Burak ARTUNER
İpek Yolu’nun en görkemli duraklarından Semerkant, bugün yeniden dünyanın büyük güçlerinin hesap yaptığı şehirlerden biri. Ancak bu kez kervanların taşıdığı ipek, baharat ve değerli kumaşların yerini enerji kaynakları, kritik mineraller, teknoloji yatırımları ve stratejik ticaret koridorları alıyor.
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun bugün yani 18 Ekim 2026’da başlayan Özbekistan ziyareti, bu değişimin güncel örneklerinden biri. Rubio, ABD ile Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Türkmenistan ve Özbekistan’ı buluşturan C5+1 platformunun toplantılarına katılmak üzere Semerkant’a gidiyor. Amerikan heyetine 200’ü aşkın şirket temsilcisinin eşlik etmesi ise ziyaretin ekonomik boyutunu öne çıkarıyor.
Peki Washington neden Orta Asya’ya daha fazla eğiliyor?
Cevap, bölgenin yer altı zenginliklerinde olduğu kadar dünya ekonomisinin geleceğini belirleyecek tedarik zincirlerinde de saklı.
ABD’NİN RADARINDA KRİTİK MİNERALLER VAR
Orta Asya’nın önemi yalnızca petrol ve doğal gaz rezervlerinden kaynaklanmıyor. Bölge; uranyum, altın, bakır ve çeşitli kritik mineraller bakımından da önemli bir ekonomik potansiyele sahip.
Kazakistan, uranyum üretimiyle küresel nükleer enerji tedarikinde öne çıkarken Özbekistan altın ve uranyum kaynaklarıyla dikkat çekiyor.
Türkmenistan’ın doğal gaz rezervleri bölgenin enerji denklemindeki ağırlığını artırıyor.
Kırgızistan ve Tacikistan ise madencilik potansiyellerinin yanı sıra hidroelektrik kaynaklarıyla da önem taşıyor.
Geleceğin sanayisi açısından asıl mesele, bu kaynakların kim tarafından çıkarıldığı kadar nasıl işlendiği ve hangi pazarlara ulaştırıldığı.
Elektrikli araçlardan bataryalara, savunma sanayisinden yenilenebilir enerji teknolojilerine kadar pek çok alanda kritik minerallere duyulan ihtiyaç artıyor. Yapay zekâ altyapısının genişlemesiyle veri merkezleri, enerji sistemleri ve gelişmiş elektronik bileşenler de bu kaynakların stratejik değerini yükseltiyor.

ÇİN'E YAKINLIĞIYLA STRATEJİK
ABD açısından mesele yalnızca yeni maden sahalarına ulaşmak değil; Çin’in güçlü olduğu tedarik zincirlerine alternatifler geliştirmek.
Reuters’ın bugünkü haberine göre Washington, kaynak zengini Orta Asya’yı ticari potansiyeli ve Rusya, Çin ile İran arasındaki stratejik konumu nedeniyle daha fazla gündemine alıyor. Rubio’ya eşlik eden 200’ü aşkın iş insanı da bu ekonomik açılımın somut göstergesi.
Ancak bir ülkenin yer altı kaynaklarına sahip olması, bunların tamamının ekonomik olarak işletilebilir olduğu anlamına gelmiyor. Madenin niteliği, çıkarma maliyeti, enerji ve su ihtiyacı, işleme tesisleri ve ihracat bağlantıları yatırımın kaderini belirliyor.
Dolayısıyla Semerkant’taki temasların gerçek başarısı, açıklanacak anlaşmaların sayısından çok bunların ne ölçüde somut yatırıma dönüşeceğiyle ölçülecek.
ÇİN VE RUSYA’NIN ARASINDA YENİ REKABET SAHASI
Orta Asya’nın jeopolitik önemini anlamak için haritaya bakmak yeterli.
Bölge, Rusya ile tarihî ve güvenlik bağlarını korurken Çin’le ticaret, altyapı ve yatırım ilişkilerini derinleştiriyor. İran’a yakınlığı, Hazar Denizi üzerinden Avrupa’ya uzanan bağlantıları ve Afganistan üzerinden Güney Asya’ya açılma imkânı da bölgenin stratejik değerini artırıyor.
Çin’in bölge ülkeleriyle geliştirdiği ticari ve altyapısal ilişkiler, Pekin’in ekonomik ağırlığını artırırken ABD de C5+1 platformu ve iş dünyasının katılımıyla kendi varlığını büyütmeye çalışıyor.
Ancak bu tabloyu yalnızca ABD ile Çin arasında bir nüfuz mücadelesi olarak okumak eksik kalır. Orta Asya ülkeleri de büyük güçlerin rekabetini kendi ekonomik ve diplomatik seçeneklerini artırmak için kullanmak istiyor.
Bir başka ifadeyle Semerkant’a gelenler yalnızca bölgenin kaynaklarını aramıyor; bölge ülkeleri de kendilerine en uygun finansmanı, teknolojiyi, pazarı ve güvenlik iş birliğini arıyor.
Bu nedenle Orta Asya başkentlerinin önündeki temel mesele, tek bir ülkeye bağımlı kalmadan farklı ortaklarla çalışabilmek. Kaynakların yerel ekonomiye katkısını artırmak, ham madde ihracatından işlenmiş ürüne geçmek ve daha fazla katma değeri ülkede bırakmak da bu stratejinin parçası.
TÜRKİYE İÇİN DE YENİ BİR FIRSAT PENCERESİ
Türkiye’nin Orta Asya ile ilişkileri, Washington’ın bugün artırmaya çalıştığı ilgiden çok daha eski bir geçmişe dayanıyor.
Ortak tarih ve kültür, Türk Devletleri Teşkilatı, karşılıklı yatırımlar ve ticaret ilişkileri Ankara’nın bölgedeki varlığının temelini oluşturuyor. Ancak Türkiye açısından fırsat yalnızca kültürel yakınlıkta değil, bu yakınlığın ekonomik sonuçlara dönüştürülmesinde yatıyor.
871 MİLYON DOLARDAN GEÇEN YIL 16,9 MİLYAR DOLARA YÜKSELDİ
Ticaret Bakanlığı verilerine göre Türkiye’nin Türk Devletleri Teşkilatı üyesi ülkelerle dış ticaret hacmi 2002’de 871 milyon dolar düzeyindeyken 2025 sonunda 16,9 milyar dolara ulaştı. Üye ve gözlemci ülkelerin tamamıyla yıllıklandırılmış ticaret hacmi ise Temmuz 2026 itibarıyla 27,8 milyar dolar olarak açıklandı.
Bu büyüme, Türkiye’nin bölgedeki ekonomik bağlarının genişlediğini ortaya koyuyor.
Fakat önümüzdeki dönemdeki meselelerden biri, bu ticaretin ne kadarının yüksek katma değerli üretime, teknoloji ortaklıklarına ve kalıcı yatırımlara dönüşeceği.
Türkiye’nin avantajı, yalnızca bölge ülkeleriyle konuşabilmesi değil; Avrupa pazarına erişim, sanayi altyapısı, müteahhitlik tecrübesi, lojistik kapasitesi ve üretim kabiliyeti sunabilmesi.
Bunlara savunma sanayisi, enerji altyapısı, dijital teknolojiler, tarım, gıda işleme ve madencilik hizmetleri de eklenebilir.
Ancak ABD, Çin ve Avrupa şirketleriyle aynı pazarlarda rekabet edebilmek için finansman kapasitesi, uzun vadeli yatırım planları ve teknoloji transferi de belirleyici olacak.

ORTA KORİDOR: TÜRKİYE’NİN ELİNDEKİ STRATEJİK KOZ
Türkiye’nin Orta Asya denklemindeki en önemli avantajlarından biri, bölgeyi Hazar Denizi üzerinden Kafkasya’ya, oradan Türkiye ve Avrupa’ya bağlayan Orta Koridor.
Bu güzergâh, Asya ile Avrupa arasındaki ticaretin farklı rotalar üzerinden çeşitlendirilmesi açısından önem taşıyor. Demiryolları, limanlar, gümrük sistemleri ve lojistik merkezler yalnızca taşımacılığın değil, ticari ilişkilerin de gelişmesini sağlayabilecek altyapıyı oluşturuyor.
Doğal kaynaklarla bağlantısı da açık: Bir madenin çıkarılması kadar güvenilir ve ekonomik biçimde uluslararası pazarlara ulaştırılması önemli. Aynı şekilde ham maddenin bölgede işlenmesini sağlayacak tesisler kurulduğunda lojistik güzergâhlar çok daha geniş bir ekonomik ağın parçasına dönüşebilir.
Türkiye açısından hedef, yalnızca bu ticaretten geçiş geliri elde etmek olmamalı. Bölge ülkeleriyle ortak sanayi yatırımları geliştirmek, depolama ve işleme tesislerine katılmak, lojistik hizmetlerini büyütmek ve Avrupa pazarına erişim avantajını değerlendirmek de stratejinin parçası olabilir.
Böyle bir model, Türkiye’yi yalnızca iki coğrafya arasındaki köprü değil, üretim ve ticaret zincirinin aktif bir halkası hâline getirebilir.
SEMERKANT’TAN ANKARA’YA UZANAN SORU
Rubio’nun ziyareti, Orta Asya’nın uluslararası gündemdeki yerinin değiştiğine işaret ediyor.
ABD’nin ticaret ve yatırım heyetiyle bölgeye yönelmesi, kritik minerallerin küresel rekabetteki öneminin diplomatik ilişkilere nasıl yansıdığını gösteriyor.
Bu gelişme Türkiye için de bir hatırlatma niteliğinde.
Bölgedeki tarihî ve kültürel bağlar önemli bir başlangıç noktası.
Ancak küresel ekonomik rekabette kalıcı yer edinmek için bunların finansmana, teknolojiye, üretime ve ticarete dönüşmesi gerekiyor.
Semerkant’ta bugün konuşulan yalnızca yer altındaki zenginlikler değil; o zenginliklerin gelecekte hangi ülkelere, şirketlere ve üretim merkezlerine ekonomik güç kazandıracağı.
ABD AĞIRLIĞINI ARTIRMAK İSTİYOR
ABD yatırım ve teknolojiyle, Çin genişleyen ticari ve altyapısal varlığıyla, Rusya tarihî ve güvenlik ilişkileriyle sahada. Türkiye’nin önündeki fırsat ise bu rekabetin dışında kalmadan, kendi kapasitesine uygun ortaklıklar geliştirerek bölgedeki ekonomik ağırlığını artırmak.
İpek Yolu’nun yeni döneminde kervanların yükü değişti.
Mesele sadece kaynağa ulaşmak da değil kaynakların yarattığı değerin ne kadarına sahip olunacağı da önemli bir nokta.
Semerkant’taki asıl yarış da burada başlıyor.
patronlardunyasi.com