Aslı SÖZBİLİR
Bir tüp bebek kliniğinin loş ışıkları altında, mikroskop camının üzerinde yan yana dizilmiş 6 embriyo duruyor. Henüz sadece birkaç hücreden ibaret olan bu biyolojik mucizeler, yakın geçmişe kadar yalnızca Down sendromu ya da kistik fibrozis gibi ağır genetik gölgeleri tespit etmek amacıyla incelenirdi. Oysa bugün, o steril camın ardındaki sessiz bekleyiş çok daha farklı bir hikayeye evriliyor. Bu hücreler artık insanlığın geleceğini puanlayan bambaşka bir ticari yazılımın süzgecinden geçiyor.
Ekran sırayla verileri dökmeye başlıyor: Tahmini boy uzunluğu, kronik hastalık riskleri ve pazarın en iddialı vaadi olarak beklenen IQ puanı aralığı... Silikon Vadisi’nin fonladığı yeni nesil girişimler; üreme biyolojisini, binlerce genin küçük etkilerini bir araya getirerek istatistiksel tahminler üreten Poligenik Risk Skorlaması (PGT-P) ile birleştiriyor. Hedef net: Genetik haritanın sunduğu ihtimaller arasından “en optimize” insanı seçmek. Ancak bu biyoteknoloji pazarlamasının parlak vaatleri ile bilimsel gerçeklik arasındaki derin uçurum, henüz aşılması güç biyolojik sınırlar ve keskin etik fay hatlarıyla şekilleniyor.
ZEKA SKORLAYAN GİRİŞİMLER
Embriyo seçimini doğrudan bilişsel yetenek, boy ve fiziksel nitelikler üzerinden derecelendirdiğini ilan eden şirketlerin başında Heliospect Genomics geliyor. Eski bir finans tüccarı olan Danimarkalı Michael Christensen tarafından kurulan ABD merkezli bu girişim, genetik geliştirmeyi savunan felsefeci Jonathan Anomaly gibi isimleri de kadrosunda barındırıyor. İngiltere’deki yarım milyon gönüllünün genetik verisini içeren kamuya açık UK Biobank veri tabanıyla kendi yapay zeka modellerini eğiten şirket, 100’e yakın embriyoyu taramak için 50 bin dolara varan paketler sunuyor. Gizli araştırmalara konu olan şirket içi görüşmelerde, yaptıkları taramayla ebeveynlere çocuklarının IQ’sunda 6 puanın üzerinde bir artış sağlama imkanı sunduklarını öne sürüyorlar.

Benzer bir fiyatlandırmayla hareket eden ABD merkezli Herasight da embriyoların hastalık risklerinin yanı sıra tahmini boy, yaşam süresi ve bilişsel yetenek derecelendirmesi sağlıyor. Şirket, poligenik modellerin aile içi tahmin başarısını kanıtlamak adına genetik veri setlerindeki biyolojik kardeş verilerini kullanarak risk skorlamasını doğruladığını iddia ediyor. Örneğin Tip-2 diyabet hastası bir çiftin 10 embriyosunu tarayarak çocuktaki hastalık riskini yüzde 40-60’lık baz seviyeden yüzde 12-20 yüzdelik puan düşürebildiklerini savunuyorlar.
Teknolojiyi doğrudan kitle pazarına ulaştırmayı hedefleyen Nucleus Genomics ise agresif pazarlama stratejisiyle öne çıkıyor. Peter Thiel’in genç girişimcileri desteklediği Thiel Fellowship fonundan yararlanan 24 yaşındaki Kian Sadeghi tarafından kurulan şirket, New York metrosuna verdiği “En iyi bebeğe sahip olun” (Have the best baby you can) ve “IQ yüzde 50 genetiktir” (IQ is 50% genetic) yazılı reklam panolarıyla büyük bir tartışma başlattı. Nucleus; kronik hastalık risklerinin yanı sıra saç ve göz rengi, boy ve IQ tahmin skoru içeren paneller sunuyor.
Sektörün poligenik tarama alanındaki ilk ticari aktörlerinden Genomic Prediction ise zamanla evrilen diliyle dikkat çekiyor. Michigan State Üniversitesi eski Araştırma Rektör Yardımcısı Dr. Stephen Hsu, Laurent Tellier ve genetikçi Nathan Treff tarafından kurulan şirket, ilk dönemlerinde genetik veri tabanları büyüdükçe embriyolarda IQ tahmininin kesinleşeceğini savunuyordu. Ancak gelen yoğun tepkilerin ardından şirket, ticari markası LifeView üzerinden odağını “Embriyo Sağlık Skoru” adı altında şizofreni, Tip-1 diyabet ve kanser gibi ağır kronik hastalık risklerini puanlamaya kaydırdı.
UZUN BOYLU, GÜZEL NESİL ARAYIŞI
Tartışma yalnızca bilişsel yeteneklerle sınırlı kalmıyor; çocuğun fiziksel görünümünü, estetik niteliklerini ve boyunu belirleme vaatleri de pazarın önemli bir kolunu oluşturuyor. Hukuki riskler nedeniyle resmi metinlerde “güzellik” kelimesi doğrudan kullanılmasa da şirketler ebeveynlere açıkça estetik ve fiziksel optimizasyon panelleri sunuyor.
Sadeghi yönetimindeki Nucleus Genomics, ebeveynlerin çocuklarının fiziksel yatkınlıklarını önceden bilme hakkı olduğunu savunarak embriyo tarama raporlarında boy parametrelerinin yanı sıra doğrudan saç rengi ve göz rengi tahminlerini bir arada sunuyor.
Herasight ve Christensen’ın kurduğu Heliospect Genomics ise 50 bin dolara varan paketlerinde embriyoların tahmini boy aralıklarını, vücut kütle indeksini (obezite yatkınlığı) ve fiziksel yapı skorlamalarını derecelendiriyor. Heliospect’in yatırımcı sunumlarında, ebeveynlerin hastalıklardan kaçınmanın ötesinde uzun boylu ve fiziksel olarak avantajlı bireyler yetiştirmek adına embriyoları sıralayabileceği fikri işleniyor. Genomic Prediction’ın kurucularından Dr. Stephen Hsu da ilk modellerinde nedeni belirlenemeyen kısa boy riski ve genel boy tahmini üzerine odaklanarak poligenik skorlamanın uzun boylu nesiller seçmek için kullanılabileceğini savunuyor.

Bilişsel ve fiziksel özellikleri tarayan bu girişimlerin arkasında, genetik verileri işleyen çok daha geniş bir sektör yatıyor. Stanford mezunu Noor Siddiqui'nin kurduğu Orchid Health bunlardan biri… Şirket, embriyonun yalnızca belirli gen bölgelerine değil, DNA'sının tamamına bakıyor, yani genetik şifresini baştan sona okuyor. “Sex eğlence içindir, embriyo taraması ise çocuk sahibi olmak için” sözüyle tanınan Siddiqui, şirketin “IQ'yu artırma” gibi bir pazarlama dili kullanmadığını, bunun yerine nörogelişimsel bozuklukları ve 200'den fazla hastalığı önlemeye odaklandığını söylüyor.
Natera'nın kurucusu Matthew Rabinowitz ve Akash Kumar tarafından kurulan MyOme ise tüp bebek sürecindeki embriyoların tüm genomunu simüle eden yazılım platformları inşa ediyor. Illumina gibi dev şirketlerin genetik okuma cihazları ve Sequence46 gibi genetik test laboratuvarları da kliniğe gelen embriyo verilerinin teknik analizini yürütüyor.
PAZARDA MUSK VE THIEL ETKİSİ
Biyoloji ile finansın kesişim noktasındaki rakamlar oldukça çarpıcı. 2024 yılı itibarıyla ABD'de tüp bebek yöntemiyle dünyaya gelen bebek sayısı 100 bini bulurken, bu rakam ülkedeki toplam doğumların yüzde 2,8’ine karşılık geldi. Yıllarca IVF hastalarıyla çalıştıktan sonra Wall Street'te yaşam bilimleri fonları yönetmeye başlayan eski üreme endokrinolojisi uzmanı Dr. David Sable, küresel üreme pazarının mevcut büyüklüğünün yıllık 25 ila 30 milyar dolar seviyesinde olduğunu vurguluyor.
Üreme teknolojilerine akan sermayeyi gözle görülür şekilde hızlandıran aslında Peter Thiel ve Elon Musk gibi figürlerin düşen doğum oranlarını ulusal bir tehdit olarak konumlandırması oldu. PitchBook verilerine göre, ABD'de bu alana yönelik risk sermayesi yatırımları 2019-2022 yılları arasında ikiye katlanarak 254 milyon dolardan 496 milyon dolara fırladı. Rüzgârın etkisi tekil şirketlerde de hissediliyor: Peter Thiel'in Founders Fund'ı ve Reddit'in kurucusu Alexis Ohanian'ın fonu Seven Seven Six, Nucleus Genomics'e 2021'den bu yana üç farklı yatırım turunda toplam 32 milyon dolar aktardı. Şirketin Ocak 2025'teki 14 milyon dolarlık son Series A turunda, Founders Fund ortağı Delian Asparouhov kendi genetik test sonuçlarını kamuoyuna açtı. Raporundaki “yüksek IQ ve şizofreni riski” verilerini çekinmeden paylaşan Asparouhov'un bu hamlesi, projeyi finanse eden yatırımcılar ile o hizmeti satın alan müşterilerin artık aynı kişiler olduğunu ve sektördeki rollerin nasıl iç içe geçtiğini açıkça kanıtladı.
Sermaye akışı yalnızca teşhis odaklı girişimlerle sınırlı kalmıyor, doğrudan IVF altyapısının kendisini dönüştürüyor. Fertility and Sterility dergisinde Aralık 2025'te yayımlanan bir araştırma, 2023 sonu itibarıyla ABD'deki yaklaşık 508 SART üyesi kliniğin 163'ünün (yüzde 32,1) özel sermaye (private equity) fonlarınca satın alındığını ortaya koyuyor. Üstelik bu klinikler, ülke genelindeki tüm IVF döngülerinin yüzde 54'ünü üstleniyor. 2013'te söz konusu oranın yalnızca yüzde 13,3 seviyesinde olduğu düşünüldüğünde, klinik payı on yılda iki katına çıkarken gerçekleştirilen döngü payının dört kattan fazla artması dikkat çekiyor. Bu tablo, özel sermaye destekli merkezlerin standartlaştırılmış protokollerle çok daha yüksek hacimli bir operasyona imza attığını gösteriyor.
Özel sermayenin yarattığı bu ölçek artışı ve endüstrileşme hamlesi, pazarın gelecekte ulaşabileceği devasa hacmin de anahtarını tutuyor. Günümüzde ABD'de tek bir tüp bebek döngüsünün maliyeti 15 bin ile 20 bin dolar arasında seyretse de Dr. Sable; otomasyon ve ölçek ekonomisi sayesinde birim maliyetin 15 bin dolar seviyesine çekilmesi halinde pazarın yıllık 400 ila 500 milyar dolarlık devasa bir büyüklüğe ulaşabileceğini öngörüyor. Tüketici talebi de bu potansiyeli doğrular nitelikte: Science dergisinde yayımlanan bir çalışma, ABD'de tüp bebek tedavisi gören çiftlerin yüzde 43'ünün, güvenli ve ücretsiz sunulması durumunda, çocuklarının prestijli bir üniversiteye girme şansını artırmak adına poligenik taramayı tercih edeceğini gösteriyor.

VAATLER VE GERÇEKLER
Şirketlerin "süper bebek" vaatlerine karşın, akademik camia derin bir fay hattıyla ikiye bölünmüş durumda. Üstelik bu alandaki tartışmalar ortak bir uzlaşıdan ziyade, birbirini hedef alan karşıt yayınlar üzerinden ilerliyor.
Eleştirel kanadın en sert darbesi 2021 yılında prestijli tıp dergisi New England Journal of Medicine’den (NEJM) geldi. Harvard ve MIT çevresinden genetikçilerin kaleme aldığı makale, embriyo seçiminde kullanılan poligenik skorların tahmin gücünü zayıflatan çok sayıda faktöre dikkat çekiyordu. Baş yazar Patrick Turley'nin hesaplamalarına göre, bir çiftin biri en üst dilimde diğeri en alt dilimde yer alan iki canlı embriyoya aynı anda sahip olma ihtimali yüzde 3'ün altında kalıyor. Bir başka deyişle, pazarlanan “10 embriyodan en iyisini seç” senaryosu pratikte neredeyse hiç yaşanmıyor.
Nitekim alanın öncülerinden gelen araştırmalar da bu şüpheci yaklaşımı doğrular nitelikte. Saygın moleküler biyoloji dergisi Cell’de 2019 yılında Shai Carmi liderliğinde yayımlanan çalışma, IQ ve benzeri karmaşık özellikler için embriyo taraması yapmanın henüz çok erken olduğu sonucuna vardı. Fen bilimlerinin amiral gemisi Science dergisi ise bu bulguyu aktarırken kritik bir noktaya vurgu yaptı: Poligenik skorlar çoğunlukla Avrupa kökenli popülasyonlardan türetildiği için diğer etnik gruplarda güvenilirliği oldukça sınırlı kalıyor; dahası yaş, cinsiyet ve coğrafyaya göre de zayıflıyor. İşin içine davranışsal özellikler girdiğinde ise sorun daha da büyüyor; nitekim eğitim düzeyi gibi çıktılar büyük ölçüde çocuğun büyüdüğü aile ortamı tarafından şekillendiriliyor.
Karşı cephede ise sektörün en agresif savunucularından biri, Genomic Prediction'ın kurucu ortağı fizikçi Dr. Stephen Hsu duruyor. Buna karşın IQ konusunda Hsu bile şimdilik temkinli bir hat izliyor. Şirketin bu skorları hassas IQ farklarını derecelendirmek için değil, yalnızca IQ'su 75'in altında kalma riski taşıyan “aykırı” DNA profillerini tespit etmek amacıyla kullandığını belirten Hsu, ABD merkezli kamu radyosu WHYY'ye verdiği demeçte durumu şöyle özetliyor: “IQ puanları hakkında tahminler yapabiliyoruz ama IVF hizmetimizde bu bilgiyi sunmuyoruz, çünkü konu çok tartışmalı.”
Yine de Hsu geleceğe dair kapıyı tamamen kapatmıyor. Dwarkesh Patel'e verdiği söyleşide, bugünkü tahmin modellerinin gerçek IQ ile tahmini IQ arasında yaklaşık 0,4'lük bir korelasyona sahip olduğunu belirten Hsu; veri seti bir milyon genotipe ulaştığında bu oranının 0,6-0,7 seviyesine çıkabileceğini öngörüyor.
ÜLKELERE GÖRE AYRIŞAN SINIRLAR
Poligenik embriyo taraması etrafındaki ticari patlama, küresel biyopolitikada belirgin bir kutuplaşmaya yol açıyor. Ülkelerin duruşu, serbest piyasadan devlet kontrollü yasaklara uzanan geniş bir yelpazede ayrışıyor.
Sektörün merkez üssü konumundaki ABD, bu alanın adeta “Vahşi Batısı”. Federal düzeyde embriyo seçim kriterlerini kısıtlayan hiçbir yasa bulunmuyor. FDA ve CLIA gibi kurumlar yalnızca laboratuvarların teknik standartlarını denetlerken, hangi embriyonun seçileceği kararı tamamen ebeveyn ile klinik arasındaki ticari inisiyatife bırakılmış durumda. Mesleki örgütlerin (ASRM) yayımladığı etik kılavuzların bağlayıcı bir yaptırımı olmaması; Heliospect, Nucleus ve Herasight gibi girişimlerin boy, görünüm ve zeka panellerini ABD'de rahatça satabilmesini sağlıyor.
Atlantik’in diğer tarafında ise tablo tam tersine dönüyor. İngiltere, yalnızca onaylı ağır ve ölümcül genetik hastalıklar (PGT-M) için taramaya izin veriyor. Tıbbi zorunluluk dışı cinsiyet seçimi ile zekâ, boy veya estetik amaçlı PGT-P taramaları suç kapsamında. ABD’li şirketlerin İngiliz kamu veri tabanı UK Biobank’ı kullanarak zekâ modelleri eğitmesi ise Londra'da kamu verilerinin “ticari öjeniye” (şirketlerin kar amacıyla, ebeveynlere sipariş üzerine embriyo seçtirmesine) alet edildiği gerekçesiyle sert tartışmalar yaratıyor.
Avrupa Birliği’nde de Oviedo Biyotıp Sözleşmesi’nin korumacı çizgisi hâkim. İnsan soyunun sağlık dışı niteliklerle ayıklanmasını reddeden bu yaklaşımın en sert uygulayıcısı Almanya; Embriyo Koruma Kanunu uyarınca sağlık dışı tüm ayrıştırmalar yasak. İspanya ve Yunanistan gibi tüp bebek turizminde öne çıkan ülkeler tıbbi taramalarda esnek olsa da AB genelinde estetik veya bilişsel seçime izin veren hiçbir yasal zemin yok.
Asya’ya bakıldığında sürecin devlet ve tıp kurullarının gözetiminde olduğu görülüyor. Dünyanın en büyük genetik dizileme kapasitesine sahip Çin, 2019’daki “gen düzenlemeli bebek” skandalının ardından ceza kanununu sertleştirerek izinsiz genetik seçimleri ve ticari öjeniyi ağır hapis cezalarına bağladı. Japonya’da ise Jinekoloji Cemiyeti (JSOG), PGT kullanımını yalnızca tekrarlayan düşükler ve ağır hastalıklarla sınırlandırarak estetik ve zekâ skorlamalarını tamamen oyun dışı bıraktı.
“TANRI'YI OYNAMAK” MI, EBEVEYN SORUMLULUĞU MU?
Bilimsel belirsizliğin altında biyoetiğin en köklü tartışması yatıyor: Seçme hakkının kendisi meşru mu? Bu soru, temelleri 20. yüzyıl başındaki devlet zorlamasına dayanan öjeninin (ırkın iyileştirilmesi) günümüzde bireysel tercihlerle sürdürülen “liberal öjeni” versiyonunu gündeme getiriyor.
Oxford'lu biyoetikçi Julian Savulescu, “Üretken İyilikseverlik İlkesi” (Principle of Procreative Beneficence) ile ebeveynlerin en iyi yaşamı sürecek çocuğu seçme konusunda ahlaki bir yükümlülüğü olduğunu savunuyor. Karşı cephede ise Alman düşünür Jürgen Habermas, genetik olarak "tasarlanan" bir çocuğun özgürlüğünü kaybederek bir tür "üretici-ürün" ilişkisine nesne olacağını belirtiyor. Harvard'lı felsefeci Michael Sandel ise sorunun "tasarımcı ebeveynlerin kibrinde" olduğunu vurgulayarak, doğaya hükmetme arzusunun koşulsuz sevgiyi yok ettiğini savunuyor. Felsefeci Robert Sparrow da bir çelişkiye dikkat çekiyor: Amaç bireysel refahsa, toplumun kalıplaşmış yargılarına boyun eğerek seçim yapmak tam da eski öjeninin mantığına hizmet ediyor.
Geçmişin soy iyileştirme politikalarının "davranış genetiği" adıyla akademiye dönmesi, toplumda ciddi bir ahlaki kaygı yaratıyor. 2021'deki ilk PGT-P bebeğinin doğumuna dair medya incelemeleri, uzman görüşlerinin yüzde 59'unun teknolojiye olumsuz baktığını ve yine yüzde 59'unun genetik ayrımcılık endişesi taşıdığını gösteriyor.
Teolojik cephede Katolik Kilisesi, embriyonun döllenme anından itibaren tam insan onuruna sahip olduğunu belirterek fazla embriyoların elenmesini ve insan iradesiyle "değerli" olanın seçilmesini kabul edilemez buluyor.
Teknolojiyi savunanlar ise embriyo seçimini binlerce yıllık bir eş seçimi pratiğinin uzantısı olarak görüyor. Founders Fund ortağı Delian Asparouhov, insanların zaten eş seçerken bilinçli veya bilinçsiz genetik eleme yaptığını, PGT-P'nin bunu sadece görünür kıldığını öne sürüyor. Eleştirmenler ise bireysel bir aşk tercihi ile laboratuvar ortamındaki ticarileşmiş, sistematik elemenin aynı ahlaki teraziye konulamayacağını vurguluyor. Nitekim mikroskop camındaki o altı embriyo, insanlığın kaderini algoritmalara emanet etmekle doğanın akışına bırakmak arasındaki en kırılgan sınırda durmaya devam ediyor.
patronlardunyasi.com