Spor


Halil KASAPOĞLU

2019’da Ankara’da, Sırbistan’a kaybettiğimiz Avrupa Şampiyonası finalinde salondaydım.

Dört yıl sonra Brüksel’de, yine Sırbistan’a karşı kazandığımız finalde de tribündeydim.

Bugün İtalya karşısında bir kez daha Avrupa şampiyonluğu için sahaya çıkarken yine salonda olacağım.

Voleybolu yalnızca final oynadığımız haftalarda takip etmiyorum.

Yıllardır hem kulüp takımlarımızın hem de milli takımımızın sıkı bir takipçisiyim.

Final etabına da ev sahipliği yaptığımız Avrupa Şampiyonası’nda da iki maçımızı yerinden izleme fırsatım oldu.

Sinan Erdem’deki atmosferi anlatmak kolay değil.

Tribünler tıklım tıklım, oyunculara ilgi büyük.

Bu takım her anlamda gerçek bir winner.

VNL şampiyonlukları, Avrupa şampiyonluğu ve yıllara yayılan üst düzey rekabet gücüyle Filenin Sultanları, bana göre Türkiye spor tarihinin en başarılı takımı.

Hepsiyle ayrı ayrı gurur duyuyoruz.

Bugün de İtalya’yı yenip üst üste ikinci kez Avrupa şampiyonu olacağımıza yürekten inanıyorum.

Kızlara güvenim tam.

Fakat tam da bu coşkunun ortasında, sık sık tekrarladığımız bir cümleyi biraz irdelemekgerektiğini düşünüyorum.

Biz gerçekten voleybol ülkesi miyiz?

VARGAS'TAN ÖNCE VARGAS'TAN SONRA

Kadın milli takımımız Vargas’tan önce de çok iyi bir takımdı.

Avrupa finalleri oynuyor, madalyalar kazanıyor, dünyanın en güçlü rakipleriyle başa baş mücadele ediyordu.

Ankara’daki 2019 finalini tribünden izlemiş biri olarak, o takımın şampiyonluğa ne kadar yaklaştığını biliyorum.

Dolayısıyla geçmişi “Vargas yoktu, başarı da yoktu” diye anlatmak hem yanlış hem de haksızlık olur.

Ama başka bir gerçeği de görmezden gelemeyiz.

Milletler Ligi’nde ve Avrupa Şampiyonası’nda altın madalyaya ulaşmamız, Vargas’ın millitakımda oynamaya başladığı 2023 yılına rastlıyor.

Vargas’ın takıma katkısı, formayı giydiği ilk günden beri üst seviyede.

Vargas olmasaydı aynı kupaları kazanabilir miydik?

Bunun cevabını vermek mümkün değil ancak benim kanaatim, işimizin çok daha zor olacağıyönünde.

Burada dikkat çekmek istediğim husus Vargas’ın milli takımdaki yeri değil.

O, bu takımın oyuncusu ve bu başarının ortağı.

Mesele onun doğduğu ülke veya aidiyeti değil; bizim oyuncu yetiştirme kapasitemiz.

Kendimize voleybol ülkesi diyorsak, neden düzenli olarak kendi altyapımızdan bu ölçüde fark yaratabilen hücum oyuncuları çıkaramadığımızı da konuşabilmeliyiz.

KAZANAN KULÜPLERDEN ÜRETEN SİSTEME

VakıfBank’ın, Eczacıbaşı’nın ve Fenerbahçe’nin Avrupa başarıları hepimizin göğsünü kabartıyor.

Türk kulüplerinin Avrupa voleybolundaki üstünlüğü tartışılmaz.

Dünyanın en iyi oyuncularının burada oynaması da başlı başına bir değer.

Ancak iyi oyuncuyu transfer etmekle iyi oyuncuyu yetiştirmek farklı şeyler.

Birincisi bütçe ve organizasyon becerisi istiyor.

Diğeri ise yıllar süren eğitim, sabır ve doğru antrenörler gerektiriyor.

Bir ülkenin her ikisini de yapabilmesi elbette ideal. Fakat birindeki başarı, diğerindeki eksikleri kendiliğinden ortadan kaldırmıyor.

Üst düzey yabancı oyuncular ligimizin kalitesini yükseltiyor.

Onlarla aynı salonda çalışmak, aynı filede mücadele etmek yerli oyuncular için de önemli bir fırsat.

Buna karşılık, kritik anlarda sorumluluğu kimin aldığına, genç oyuncularımızın ne kadar süre bulduğuna ve kulüp başarısının milli takımlara nasıl yansıdığına bakmadan yalnızca kupaları saymak eksik bir değerlendirme olur.

Erkek voleybolu da bu nedenle sorunun dışında bırakılamaz.

Kadın milli takımımızın bulunduğu seviye ile erkek milli takımımızın konumu aynı değil.

Erkeklerdeki emeği ve gelişme çabasını da değerli buluyorum.

Ama “voleybol ülkesi” diyorsak, erkek voleybolunda da belli bir eşiği artık aşmamız gerekiyor.

Bu unvanın arkasında yalnızca birkaç güçlü kulüp değil; nitelikli antrenörler ve devamlı oyuncu yetiştiren bir yapı aramak gerekiyor.

SALON DOLUYOR, PEKİ YA GÜNDEM?

Sinan Erdem’de gördüğüm ilgi gerçekten etkileyiciydi.

İlk defa bir voleybol maçına bu kadar yoğun ilgi olduğunu gördüm.

Çocukların oyuncuları isim isim tanıması, ailelerin tribünleri doldurması çok kıymetli.

Fakat milli takımın Avrupa Şampiyonası maçına gösterilen ilgiyle, sezon boyunca voleybola ayrılan yeri birbirinden ayırmalıyız.

Dün Sırbistan’la oynadığımız yarı finalin saati 19.00’dan 16.00’ya alındı.

Aynı akşam saat 20.00’de Fenerbahçe–Beşiktaş derbisi vardı.

Değişikliğin gerekçesinden bağımsız olarak, benim dikkatimi çeken ülkenin spor gündemindeki öncelik sırasıydı.

Bir tarafta Avrupa finaline çıkan milli takım, diğer tarafta sıradan bir lig derbisi.

Sohbetlerin ağırlığı yine derbideydi.

Futbolun daha çok izlenmesine itiraz etmiyorum. İnsanlara hangi sporu seveceklerini söyleyemeyiz.

Ancak reklamlarda kendimizi voleybol ülkesi ilan ederken ekranlarda, gazetelerde ve gündelik konuşmalarda ona ne kadar yer ayırdığımızı da sorgulamalıyız.

Bugün kupayı kazanırsak tebrik mesajları yağacak. Voleybol topunu diğer toplardan ayırt edemeyecek birçok hesap dijital medyada, aynı fotoğrafı paylaşacak.

SPONSORLUK MU BAŞARIYA ORTAK OLMAK MI?

Patronlar açısından da sorulması gereken soru bu.

Voleybola ayrılan kaynak, yalnızca kazanılmış başarının görünürlüğünden pay almak için mi kullanılıyor; yoksa henüz kimsenin tanımadığı oyuncuların yetişmesine de katkı sağlıyor mu?

Milli takım sponsorluğu elbette önemli.

Büyük kulüplere yapılan yatırımlar da öyle.

Fakat bir altyapı antrenörünün çalışabilmesi, küçük bir kulübün deplasmana gidebilmesi veya bir çocuğun spor hayatını sürdürebilmesi, şampiyonluk fotoğrafında görünmese de aynı ekonominin parçası.

Bugün final maçımızda salonda olacağım.

Umuyorum ki gecenin sonunda bir Avrupa şampiyonluğunu daha kutlayacağız.

Ama başlıktaki sorunun cevabını finalin sonucuna bağlamıyorum.

Kaybedersek yılların emeği değersizleşmeyecek.

Kazanırsak da bütün sorularımız cevaplanmış olmayacak.

Bu takım bize fazlasıyla gurur yaşattı.

Voleybol ülkesi olduğumuzu kanıtlama görevini de yalnızca onların omuzlarına yüklemeyelim.

patronlardunyasi.com