerini muhasebeye ve son birkaç yılda endişe ve pişmanlığa bırakmaya başladı. Peki, bu kısacık sürede ne oldu, neler yaşandı, teorideki o parlak laflar pratikte nasıl karşılık buldu?

DİJİTAL YERLİLERİN DİJİTAL BECERİLERİ NE DURUMDA?

Yapılan aktüel çalışmalar yeni neslin en temel bilgisayar becerilerine dahi hâkim olamadıklarını gösteriyor. Dijital yerlilerimiz arasında bilgisayarlarının güvenliğini sağlamak, standart ofis programlarını kullanmak, excel’de bir formül yazmak, basit bir program yazmak, yedekleme yapmak, format atmak, bilgisayara bellek eklemek, uzak bir bağlantı kurmak gibi becerileri bilen sayısı oldukça az görünüyor. Görev yaptığım tıp fakültesine ait bilgisayar laboratuvarının kapısında asılı şu not aslında durumumuzun vahametini çok net şekilde özetliyor: “İşiniz bitince bilgisayarı kapatınız. Monitörün tuşuna basınca bilgisayar kapanmış olmuyor. Kasadan da kapatınız!”

Yeni nesil teknolojinin değil maalesef teknoloji adı altında sunulan eğlence araçlarının içine doğuyor. Her gün ortalama 7-8 saatleri bulan ekran sürelerinin nasıl geçirildiğini incelediğimizde Instagram, YouTube, TikTok gibi sosyal medya platformları, bilgisayar oyunları ve bu oyunların mobil versiyonları, arama motorlarını kullanarak internette gezinme, son zamanlarda da yapay zekâ araçlarının kullanımı öne çıkıyor. Acaba bir çocuğumuz bunların hiçbirini öğrenmeden belli yaşa gelse ve mesela 15 yaşından sonra bunları öğrenmeye çalışsa bir güçlük yaşar mıydı? Dijital yerli olmanın avantajını kaybetmiş olur muydu? Mesela Google’da arama yapmayı ne kadar sürede öğrenirdi? Muhtemelen 5 dakika. Word’de yazı yazmayı 1 saatte, Excel’de temel işlemleri 2-3 saatte, WhatsApp’ta durum atmayı ya da Instagram’da hikâye paylaşmayı dakikalar içinde öğrenirdi herhâlde.

SİLİKON VADİSİ’NDEKİLER GELENEKSEL EĞİTİMİ SEÇİYOR

Bu realiteden olsa gerek teknolojiyi geliştiren kişiler çocuklarının çok daha geleneksel yöntemler ile eğitim almalarını tercih ediyorlar. Silikon Vadisindekilerin çocuklarını gönderdiği Waldorf okullarını inceleyen bir New York Times makalesinde şöyle diyor: “Ülke genelindeki okullar sınıflarını bilgisayarlarla donatmak için yarışırken, bu okulda bilgisayar veya herhangi bir ekran bulunmuyor ve öğrencilerin evde de bilgisayar kullanması hoş karşılanmıyor. Okulun temel eğitim araçları kalem, kâğıt, kara tahta, ansiklopediler, örgü şişleri ve zaman zaman çamur gibi tamamen dokunsal nesnelerden oluşuyor. Bir Google yöneticisi olan Alan Eagle da çocuğunu buraya gönderenler arasında ve beşinci sınıftaki kızının Google kullanmayı bilmediğini belirtirken ilkokulda teknoloji kullanımını tamamen gereksiz bulduğunu ifade ediyor. Ona göre teknoloji zaten şirketler tarafından olabildiğince kolay kullanılabilecek şekilde tasarlanmaktadır, bu nedenle çocukların teknolojiyi ileride öğrenmesi "diş macunu kullanmayı öğrenmek kadar" kolay olacaktır ve acele etmeye hiç gerek yoktur.”

Hâlbuki bazı beceriler vardır ki eğer çocukluk ve ergenlik döneminde kazanılamamışsa çok geç kalınmış demektir ve telafisi pek mümkün olmaz. Mesela sistematik düşünme, dikkat ve odaklanma becerisini koruma ve geliştirme, emek vermenin güzelliğini anlama, dile hâkim olma ve hitabet becerisi, dijital dünya tarafından üretilen geniş bilgi akışlarını sıralama ve doğruluğunu ayırt etme becerisi, yüz yüze iletişim kurmayı öğrenme gibi başarının anahtarı olan meziyetler gerçek dünya tecrübeleri ve etkileşimleri ile kazanılıyor. Erken yaşlarda dijitalde geçirilen zamanlar ise bunları köreltirken yerine neredeyse hiçbir şey koymuyor. Hele küçük çocuklukta edinilen dil, motor koordinasyon, matematiksel ön bilgiler, sosyal alışkanlıklar, duygusal yönetim… gibi beceriler ekranlar yüzünden geri kalırsa telafisi mümkün olmayan büyük pişmanlıklara yol açıyor.

DİJİTAL YERLİ OLMAK AKADEMİK BAŞARIYI ARTIRDI MI?

Dijitalleşen dünyada eğitimin de süratle değişmesi gerektiğini savunanlar “dijital yerlilerin çok zeki ve başarılı olacağı” mottosuna o kadar inanmışlardı ki ABD ve Batı’daki pek çok ülke gözü kapalı bir yolculuğa çıkmıştı. Lakin son 10 yılda peş peşe yayımlanan akademik çalışmalar ile “kral çıplak” denmeye başlandı. Telefon kullanımı ile akademik başarı arasındaki ilişkiyi inceleyen bir çalışmada öğrencilerin akıllı telefonda geçirdikleri her 100 dakikanın, akademik not ortalamalarında 100 üzerinden 6,3 puanlık bir düşüşe sebep olduğu tespit edildi. Eğer öğrencilerin ekran kullanımı ders saatleri içinde olursa akademik başarıya olan zararlı etki katlanarak artıyordu. Dijital yerlilerin ders dinlerken aynı anda sosyal medyayı veya mesajları kontrol edebilecekleri yönündeki “çoklu görev” teorileri aslında birer safsatadan ibaretti. Cep telefonunun sadece ortamda bulunması dahi öğrencilerin dikkatini dağıtıp performanslarını düşürmeye yetiyordu.

2010’lu yıllardan itibaren okullarda dijitalleşmeye daha fazla para ayıran ülkelerin PISA skorları hızla düşüş gösterdi. “Ne kadar bilgisayar = o kadar başarı” diye çıkılan yolculukta okuldaki bilgisayar sayısı arttıkça matematik performansının azaldığı raporlandı. Nihayetinde dijitalleşmenin en hararetli savunucularından olan İsveç bile çok büyük bir “u dönüşü” yaparak “ekrandan kitaba” mottosu ile dijitalleşme politikalarında geri adım attı.

DİJİTAL YERLİLERİN DİJİTAL OKURYAZARLIK BECERİLERİ

Yeni neslimiz dijital dünyanın tam merkezine doğunca sanki dijital okuryazarlık becerileri de kendiliğinden gelişecek ve ekranlardan gelen bilgileri sorgulamada eski nesilden çok ileri olacakları sanılmıştı. Hâlbuki peş peşe yapılan çalışmalar gösterdi ki dijital yerlilerin bilginin doğruluğunu anlama noktasında durumu hiç iyi değildi. Bilgi sahibi olmayı bir yolculuğa benzetirsek yolculuğun daha ilk adımında problem başlıyordu. Yeni nesil, bilgiyi aramıyor, bilgiyle sadece karşılaşıyordu. Hikâyemiz bir arama motoruna soru yazarak değil, sosyal medya akışında tesadüfi olarak karşısına bilgilerin düşmesi ile başlıyordu. Karşısına düşen bilgi miktarı ise zihinlerinin sindirilebileceği miktarın çok çok üzerindeydi. Bir çalışmaya göre günlük 174 gazeteye eş değer bilgi akışına maruz kalıyorlardı. Hâl böyle olunca bilginin doğruluğu muhakeme edilemiyor ve çok kolay kandırılabiliyorlardı. İşin daha acı tarafı ise bilginin doğru olması gençlerin o kadar da umurlarında değildi. Gençler için asıl önemli olan, popüler olmayan bir fikri savunarak çevrelerinde dışlanma ve linç yeme korkusuydu. Hâl böyle olunca bilginin doğruluğu değil sosyal kabul edilebilirliği daha önemli bir kriterdi. Bunu anlamanın yolu ise bilginin kaynağı olan hesabın takipçi sayısı, gönderinin beğenilerinin fazla olması, yorumlarının olumlu olmasıydı. Bir konuyu araştırırken sonuna kadar öğrenmek de önemli değildi. Mühim olan bir tartışmayı kazanacak, bir sohbette geride kalmayacak veya sosyal ortamda aptal görünmeyecek kadar "yeterli" bilgiye sahip olmaktı. Bir diğer problem ise gençlerin düşünme eylemini yorucu bulduğu için bu işi kendileri yerine başka birilerine devretme eğilimleri idi. Hani savaşlarda vekil güçler vardır ve senin yerine onlar savaşır ya; dijital yerlilerde de vekil düşünme diye bir durum söz konusuydu. Kendi kafa yapısına uygun "vazgeçilmez bir kaynak" belirleyip herhangi bir konuda hiç muhakeme yapmadan o kaynağın dediğine inanılıyordu. Onun yerine vekaleten düşünen kaynak kimdi peki? Genelde bir içerik üreticisi, podcast yayıncısı ya da blogger. Siyasi görüşünü, dini inancını, bir olaya nasıl bakacağını sevdiği YouTuber’lara ya da Instagram fenomenlerinin fikirlerine göre belirliyordu.

DİJİTAL YERLİ OLMAK BİR EFSANE Mİ?

Her kavramı yerli yerine oturtmak lazım. Yeni neslin ayrı bir dili var mı: Evet! Bazen üst kuşağın anlamadığı tabirler ile konuşuyorlar mı? Evet; vibe almak, ghostlamak, slay, yeto, NPC, cringe gibi değişik ifadeleri sanal ortamlarda öğrenip gerçek hayatta kullanıyorlar. Cep telefonuna bir uygulama indirmek ve onu kullanmakta mahirler mi? Evet! Peki, bütün bunlar dijital yerli olmak mı? Hayır! Çünkü dijital yerli olmak kelimesi çağrışım itibarıyla teknolojide ileri olmak, bir şeyler üretebilecek kapasitede olmak, teknoloji geliştirebilecek zekâya sahip olmak gibi pozitif şeyleri çağrıştırıyor. Hâlbuki yeni neslin bütününde ya da çoğunluğunda bu özelliklerin olduğunu söylemek şöyle dursun, yüzde 5’i bile böyle olsa sevinecek durumdayız. O hâlde dijital yerli deyip toplumları sahte beklentilere sokmak yerine Instagram yerlisi, TikTok yerlisi ya da bilgisayar oyunu yerlisi denilse daha gerçekçi olmaz mıydı?

patronlardunyasi.com