Türkiye ekonomisi, son iki yıldır sürdürülebilen rasyonel zemine dönüş ve öngörülebilir denge arayışında yeni bir kırılma evresine girdi. CHP kurultayına ilişkin "mutlak butlan" kararı sonrası tırmanan siyasi belirsizlik ve Merkez Bankası'nın son kredi kısıtlama adımları, iş dünyasının en büyük psikolojik dayanağı olan "faiz indirimi" beklentilerini zayıflattı. Ekonomim'den Servet Yıldırım'ın bugünkü köşe yazısına göre ekonomistler, yaşanan risk algısı değişimiyle birlikte 2026 yılı büyüme tahminlerini yüzde 4 seviyelerinden yüzde 3,5'in altına çekmeye başladı. İşte o yazı:
Faizlerin düşeceği beklentisi iş dünyasının en önemli psikolojik dayanaklarından biriydi. Şimdi o beklenti zayıflıyor. Merkez Bankası’nın hafta sonu gelen kredi sınırlama kararı durumu daha da vahimleştirdi.
Ekonomistlerin 2026 büyüme beklentilerini yüzde 4’lerden yüzde 3,5’in altına çekmesi tesadüf değil. Türkiye ekonomisi, büyümeye devam etse bile artık daha düşük tempolu, daha pahalı finansmanla ilerleyen bir döneme giriyor. Türkiye ekonomisi son iki yıldır zorlu ama öngörülebilir bir denge arayışı içindeydi. Haziran 2023 sonrası uygulanan sıkı para politikası, yüksek faizler ve kontrollü kur politikasıyla birlikte ekonomi yönetimi piyasalara “rasyonel zemine dönüş” mesajı vermişti. İş dünyasının önemli bir bölümü açısından ise bütün bu sürecin en kritik eşiği, 2025 sonunda başlayan ve 2026’da devam etmesi beklenen faiz indirim döngüsüydü. Çünkü sanayi ve ticaret tarafında finansmana erişim artık sadece pahalı değil, birçok şirket için neredeyse imkansız hale gelmişti.
Ama olmadı, sabırsızlıkla beklenen bu döngü darbe aldı. Önce İran savaşı kaynaklı enerji şoku süreci aksattı. Tam bir denge oluştu derken bu defa da CHP kurultayına ilişkin “mutlak butlan” kararının ardından oluşan siyasi belirsizlik, piyasalarda oluşan bu kırılgan dengeyi yeniden bozdu. İlk fiyatlamaların ardından piyasa artık faiz indirimi değil, yeniden sıkılaşma ihtimalini konuşmaya başladı. Nitekim geçen hafta Türk Lirası swap faizleri bir günde 90 baz puan sıçrayarak yüzde 42,75’e yükseldi. 5 yıllık CDS primi yeniden 261 baz puana çıktı. Döviz piyasasında yaklaşık 6 milyar doların üzerinde satış gerçekleştiği belirtiliyor. Bunlar sıradan günlük hareketler değil, bunlar aslında yatırımcıların risk algısındaki ani değişimin işaretleri olarak görülmelidir. Uluslararası finans kurumlarının raporları da aynı yöne işaret ediyor. Kararın hemen ardından Cuma günü birbiri ardına raporlar gelmeye başladı. Mesela HSBC, mevcut ekonomi programının henüz siyasi baskı altında olmadığı görüşünü korusa da dolarizasyon eğiliminin yeniden hızlanması halinde TCMB’nin faiz artırmak zorunda kalabileceğini söylüyordu. JPMorgan Chase ise daha ileri giderek Merkez Bankası’nın haziran toplantısında politika faizini yüzde 37’den yüzde 40’a çıkarabileceğini öngörüyordu.
Bu tablo, finansmana erişim sorunu yaşayan ve yüksek faizlerden muzdarip olan reel sektör açısından son derece kritik bir anlama geliyor. Son aylarda özellikle bazı KOBİ’ler, ihracatçılar ve sanayi şirketleri yüksek kredi maliyetleri nedeniyle ciddi bir darboğaz yaşıyor. Ticari kredi faizleri birçok sektörde yatırım iştahını fiilen durdurdu. Yatırımı boş verin, bazı şirketler işletme sermayesi ihtiyacı ile boğuşuyor. Çarkların dönmesi artık büyük ölçüde özkaynak gücü olan firmalarla sınırlı.
Oysa faizlerin düşeceği beklentisi iş dünyasının en önemli psikolojik dayanaklarından biriydi. Şimdi o beklenti zayıflıyor. Merkez Bankası’nın hafta sonu gelen kredi sınırlama kararı durumu daha da vahimleştirdi.
İÇ BORÇ YÜKÜ FAİZİ ZORLUYOR
Üstelik mesele yalnızca kısa vadeli siyasi dalgalanma da değil. Türkiye’nin önündeki devasa iç borç yükü var ve bu durum yüksek faiz döneminin daha uzun süre devam etme ihtimalini artırıyor. Geçen hafta Alaattin Aktaş köşesinde durumu tablolarla gözler önüne sermişti. Hazine önümüzdeki bir yılda yaklaşık 2,5 trilyon lira anapara, 2,2 trilyon lira faiz ödemesi yapacak. Daha çarpıcısı, Nisan 2027’de tek ayda 413 milyar liralık faiz ödemesi bulunuyor. Alaattin’in de altını çizdiği gibi bu, Cumhuriyet tarihimizin en yüksek aylık iç borç faiz ödemesi olacak.
Bu tablo düşük faiz alanına kolay geçemeyebileceğimizi gösteriyor. Çünkü enflasyon riski sürerken, siyasi belirsizlikler artarken ve yabancı yatırımcı güveni kırılganken erken faiz indirimi yeni kur şoklarını tetikleyebilir. Dolayısıyla ekonomi yönetimi açısından “yüksek faiz–kontrollü kur” dengesi bir süre daha zorunlu hale geliyor. Bunun doğal sonucu ise büyümede yavaşlama olacak gibi görünüyor. Ekonomistlerin 2026 büyüme beklentilerini yüzde 4’lerden yüzde 3,5’in altına çekmesi tesadüf değil. Türkiye ekonomisi, büyümeye devam etse bile artık daha düşük tempolu, daha pahalı finansmanla ilerleyen bir döneme giriyor.
YENİ NORMAL BU MU?
Hükümet cephesi ise piyasaya güven vermeye çalışıyor. Cevdet Yılmaz, ekonomi programının kararlılıkla sürdürüleceğini vurgulayarak “gündelik gelişmelerin etkileri geçici” mesajı verdi. Yılmaz’ın açıklamalarında özellikle üretim ekonomisine yapılan vurgu dikkat çekiciydi. İmalatçı ve sanayiciler için kurumlar vergisinin yüzde 12,5’e indirilmesini “stratejik tercih” olarak tanımlaması, hükümetin büyüme tarafını tamamen gözden çıkarmak istemediğini gösteriyor.
Ancak mevcut finansal koşullarda yalnızca vergi teşvikleri yeterli olmayabilir. Çünkü bugün iş dünyasının temel sorunu vergi değil, krediye erişim. Firmalar yatırım yapmayı değil, mevcut faaliyetlerini çevirmeyi önceliklendiriyor. Bu nedenle önümüzdeki dönemde ekonomi yönetiminin en büyük sınavı, enflasyonla mücadeleyi sürdürürken reel sektörde oluşabilecek tahribatı sınırlamak olacak. Sonuç olarak butlan kararı sonrası oluşan yeni siyasi ve finansal atmosfer, Türkiye ekonomisinde zaten zor ilerleyen normalleşme sürecini daha da kırılgan hale getirdi. Piyasalar artık yeniden aynı soruya odaklandılar. Türkiye yüksek faiz döneminden gerçekten çıkabilecek mi? Yoksa sanayici ve iş dünyası için bu dönem 2027’ye kadar sürecek yeni bir normale mi dönüşecek?
patronlardunyasi.com