Burak ARTUNER
#video_9754321#
Göksel Arsoy, arkasında yalnızca “Samanyolu”, “Şafak Bekçileri”, “Altın Çocuk” gibi filmler bırakmadı. Bir de bir dönem Türk sinemasının seyircisine nasıl baktığını, mesleğini nasıl yaptığını ve başka sanatçıların özel hayatına nasıl yaklaşılması gerektiğini anlatan, sadece anlatmakla kalmayıp kendi yaşam biçimiyle de gösterdiği bir ilke bıraktı.
PİLOT OLAMADI, ALTIN ÇOCUK OLDU
15 Mart 1936'da Kayseri'de doğdu. Aslında hayalindeki meslek oyunculuk değildi. Babası gibi havacı olmak istiyordu, Hava Harp Okulu'na girmek istedi ancak pilot babası bu isteğine karşı çıktı. Çocukluğu ve gençliği havacılık tutkusu içinde geçti. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'nde okurken Yeşilköy Havalimanı'nda çalıştı. Sonra hayat, onu hiç hesaplamadığı başka bir piste çıkardı.
1957'de “Kara Günlerim” ile sinemaya adım attı. Ve o günden sonra gökyüzüne değil, beyazperdeye yükseldi. Kısa süre içinde Yeşilçam'ın en sevilen jönlerinden biri oldu. “Altın Çocuk” lakabı da onunla birlikte kaldı.

SEYİRCİYİ HİÇ UNUTMADI
Göksel Arsoy'un sinema anlayışının merkezinde seyirci vardı. Belgin Doruk'la 15 filmde birlikte rol aldı. İkilinin beyazperdedeki romantizmini anlatırken yıllar sonra şöyle diyecekti:
“Halk kendini bizim yerimize koyup çok mutlu oluyordu.” Belki de Yeşilçam'ın sırrını bundan daha iyi anlatan çok az cümle vardır. Çünkü o yıllarda seyirci yalnızca film izlemiyordu. Kendini perdeye koyuyordu.
Göksel Arsoy ve Belgin Doruk'un sandal gezintilerinde, mum ışığında yemeklerinde, danslarında, birbirlerine söyledikleri şiirlerde kendi aşkını buluyordu. Kadın seyircilerin ona taktığı isim de boşuna değildi: “Aşkı öğreten adam.” Arsoy bu ilgiyi hiçbir zaman küçümsemedi. Tam tersine, seyircinin kendisine verdiği değerin farkındaydı. Belki de onun yıldızlığının en önemli tarafı buydu.
'BENİM ÖZEL HAYATIM' DİYENLER VAR ÖYLE DEĞİL
İki yıl önce Hürriyet'e verdiği bir röportajda, şunları söyledi: "Sinemaya başladığım günden itibaren seyirciye sevgi ve saygıya daima çok dikkat ettim. Aman onlara karşı bir hata yapmayayım diye düşündüm. Bu çok önemli. Mesela dikkat etmeyenler var. Veya “Benim özel hayatım” diyenler var. Öyle değil. Bizleri bu yıllara taşıyan insanlara büyük vefa borçluyuz. Onların sayesinde buralara geldik. Onlar hata yapmaz. Çok başarılı oldum, hiç kötü bir gün yaşamadım."

ŞÖHRETİ DEĞİL, MESLEĞİ ÖNEMSİYORDU
Arsoy oyunculukla yetinmedi. Yapımcılık yaptı, müzikle ilgilendi, kendi film şirketini kurdu, 12 yapım gerçekleştirdi. Çocukluk tutkusu olan havacılığı da 1963 tarihli “Şafak Bekçileri” ile sinemaya taşıdı. Üstelik yalnızca oyuncu olarak değil, yapımcı olarak da filmin içinde yer aldı.
1999'da Altın Portakal Yaşam Boyu Onur Ödülü'ne, 2024'te ise Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü'ne layık görüldü. 2017'de yayımlanan “Altın Çocuk” adlı otobiyografisi ise kendi hikâyesini başkasının anlatmasına bırakmadığını gösteriyordu.
Hayatını kendisi yazmıştı. Çünkü onun ifadesiyle insan kendi hayat hikâyesini kendisi yazmalıydı; aksi halde eksik kalırdı.
BİR DEVRİN SON JÖNLERİNDEN
Göksel Arsoy'un temsil ettiği Yeşilçam artık yok. O yılların sinema salonları, film yıldızlarının gazete manşetlerine taşındığı dönem, seyircinin oyuncularla kurduğu o romantik bağ...
Hepsi başka bir dünyanın parçası. Fakat Arsoy'un yıldızlığı yalnızca yakışıklı bir jön olmasından kaynaklanmıyordu. Seyircinin kendisine verdiği sevgiyi biliyordu. Mesleğine saygı duyuyordu. Ve başka bir sanatçının hayatına dair sınırın nerede başladığını da biliyordu. Belki bu yüzden 90 yaşında aramızdan ayrılırken geriye yalnızca eski filmlerini bırakmadı, okumasını bilene bazı ilkeler de bıraktı: Seyirciye saygı, mesleğe sadakat, sanatçıya vefa, özel hayata sınır ve elbette zarafet.
patronlardunyasi.com