Kültür-Sanat


Mustafa Ali AYKOL

M. Abdullah Tuğ'un yeni kitabı "İstanbul'un Unutulan Tarihi, Tılsımları ve Efsaneleri" Temmuz 2024'te the Kitap tarafından yayınlandı. 

Okuyucuyu İstanbul'un tarihine keyifli bir yolculuğa çıkartan kitabın takdim yazısını ise Abdullah Tuğ'un yakın dostu, iş insanı Murat Ülker yazdı.

Aslen finans uzmanı olan ve uzun yıllar boyunca ABD'de banka yöneticiliği yapmış olan Abdullah Tuğ ile kitabın yazılış süreci ve içerisinde yer alan bilgiler üzerine bir söyleşi yaptık.

İSTANBUL’A SEVGİSİ GURBETTE ARTTI

Abdullah Tuğ, 1961'de Tarihi Yarımada'da doğmuş fakat üniversite için Ankara'ya ve profesyonel iş yaşamı için ABD'ye gittikten sonra İstanbul'a 2006'da dönebilmiş. 

İstanbul'a olan ilgisi ve sevgisinde, uzun yıllar İstanbul'dan uzakta kalmanın verdiği özlemin de etkili olduğunu söylüyor Abdullah Tuğ:

“Uzun yıllar yurtdışında kaldıktan sonra Türkiye’ye gelince bir özlem oluyor insanda. Ben de İstanbul’u tekrar gezmeye başladım…”

Abdullah Tuğ, İstanbul’da yaptığı bu geziler ve araştırmalar sonucunda elde ettiği bilgileri kitap haline getirmeye karar vermiş.

Kitap oldukça hacimli, 630 sayfa… Konu İstanbul olunca, yani çok geniş ve kapsamlı olunca ortaya devasa boyutta bir eser çıkmış. Abdullah Tuğ, kitabı ilk bitirdiğinde yaklaşık 1000 sayfaya ulaşmış sayfa sayısı. En sonunda kırpıla kırpıla 630 sayfaya kadar düşürülmüş...

KİTABIN TAKDİM YAZISINI YAZAN MURAT ÜLKER ÇOCUKLUK ARKADAŞI

Kitabın takdim yazısında Murat Ülker, Abdullah Tuğ’un kitabı yazmaya niyeti olduğunu ama bazı tereddütleri olduğunu, kendisinin ona bu işi yapması gerektiğini söylediğini belirtiyor. 

Abdullah Tuğ’a Murat Ülker’in kitabın yazım aşamasındaki bu katkısını sordum… Tuğ, “Kitabın son halini vermeden önce, 1000 sayfaya yaklaşan haliyle hiçbir yayınevinin basmayacağını düşünüp tereddüde kapılmıştım. Murat Bey sağ olsun, ‘Sen yaz, bir şekilde kısaltılır, basılacak yer bulunur’ diyerek beni motive etti” diyerek cevap verdi.

Bu sırada, aslında Abdullah Tuğ ile Murat Ülker’in dostluğunun çocukluklarına dayandığını öğreniyorum. İki ismin ailelerinin dostluğu sayesinde çocukluktan beri tanışan iki isim, Abdullah Tuğ’un yurtdışında çalıştığı uzun yıllar boyunca da dirsek temasını hiç kesmemiş.

Zaten 2006 yılında İstanbul’a dönen Abdullah Tuğ, bir süre Yıldız Holding bünyesinde farklı görevlerde de bulunmuş ve ardından 2015’te emekliye ayrılmış.

ATLANTİK'İ KATAMARANLA BİRLİKTE GEÇMİŞLERDİ

Abdullah Tuğ ile Murat Ülker’in dostluğundan bahsetmişken, ikilinin 3 arkadaşları ile birlikte katamaranla pandemide çıktığı ve Adriyatik’i aştığı yolculuktan bahsetmemek olmaz…

Murat Ülker, pandemi yasaklarının devam ettiği günlerde çok sıkılmış ve arkadaşlarıyla olan whatsapp grubuna “Atlantik’i geçmek isteyen var mı?” mesajı göndermişti.

Mesaja cevap veren ilk 4 arkadaşıyla birlikte Murat Ülker, 29 gün süren Atlantik yolculuğa çıkmıştı.

O arkadaşlarından biri de, bu kitabın yazarı olan Abdullah Tuğ’du. 

Abdullah Tuğ, çocukluktan beri tanıdığı Murat Ülker ile arkadaşlığını 3 kelime ile anlatıyor: Kamp, avcılık ve balıkçılık arkadaşım.

Kitaba dönecek olursak… Abdullah Tuğ’un kitabı, içinde yaşarken ne kadar farkında olmasak da binlerce yıllık tarihe sahip çok özel bir şehirde yaşadığımızı bize tekrar hissettiriyor.

İSTANBUL'UN TARİHİNE BİR BÜTÜN OLARAK BAKMAK

Onlarca farklı medeniyete, millete, kültüre, dine ev sahipliği yapan bu şehri Abdullah Tuğ “Tarihsel açıdan bir bütün olarak” düşünmek gerektiğini söylüyor.

Buna bir de örnek veriyor:

“Balıklı Rum Kilisesi’ne giderseniz, tam karşısında bir kapı görürsünüz. O kapının içerisinde bir mezar vardır. Bu mezar size yatır diye izah edilir. İstanbul fethedilirken şehit olan bir asker olduğu anlatılır. Şehrin hamisi olduğu, koruyucusu olduğu söylenir. Fakat aslında o bir Bizans mezarıdır. Bir Bizans azizi yatmaktadır orada. Ama o da şehrin koruyucusudur. Osmanlı onu yapmış işte… Bizans’taki birtakım şeyleri alıp kendinde de devam ettirmeyi başarmış. Onu, Müslüman halka da enpoze edebilmiş. Aynı hikayenin benzeri Eyüp Sultan’da da mevcuttur. Bizanslıların da Eyüp Sultan’ın mezarını ziyaret ettiği ve onun başında dua ettiği rivayet olunur. O Eyüp Sultan mıdır, değil midir bilinmez ama böyle bir rivayet de mevcut…”

"BİR TARİHİ TUĞLA BİLE AYAKTA KALSA KİTABI YAZMAMDAKİ NETİCE HASIL OLMUŞ DEMEKTİR"

Abdullah Tuğ, kitabı yazmadaki temel amaç ve motivasyonunun ise bu kadim şehirde bir tarih bilinci oluşmasına katkı sağlamak olduğunu söylüyor ve ekliyor: 

“Farkına vardıkça tarihe karşı insanların saygısı da artar. Siz bir Bizans sarnıcının gereksiz olduğunu ve yıkılmasında bir sakınca olmadığını düşünebilirsiniz. Ama o sarnıcın 2 bin yıllık olduğunu, tarihten izler taşıdığını, turistlik açıdan da çok önemli olduğunu bilirseniz o zaman bakışınız değişir. Tarihe saygınız artar. Benim de bu kitaptaki temel amacım, motivasyonum bu. İstanbul’un kadim tarihinden bir tuğlanın bile ayakta kalabilmesine fayda sağlayabilirsem ne mutlu… Netice hasıl olmuş demektir.”

KOZMOPOLİT OLMASI, İSTANBUL'UN EN BÜYÜK ZENGİNLİĞİ

Kitabı okuyacak okurların ilk dikkatini çeken şeylerden birisi de, İstanbul’un kadim tarihindeki kozmopolit yapı olacak kuşkusuz. Bu şehir, birçok insanın sandığından daha fazla tarihi camiye, kiliseye, sinagoga sahip. Üstelik Hristiyanlığın birçok farklı koluna ait kiliselerin yanı sıra, Rum Ortadoks Patrikhanesi’nin de merkezi İstanbul’da…

Abdullah Tuğ’a son olarak, İstanbul’un bu tarihten gelen kozmopolit yapısını ne ölçüde koruyabildiğini ve insanların bunun ne ölçüde farkında olduğunu soruyorum… Abdullah Bey şu cevabı veriyor:

“Kozmopolitlik sadece eşyalarda, binalarda, yapılarda değil. Aynı zamanda sizin de bahsettiğiniz gibi kültürde, inançta, birlikte yaşanılan zamanlarda olması gereken bir şey… Batı Roma İmparatorluğu’na baktığınız zaman gördüklerinizle İtalya arasında bir bağlantı kuramazsınız. Ne mimari açıdan, ne başka açılardan. Ama İstanbul’da bu tam tersi yönde gelişmiş. Ben İstanbul’da okurken Hristiyan arkadaşlarım da vardı, Süryani arkadaşlarım da vardı, Musevi arkadaşlarım da vardı. Mesela din derslerine onlar çıkardı sınıftan. Ama bu hiçbir zaman bir problem haline dönüştürülmezdi. Kozmopolitlik böyle bir şey. Birlikte vakit geçirmek, birlikte büyümek, birbirini tanımak… İstanbul aslında bir süper markete benziyor bir açıdan… Bir markette 20’ye yakın çiklet çeşidi vardır. Burada da her çeşit insan, her milletten, dinden insan var… Herkes ortak bir yerde buluşabilmiş ve hayatlarını sürdürebilmiş. Bu günümüzde de bir ölçüde devam ediyor…”

patronlardunyasi.com