Toygun ATİLLA
Yıl 2026.
Moskova’da yaşayan bir adam akşam işinden dönüyor.
Apartmanının önüne geliyor. Elini cebine atıyor. Elektronik anahtarı yerinde.
Kapıyı açmaya çalışıyor.
Açılmıyor.
Bir kez daha deniyor.
Yine açılmıyor.
Sorun anahtarında değil. Kapısında da değil.
Yüzlerce kilometre uzaktaki bir veri merkezinde.
#video_9755337#
Ukrayna’nın gönderdiği insansız hava araçları, Rus teknoloji devi Yandex’in veri merkezlerini vurmuş.
Binlerce sunucunun bulunduğu tesislerden bazıları devre dışı kalmış.
Moskova’daki adamın apartman kapısı da bu dijital altyapıya bağımlı.
Adam evinin önünde kalıyor.
Aynı saatlerde başka insanlar taksi çağıramıyor. Bazı otobüs duraklarında sefer bilgileri kayboluyor. E-postalara ulaşılamıyor. Dijital ödeme hizmetlerinde sorunlar yaşanıyor.
Bu sahne bir Netflix dizisinden alınmadı.
Financial Times’ın 14 Ekim 2026 tarihli haberinde anlatılan gerçek olaylardan hareketle kurulmuş bir sahne. Gazetenin araştırmasına göre Yandex altyapısına bağlı elektronik giriş sistemleri, ulaşım ve ödeme hizmetleri saldırılardan etkilendi.
Elbette Moskova’daki herkes kapıda kalmadı. Rusya’nın bütün sistemleri de çökmedi.
Ortaya çıkan tablo ise bilim kurgu filmlerinin yıllardır anlattığı bir tehlikenin artık gündelik hayatın parçası olduğunu gösteriyordu.

BİR ÜLKENİN DİJİTAL SİNİR SİSTEMİ
Yandex’i yalnızca Google’ın Rusya’daki karşılığı olarak düşünmeyin.
Arama motoru, harita, taksi, ödeme sistemleri, bulut bilişim, yapay zekâ ve binlerce işletmenin kullandığı dijital altyapı…
Rusya, Batılı teknoloji şirketlerine bağımlılığını azaltmak için yıllarca kendi teknoloji ekosistemini büyüttü.
Bu kez başka bir sorunla karşılaştı.
Çok sayıda hizmetin aynı şirketin altyapısına bağımlı olması.
8 Ekim’de Yandex’in Sasovo veri merkezi vuruldu. Tesiste yangın çıktı. On binlerce sunucunun bulunduğu merkezde faaliyetler durduruldu.
Yandex, bazı ekipmanların yeniden çalıştırılıp çalıştırılamayacağını bile belirleyemediğini açıkladı.
Şirketin yapay zekâ geliştirmekte kullandığı üç süper bilgisayardan ikisi bu tesiste bulunuyordu. Hasar görüp görmedikleri ilk açıklamalarda netleşmedi.
Sonraki günlerde iki Yandex veri merkezi daha hedef alındı.
14 Ekim’de saldırıların kapsamı genişledi. Bu kez Rusya’nın en büyük bankası Sberbank’ın Saratov bölgesindeki veri merkezi vuruldu.
Sberbank hizmetlerinin normal şekilde çalıştığını açıkladı.
Aynı gün Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, üst düzey yetkilileri siber güvenlik toplantısına çağırdı.
Kremlin Sözcüsü Dmitri Peskov, toplantının son saldırılar nedeniyle yapılmadığını, daha kapsamlı bir güvenlik çalışması olduğunu söyledi.
Toplantının gündeminde yapay zekânın ekonomik faydalarının yanında, bu teknolojilerin devletler tarafından silah olarak kullanılmasının yaratabileceği tehlikeler de vardı.
Bir zamanlar ülkelerin stratejik hedefleri petrol rafinerileri, köprüler, demiryolları ve elektrik santralleriydi.
Bunlar hâlâ stratejik hedefler.
Ama artık veri merkezleri de aynı listenin içinde.
Modern bir ülkenin ekonomik hayatı yalnızca yollardan, binalardan ve makinelerden oluşmuyor.
Görünmeyen bir dijital altyapı bütün bunları birbirine bağlıyor.
O altyapı hasar gördüğünde, birbirinden tamamen bağımsız görünen hizmetler aynı anda aksayabiliyor.
FRANSA’DA BUZDOLAPLARI 50 DERECEYE ÇIKTI
Şimdi kamerayı Moskova’dan Paris’e çevirelim.
Bir süpermarketin soğuk hava dolabını düşünün.
İçinde etler, süt ürünleri, dondurulmuş gıdalar var.
Dolabın sıcaklığı otomatik olarak kontrol ediliyor.
Mağaza çalışanlarının sürekli termometre kontrol etmesine gerek yok.
Sistem uzaktan izlenebiliyor, ayarlanabiliyor.
Sonra birileri sisteme giriyor.
Soğutucuların sıcaklık ayarlarını değiştiriyor.
Bazı dolaplar 50 dereceye kadar ısınıyor.
Ürünler bozuluyor.
Bazı mağazalarda yangın çıkıyor.
12 Ekim’de Fransa’nın büyük süpermarket zincirlerinde yaşanan siber saldırı tam olarak bu tür sonuçlara yol açtı.
Intermarché, Carrefour, Monoprix ve Coopérative U gibi zincirlerin yüzlerce mağazası etkilendi.
Reuters’ın 13 Ekim tarihli haberine göre saldırganların kimliği henüz belirlenemedi. Herhangi bir örgüt sorumluluk üstlenmedi. Fidye talebi de ortaya çıkmadı.
Olayın teknik ayrıntıları daha da çarpıcıydı.
Saldırıdan etkilenen soğutucuların bir bölümünde Danimarkalı Danfoss’un kontrol yazılımları kullanılıyordu.
Danfoss, bazı cihazların kullanım ömrünü tamamladığını, artık güvenlik güncellemesi almadığını veya eski yazılımlarla çalıştığını açıkladı.
Reuters, internet üzerinden erişilebilir durumda bulunan en az 4 bin 500 Danfoss arayüzü tespit etti. Bunların kaçının güvenlik açığı taşıdığı kesin olarak belirlenemedi.
Bu ayrıntıyı özellikle önemli buluyorum.
Çünkü saldırganların markete girmesine gerek yoktu.
Dolapların fişini çekmelerine de.
Sadece internet üzerinden erişilebilen bir kontrol sistemine müdahale etmeleri yeterliydi.
Dünyanın herhangi bir yerinden bir bilgisayarın başında oturan insan, başka bir ülkedeki gıda stoklarını kullanılamaz hale getirebiliyordu.
Bilim kurgu filmlerinde görmeye alıştığımız türden bir olay.
Bu kez mağaza çalışanları gerçekten bozulan ürünleri çöpe atıyordu.

BİR GÜN DÜNYANIN EKRANLARI MAVİYE DÖNDÜ
19 Temmuz 2024.
Dünyanın farklı ülkelerindeki bilgisayar ekranlarında aynı sorun ortaya çıktı.
Mavi ekran.
Bilgisayarlar açılmıyor.
Havalimanlarında işlemler aksıyor.
Uçuşlar iptal ediliyor.
Bankalar ve hastaneler sorun yaşıyor.
İşin ilginç tarafı, ortada bir siber saldırı yok.
Bir savaş da yok.
ABD’li siber güvenlik şirketi CrowdStrike’ın hatalı yazılım güncellemesi var
Microsoft’un açıkladığı rakama göre 8,5 milyon Windows cihazı etkileniyor.
Dünyadaki Windows bilgisayarların yüzde 1’inden bile azı.
Ama o küçük oran, kritik sektörlerde yoğunlaştığı için küresel ölçekte büyük bir aksaklık yaratıyor.
Bir güvenlik yazılımı, korumakla görevli olduğu bilgisayarların çalışmasını engelliyor.
Bu olay teknoloji dünyasında uzun süredir bilinen bir sorunu görünür hale getirdi.
Bir sistemi güvenli hale getirmek için kurduğunuz mekanizma, bazen sistemin çalışmasını durduran mekanizmaya dönüşebiliyor.
İSVEÇ’TE GELECEĞİN PARASI, ÇEKMECEDEKİ BANKNOT
Şimdi başka bir sahne.
Stockholm’de bir ev.
Masanın üzerinde cep telefonu, akıllı saat, kredi kartları.
Her şey dijital.
Fakat İsveç Merkez Bankası vatandaşlara bir tavsiyede bulunuyor:
Evde nakit para bulundurun.
Hem de ne kadar olması gerektiğini söylüyor.
Yetişkin başına yaklaşık 1.000 İsveç kronu.
Neden?
Çünkü internet çalışmayabilir.
Elektrik kesilebilir.
Bankanın ödeme sistemi devre dışı kalabilir.
4 Mart 2026’da açıklanan ve 12 Mart’ta yayımlanan ödeme raporuna da giren bu tavsiye, yalnızca nakit parayla sınırlı değil.
İsveç Merkez Bankası farklı ödeme ağlarına ait kartlar bulundurulmasını, fiziksel kartların saklanmasını ve çevrimdışı ödeme seçeneklerinin kullanılabilir olmasını istiyor.
Düşünün.
Dünyanın dijitalleşmede öncü ülkelerinden biri, vatandaşlarına çekmecelerinde banknot bulundurmalarını öneriyor.
Bu, dijital ekonomiden vazgeçildiği anlamına gelmiyor.
Dijital ekonomi durduğunda alışverişin devam edebilmesi için bir alternatif hazırlanıyor.
Eylül 2026’da Kuzey Avrupa ülkeleri kriz ve savaş koşullarında kritik mal ve hizmetlerin tedarikini sürdürebilmek için ortak bir dayanıklılık bildirisi de imzaladı

Bir tarafta yapay zekâ, temassız ödemeler ve dijital kimlikler.
Diğer tarafta banknot, fiziksel kart ve yedek tedarik zincirleri.
Gelecek ile geçmiş aynı masada oturuyor.
PUSULA NEDEN HÂLÂ ÖNEMLİ?
Bir savaş gemisi düşünün.
Uydu bağlantıları var.
Elektronik haritaları var.
GPS sayesinde konumunu hassas biçimde belirleyebiliyor.
Peki GPS sinyali karıştırılırsa?
Ya gemiye yanlış konum bilgisi gönderilirse?
Bu, modern denizcilikte ve askerî harekâtlarda gerçek bir risk.
Bu nedenle alternatif konumlandırma sistemleri, bağımsız seyir yöntemleri ve klasik navigasyon becerileri önemini koruyor.
İngiltere’nin geliştirdiği eLoran gibi karasal radyo navigasyon sistemleri de bu arayışın bir parçası.
Pusula ve kâğıt harita tek başına modern elektronik sistemlerin bütün işlevlerini yerine getiremez.
Ama elektronik sistemler çalışmadığında kullanılabilecek bağımsız yöntemlerin bulunması, güvenliğin başka bir boyutu.
Aynı mantık, savunma ve istihbarat kurumlarında haberleşme, kayıt tutma ve emir-komuta sürekliliği için de geçerli.
Burada önemli olan daktilonun bilgisayardan üstün olması değil.
Bilgisayarın çalışmadığı durumda görevin sürdürülebilmesi.
OTOMASYON PARADOKSU
Bütün bu olayların arkasında tek bir temel sorun var.
Otomasyon Paradoksu.
İnsanlık, hata oranını azaltmak, üretimi hızlandırmak ve maliyetleri düşürmek için sistemleri otomatikleştiriyor
Bunun çok büyük faydaları var.
Ancak otomasyon arttıkça insanın sistem üzerindeki doğrudan kontrolü azalabiliyor.
Bir fabrikada makineler üretimi yönetiyor.
Bir bankada yazılımlar işlemleri gerçekleştiriyor.
Bir havalimanında dijital sistemler uçuş operasyonlarını destekliyor.
Bir hastanede hasta bilgileri elektronik kayıtlarda tutuluyor.
Bunların her biri kendi başına önemli bir teknolojik ilerleme.
Sorun, sistemlerin birbirine bağımlı hale gelmesi ve alternatiflerin yetersiz kalmasıyla başlıyor.
Bir yazılım arızası, aynı yazılımı kullanan binlerce şirketi etkileyebiliyor.
Bir veri merkezine yapılan saldırı, onun hizmet verdiği başka işletmeleri de durdurabiliyor.
Bir elektrik kesintisi, bankada paranız olmasına rağmen ödeme yapmanızı zorlaştırabiliyor.
Otomasyonun bir başka sonucu da insan becerilerinin zamanla zayıflayabilmesi.
Yıllarca otomatik sistemle çalışan bir operatörün, kriz anında aynı işi manuel olarak yürütmesi her zaman kolay değil.
Bu yüzden gelişmiş sistemlerin güvenliğinde artık yalnızca saldırıları önlemek değil, saldırı veya arıza sonrasında faaliyetleri sürdürebilmek de önemli.
TÜRKİYE’DE BİR SABAH…
Şimdi filmi Türkiye’ye taşıyalım.
Sabah saat 08.00.
İstanbul’da bir banka şubesi.
Ekranlar açılmıyor.
Bir hastanede elektronik hasta kayıtlarına ulaşılamıyor.
Bir lojistik şirketinde araçların konum bilgileri kayboluyor.
Bir fabrikada merkezi kontrol sistemi duruyor.
Bir havalimanında dijital işlemler aksıyor.
Bunlar Türkiye’de aynı anda yaşanmış olaylar değil.
Bir kriz senaryosu.
Ancak dünyada son yıllarda yaşananlar, böyle senaryoların neden ciddi biçimde incelenmesi gerektiğini gösteriyor.
Türkiye’de bankacılık ve ödeme sistemleri başta olmak üzere kritik altyapılar için iş sürekliliği ve yedeklilik düzenlemeleri bulunuyor.
Fakat asıl soru, planların kâğıt üzerinde var olup olmadığı değil.
Gerçek bir kriz sırasında ne kadar etkili çalıştıkları.
Örneğin bir bankanın veri merkezi devre dışı kaldığında ne kadar sürede yedek sisteme geçilebiliyor?
Bir hastanede internet kesildiğinde acil hizmetler nasıl sürdürülüyor?
Bir fabrikanın otomasyon yazılımı çalışmadığında üretim tamamen mi duruyor?
Ve belki de iş dünyası için en önemli soru:
Şirketler dijitalleşmeye yatırım yaparken, dijital sistemler çöktüğünde ayakta kalabilmeye ne kadar para harcıyor?
FİLMİN SON SAHNESİ
Yeniden Moskova’ya dönelim.
Apartmanın önündeki adam hâlâ kapıyı açmaya çalışıyor.
Cebinde akıllı telefonu var.
Telefonunda onlarca uygulama.
Dünyanın herhangi bir yerindeki insanla saniyeler içinde konuşabilecek teknolojiye sahip.
Ama evinin kapısını açamıyor.
Çünkü kapının açılması için gerekli dijital hizmet başka bir yerde kesintiye uğramış.
Bu olay, teknolojinin başarısızlığını değil, ona ne kadar bağımlı hale geldiğimizi anlatıyor.
Fransa’da bozulan gıdalar, Rusya’da aksayan hizmetler, İsveç’te önerilen nakit para, uydu navigasyonuna hazırlanan alternatifler…
Hepsi farklı bir sorunun parçaları.
Dünyanın daha fazla teknolojiye ihtiyacı olduğu açık.
Ama belki de aynı derecede önemli başka bir ihtiyacı var.
Teknoloji çalışmadığında ne yapılacağını bilmek.
21. yüzyılın en büyük teknoloji sınavı, makinelerin neler yapabildiği değil; makineler sustuğunda insanların neler yapabildiği olacak.
patronlardunyasi.com