Kültür-Sanat


Yelda İPEKLİ

BÜTÜN RENKLER AYNI HIZLA KİRLENİYORDU, BİRİNCİLİĞİ BEYAZA VERDİLER”

Tüm insanlığın, medeniyetin aynı anda, aynı hızda kirlendiğini iliklerime kadar hissediyorum ve şaşarak iç çekiyorum.

Tüm insanlık enerji olarak birbirine bağlımı?

Nasıl iyilik de kötülük de bu kadar hızlı senkronize olabiliyor?

Dünyada her şey birbiriyle bağlantılı. Ve tesadüfler mantıken açıklanamıyor olsa da bilmediğimiz bir boyutta beynin yarattığı enerjilerin kesişmesi ile gerçek oluyor.

Bunu destekleyen çok fazla yaşanmış olay da var. Ama yazımın başlığına konu olan film ilk aklıma gelen.

Goldie Hawn, Hal Holbrook and Anthony Hopkins den oluşan oyuncu kadrosu ile George Feifer'in aynı adlı romanından uyarlanan, Moskova'da geçen yasak bir aşkı anlatan 1974 yapımı bu filmi değil Hopkins’in başından geçen ve bence başlı başına bir film konusu olabilecek işte bu hikayeyi yazmak/ hatırlatmak istedim.

Anthony Hopkins bu film senaryosu kendisine geldiğinde konuyu daha iyi çalışabilmek için kitabını tüm Londra da aramış, ancak bulamamış. Rol sadece senaryoyla sınırlanmayacak kadar yoruma açık olduğu için kitabı bulmak için gösterdiği çabalar ne yazık ki sonuç vermemiş. Bir gün metro beklerken oturduğu bankta bırakılmış bir kitap dikkatini çekiyor, kitabı eline aldığında bir de ne görsün George Feifer tarafından yazılan Girl from Petrovka romanı  hem de üzerinde el yazılarıyla yapılan yorum ve düzeltmelerle. İnanılmaz şaşırıyor (biz olsak “keşke başka bir şey dileseydim” derdik sanırım). Senaryo ile birlikte kitabı da okuyarak filme hazırlanıyor, çekimler başlıyor ve bir gün sete yazar ziyarete geliyor. Hopkins, çekimlerden önce  kitabı neredeyse tüm İngiltere’de arattığını ve bulamadığını söylerken yazar sözünü kesiyor ve “ne yazık ki içinde benim editlerimin olduğu bir kopyasını İngiltere’de basılması konusunu takip eden bir arkadaşıma göndermiştim ancak o bu kopyayı kaybettiği için iş öylece kaldı” diyor. Hopkins bunun üzerine içerden kitabı getiriyor peki “bu muydu? “diye soruyor. Ve evet ellerindeki kitap yazarın kendi el yazısıyla notlar aldığı kitap. Tüm sette yaşanılan şaşkınlık bir yandan da filme başka bir özellik ekliyor. Bu hikaye filmden daha çok ilgimi çekti. Tesadüfün böylesi mi desek, beyin enerji ile olasılıkları oluşturuyor mu desek bilemedim. Ne psikoloji ne de kuantum uzmanlık alanım değil.

Ancak, Jung’un “eşzamanlık” konusunda yaptığı çalışmalar bu hikaye ile bire bir örtüşüyor.

Bir makale ve Wikipedia’dan alıntılayarak bu konuya dikkatinizi çekmek istiyorum.

Carl Jung, aralarında nedensel bir bağ olmaksızın zihinsel durum ile dış dünya arasında kurulan anlamlı örtüşmeleri eşzamanlılık (senkronisite) olarak açıklar. Anthony Hopkins'in aradığı kitabın yazarın kaybettiği özdeş nüshasını bulması, bu ilkenin en çarpıcı örneğidir.

CARL JUNG EŞZAMANLILIK NEDİR?

Eş zamanlılık ilkesi nedensel olarak ilişkisiz olguların karşılıklı bağlantısı ya da birliği olduğunu varsayar. Böylece de varlığın bölünmez bir yönü olduğunu kabul eder. Bu yön unus mundus (Bir dünya) olarak betimlenebilir.

Özetle, insanlık enerji olarak birbirini etkiliyor, bir yerlere sürüklüyor. Bu filmin çekildiği zamanlardaki rafine zevklere sürüklese keşke. Aklımızdan geçirdiklerimiz, kalbimizde taşıdıklarımız kötüden, kötülükten, hırs ve sevgisizlikten değil de güzellikten beslense. Ve keşke hepimiz iç çekişlerimizde aradığımız o KİTABI bulabilsek

patronlardunyasi.com