Aktüel


Toygun ATİLLA 

#video_9755932#

Berlin’de bir sabah.

Bir kafeye oturuyorum.

Dışarıda sarı bir tramvay geçiyor. İçeride kahve kokusu, eski deri koltuklar, ahşap masalar…

Bir adam pencerenin önünde kitap okuyor.

Önünde bir fincan kahve. Yanında defteri.

Ne telefonuyla ilgileniyor ne de dışarıdaki insanlarla.

Sanki dünyanın bütün zamanı ona ait.

Biraz ileride bir kadın.

Kocaman bir gazeteyi açmış, sayfaların arasında kaybolmuş.

Gazeteyi katlamıyor. Başlıklara göz atıp geçmiyor. Okuyor.

Üstelik hiç acelesi yok.

İkisine de bakıyorum.

İstanbul'da olsalar ne yaparlardı diye düşünüyorum.

Muhtemelen telefonlarına bakarlardı.

Bir toplantıya yetişmeleri gerekirdi.

Ya da henüz gelmemiş bir mesajın telaşını yaşarlardı.

Oysa burada insanlar zamanın peşinden koşmuyor.

Zamanın içinde yaşıyor.

SOKAKTAKİ HAYATIN DİLİ 

Kafeden çıkıp yürümeye başlıyorum.

Berlin'in sokaklarında insanı ilk şaşırtan şey sessizlik değil.

Kimsenin kendisini bir başkasına ispatlamak zorunda hissetmiyor gibi görünmesi.

Bisikletine binmiş bir adam.

Sırtında çantasıyla işe giden bir kadın.

Eski bir apartman.

Gösterişsiz bir kafe.

Kimsenin kimseye ne kadar önemli olduğunu anlatmaya çalışmadığı bir şehir görüntüsü.

Elbette Berlin'in de zenginleri, yoksulları, telaşları, sorunları var.

Ama sokaktaki hayatın dili farklı.

Burada bir insanın değerini otomobilinin markasından, saatinin fiyatından, oturduğu semtten anlamaya çalışmıyorsunuz.

En azından benim yürüdüğüm sokaklarda gördüğüm Berlin böyle.

BENCE BERLİN'İN EN GÜZEL MANZARASI...

Sonra başımı kaldırıyorum.

Gökyüzü pembe.

Bulutlar morla turuncu arasında gidip geliyor.

Uzakta Berlin'in televizyon kulesi.

Önümden bisikletliler geçiyor.

Birden fark ediyorum.

Bu şehrin en güzel manzarası ne Brandenburg Kapısı ne müzeleri ne de tarihî binaları.

Berlin'in en güzel manzarası, sıradan hayatın kendisi.

Bir adamın kitabını okuyabilmesi.

Bir kadının gazetesine zaman ayırabilmesi.

Bir insanın hiçbir yere yetişmeden yürüyebilmesi.

Bunlar dünyanın en basit şeyleri.

Ama galiba giderek en büyük lükslerimiz haline geliyor.

YAŞAMAKTAN ÇOK YETİŞMEKLE GEÇEN BİR HAYAT 

35 yıldır gazetecilik yapıyorum.

Hayatımın büyük bölümü bir yerlere yetişmekle geçti.

Bir habere.

Bir olaya.

Bir telefona.

Bir manşete.

Hep bir sonraki gelişmenin peşinde koştum.

Bu sabah Berlin'deki o küçük kafede, kitap okuyan adama bakarken kendime bir soru sordum:

Biz ne zaman yaşamaktan çok yetişmeye başladık?

Ne zaman kahve içmek bile iki telefon görüşmesi arasına sıkıştırdığımız bir işe dönüştü?

Ne zaman bir gazetenin sayfalarını ağır ağır çevirmek lüks oldu?

Bilmiyorum.

Ama bildiğim bir şey var.

Berlin bana bu sabah büyük bir hikâye anlatmadı.

Bir başarı öyküsü, milyar dolarlık bir şirket, ünlü bir patron göstermedi.

Sadece bir adam, bir kadın, iki kahve, bir kitap ve bir gazete gösterdi.

Bir de akşamdan kalmış gibi duran pembe bir gökyüzü.

Bunların arasında unuttuğum bir şeyi hatırlattı.

Hayat hiçbir şey yapmadan da güzel.

Kim bilir belki de asıl zenginlik budur.

Bir sabah uyanıp hiçbir yere yetişmek zorunda olmamak.

Bir kahveyi soğuyana kadar içebilmek.

Bir kitabın aynı sayfasında dakikalarca kalabilmek.

Bütün dünya bir yerlere koşarken…

Bir pencerenin önünde oturup sarı bir tramvayın geçişini seyredebilmek.

Berlin'den aklımda kalan, işte bu.

Bazı şehirler insana ne kadar çok şeye sahip olabileceğini gösterir. Berlin ise ne kadar az şeye ihtiyaç duyabileceğini hatırlatıyor.

patronlardunyasi.com