Burak ARTUNER
#video_9743640#
Haziran 2004...
Takvimler Türkiye'nin uluslararası alanda en önemli organizasyonlarından birine doğru ilerlerken İstanbul, alışılmış ritmini yavaş yavaş kaybetmeye başlamıştı. Kahvehanelerde, vapurlarda, minibüslerde tek konu vardı: "NATO geliyor."
İlk bakışta bu iki kelime sıradan görünüyordu. Ancak İstanbul için anlamı çok başkaydı.
Çünkü NATO üyesi 26 ülkenin devlet ve hükümet başkanları ile ortak ülkelerin temsilcileri geliyordu.
ABD Başkanı George W. Bush, Birleşik Krallık Başbakanı Tony Blair, Almanya Şansölyesi Gerhard Schröder, Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac de bu liderler arasındaydı.

Kısacası dünyanın en güçlü devletlerinin liderleri aynı anda bu şehirde buluşacak, alınacak kararlar yalnızca Türkiye'yi değil, küresel siyaseti de etkileyecekti.
İstanbul haftalar öncesinden dev bir güvenlik sahasına dönüştürüldü.
Kritik yollar yeniden planlandı, toplantı merkezlerinin çevresi bariyerlerle kapatıldı, denizden ve havadan olağanüstü güvenlik tedbirleri alındı.
Boğaz'da askerî gemiler devriye gezerken, helikopterler gün boyunca İstanbul semalarında dolaşıyor, keskin nişancılar kritik noktalarda görev yapıyordu.
İstanbullular için ise hayat bir anda değişmişti.
İşe gidecekler hangi yolun açık olduğunu öğrenmeye çalışıyor, esnaf dükkânını açmadan önce polis bariyerlerini kontrol ediyor, toplu taşımada güzergâh değişiklikleri yapılıyordu.

DÜNYANIN MERKEZİ İSTANBUL'DU
28-29 Haziran 2004 tarihlerinde gerçekleştirilen NATO Zirvesi, Soğuk Savaş sonrasının en kritik toplantılarından biri olarak görülüyordu.
Afganistan'daki NATO misyonunun genişletilmesi, Irak'ın geleceği ve ittifakın yeni güvenlik anlayışı masadaydı.
Bu nedenle yalnızca liderler değil, binlerce yabancı gazeteci, diplomat ve güvenlik görevlisi de İstanbul'a gelmişti. Kent, birkaç günlüğüne dünyanın diplomasi merkezlerinden biri hâline geldi.
Ancak zirvenin görünmeyen yüzünde bambaşka bir İstanbul vardı.
SOKAKTA BAŞKA BİR GÜNDEM VARDI
Zirve yaklaşırken sendikalar, meslek örgütleri, küreselleşme karşıtı platformlar ve farklı siyasi gruplar protesto çağrıları yapıyordu.
Bu nedenle gösteriler daha zirve başlamadan İstanbul'un farklı noktalarına yayıldı.

Taksim, Şişli, Mecidiyeköy, Beşiktaş ve Okmeydanı çevresinde olağanüstü hareketlilik vardı. Emniyet güçleri olası yürüyüş güzergâhlarını bariyerlerle kapatırken, göstericiler farklı noktalarda toplanmaya çalışıyordu. İstanbul, uzun yıllardır görmediği ölçekte bir güvenlik operasyonuna sahne oluyordu.
MÜDAHALELER GECİKMEDİ
Polis, izinsiz gösterilere biber gazı, cop ve tazyikli suyla müdahale etti.
Bazı grupların attığı taş ve molotofkokteylleri gerilimi daha da artırdı.

Gün boyunca televizyon ekranlarında gaz bulutları, devrilen çöp konteynerleri ve kalkanlarıyla ilerleyen çevik kuvvet ekipleri vardı.
O günleri yaşayan İstanbullular için siren sesleri adeta olağan hale gelmişti.
BİR KENT, İKİ FARKLI MANZARA
İstanbul'un tarafında diplomatik konvoylar ilerliyordu.
Diğer tarafında ise yüzleri maskeli göstericiler polis barikatlarını aşmaya çalışıyordu.

Bir otelin toplantı salonunda devlet başkanları güvenlik stratejilerini tartışırken, birkaç kilometre ötede gençler gözaltına alınıyor, sağlık ekipleri yaralılara müdahale ediyordu.
MEDYANIN GÖZÜ İSTANBUL'DAYDI
Uluslararası televizyonlar canlı yayınlarını İstanbul'dan yapıyordu.
Bir yanda Boğaz'ın eşsiz güzelliğinin görüntüleri...
Diğer yanda gaz bulutları...

22 YIL SONRA AYNI TARTIŞMALAR
22 yıl sonra değişmeyen bir gerçek var.
Bu çapta uluslararası toplantılar düzenlendiğinde, şehirler hâlâ olağanüstü güvenlik önlemleri alıyor.
Gösteri hakkı ile kamu güvenliği arasındaki denge hâlâ tartışılıyor.

Devlet güvenliği önceleyen politikalar geliştirirken, sivil toplum örgütleri ve protestocular da seslerini duyurmanın yollarını arıyor.
İstanbul'un 2004'te yaşadığı "NATO hâli" böyleydi.
Umarız 22 yıl sonra Ankara'da düzenlenen zirve, herhangi bir aksilik ve olay olmadan Türkiye'nin istediği şekilde geçer.
patronlardunyasi.com