Gündem


Toygun ATİLLA 

Her ne kadar içinde futbol, dünya kupası ve A Milli Futbol takımı geçse de bu bir futbol yazısı değildir. 

Bunu baştan belirteyim. Bu yazı bir Türkiye, ekonomi hatta hayat yazısıdır...

Maçtan önce Patronlar Dünyası yazarı Halil Kasapoğlu ile konuştum. O Dünya Kupası’nı yerinde izlemek için Amerika’daydı.
“3-0 kaybederiz” dedim. “Kazanırız” dedi.

Sonuçta 2-0 kaybettik.

Aslında bu sonuç beni şaşırtmadı. Çünkü maçtan önce sosyal medyada şu cümleyi yazmıştım:

“İnşallah yanılırım ama bu kolay gruptan bile ikinci tura çıkacağımıza inanmıyorum.”

Şimdi neden böyle düşündüğümü anlatayım. Ben atasözlerine inanırım. Özellikle de şu söze: “Balık baştan kokar.”

Bu yüzden futbola bakarken ilk gözümü çevirdiğim yer sadece saha olmaz. 

Yönetime, federasyona, vitrine ve kurum kültürüne bakarım. 

Bunlar sağlam değilse sahadaki başarının çoğu zaman tesadüf olduğuna inanırım. İş hayatında da böyle değil midir? Bir düşünün...

Bugün Türk futbolunun tepesine baktığımda Dünya Kupası’na gitmiş bir ülkenin özgüvenini göremiyorum.

Karşımda, 24 yıl sonra Türkiye’yi Dünya Kupası’na götüren federasyon başkanı olarak anılan İbrahim Hacıosmanoğlu var. Bu başarı hikâyesinin ona yazılmasını doğru bulmuyorum.

Çünkü hafızam çok taze.

Hakemleri soyunma odasına kilitleme tartışmaları, kulüplerle bitmeyen polemikler, sürekli kavga dili. Bence o koltuğa yakışmıyor. 

Ha kim yakışıyor diyorsanız; onun da cevabı yok bende... Neden derseniz ortada sadece siyaset, klikler ve yozluk görüyorum. Dolayısıyla İbrahim Hacıosmanoğlu'na özgü bir durum değil. Aynı koltuğa ismi geçen muhteremler için de aynı eleştiriler geçerli. 

Ben federasyon başkanlarının ülkedeki bütün kulüplerin üzerinde duran insanlar olmaları gerektiğine inanıyorum. 

Hakemler kadar tarafsız görünmek zorunda olduklarına, kazanırken de kaybederken de aynı mesafeyi korumak durumunda olduklarına inanıyorum. 

Çünkü onlar bir kulübü değil, Türk futbolunu temsil ediyorlar.

Sonra spor medyasına bakıyorum. 2002 ile 2026'yı karşılaştırıyorum. Aman Allah'ım... Kendisine spor gazetecisi diyen (bazılarını tenzih ediyorum) bir sürüsü YouTube kanallarında onun bunun adına konuşuyor. Yorumlar belaltı, herkes birinin kalemşörü... 

Bir zamanlar spor servisleri, muhabirlik vardı. Bugün ise takım, kulüp başkanı sözcülüğü ile gazetecilik arasındaki çizgi iyice silinmiş durumda.

Ekranların, YouTube kanallarının önemli kısmında gazeteci değil, gönüllü kulüp ve başkan temsilcileri görüyorum... 

Yozluk her yerde...

Sonra dönüp milli takımın vitrinine bakıyorum.

Oyuncuların üzerindeki kıyafetlere.

Fotoğraflara.

Paylaşımlara.

Damat Tween’in hazırladığı koleksiyonlara... 

Sıradan, özensiz... 

Belki size bir eşofman, tişört meselesi gibi gelebilir. Asla değil... 

Büyük ülkeler, büyük takımlar önce hikayelerini giyerler sonra sahaya çıkarlar... 

Dünya Kupası biraz da hikâye anlatma sanatıdır.

Norveç’e bakıyorum. Viking ruhunu dünyaya satıyor.

Fransa’ya bakıyorum. Her paylaşımında bir kültür, bir tarih, bir karakter hissediyorsunuz.

Arjantin’e bakıyorum, Brezilya’ya bakıyorum.

Sahaya çıkmadan önce bile bir kimlik gösteriyorlar.

Biz ise sanki havaalanından alınmış kurumsal bir kafile görüntüsü veriyoruz.

Belki size önemsiz gelebilir.

Ama inanın değil...

Çünkü futbol sadece futbol değildir. Bir ülkenin kendini dünyaya anlatma biçimidir.

Sonra dönüp 2002’ye gidiyorum.

Rüştü’nün yüzündeki güneş kremine.

İlhan Mansız’ın altın golüne.

Hasan Şaş’ın bitmeyen enerjisine.

Ümit Davala’nın saçlarına.

Şenol Güneş’in sakin karizmasına.

O takımın eksikleri yok muydu?

Vardı.

Ama bir ruhu vardı.

Bir hikâyesi vardı.

Bir karakteri vardı.

Bugün ise Türkiye’nin Dünya Kupası yolculuğunda hikâyeden çok tartışma görüyorum.

Bir tarafta federasyon tartışmaları.

Bir tarafta kulüp kavgaları.

Bir tarafta sosyal medya polemikleri.

Bir tarafta hakem krizleri.

Şimdi de Dünya Kupası sonrasına bırakıldığı konuşulan bahis soruşturması.

İşte en çok bu canımı sıkıyor.

Düşünün…

24 yıl sonra Dünya Kupası’ndasınız.

Dünyanın en büyük futbol organizasyonundasınız, futbolun etrafında dolaşan en büyük başlıklardan biri yine bahis soruşturması.

Bu sadece hukuki bir mesele değil aynı zamanda bir itibar meselesi de...

Futbol güven işidir, tıpkı ekonomi gibi...

İnsanlar sonuca değil oyuna da inanır.

Oyuna olan güven sarsıldığı anda milyon dolarlık stadyumlar da, milyon euroluk futbolcular da anlamını kaybeder.

Tıpkı ekonomi gibi...

Benim karamsarlığım biraz da bundan kaynaklanıyor.

Sahadaki 2-0’lık skor değil mesele.

Sorun daha derinde.

2002’de dünyanın konuştuğu şey Türkiye’nin futboluydu.

2026’da bizim konuştuğumuz şey ise federasyonlar, polemikler, kıyafetler, soruşturmalar ve yöneticiler.

Belki yanılırım.

İnşallah yanılırım.

İnşallah bu takım beni mahcup eder.

İnşallah ikinci tura çıkar.

İnşallah çeyrek final oynar.

Buna herkesten çok sevinirim.

Ama bugün hissettiğim şey şu:

24 yıl sonra Dünya Kupası’na dönmüş olabiliriz.

Fakat 2002’nin ruhuna hâlâ çok uzağız.

patronlardunyasi.com