Kültür-Sanat


Yelda İPEKLİ

1989 yılının o günlerini hâlâ hatırlıyorum.

Henüz yirmili yaşlarımın başındaydım. Klasik müzik benim için yalnızca bir müzik türü değil, sanatın bütün dallarına açılan büyülü bir kapıydı.

İstanbul'un kalbinde, o kapıdan geçmek isteyenlere yepyeni bir dünya sunan bir yer açılıyordu: Cemal Reşit Rey Konser Salonu.

O zamanki adıyla İstanbul Konser Salonu...

14 Mart 1989'da kapılarını açtığında, Lucerne Festival Yaylı Çalgılar Orkestrası sahnedeydi. Rudolph Baumgartner yönetimindeki orkestranın solisti ise dünyaca ünlü piyanistimiz İdil Biret'ti.

Ardından birbirinden değerli sanatçıların yer aldığı özel bir konser dizisiyle İstanbul'un müzik hayatında yeni bir dönem başladı.

Şanslıydım.

Oradaydım.

Bazı mekânlar vardır, insanın yalnızca kulağına değil, ruhuna da dokunur. İlk girdiğiniz andan itibaren sizinle bir bağ kurar. Yıllar geçer, konserler biter, alkışlar diner ama o ilk heyecan hiç kaybolmaz.

CRR benim için hep böyle bir yer oldu.

NEW YORK FİLARMONİ'NİN İSTANBUL'A BIRAKTIĞI MİRAS

Peki, İstanbul'un müzik hayatında böylesine önemli bir yere sahip olan CRR'nin nasıl doğduğunu biliyor musunuz?

Hikâyesi oldukça ilginç.

Yıl 1985...

Dünyaca ünlü New York Filarmoni Orkestrası, efsanevi şef Zubin Mehta yönetiminde İstanbul'a geliyor.

Ancak ortada önemli bir sorun var.

İstanbul'da bu büyüklükte bir orkestranın konser verebileceği uygun bir salon bulunmuyor.

Sonunda konserler Harbiye'deki Spor ve Sergi Sarayı'nda gerçekleştiriliyor. Bugün Lütfi Kırdar Kongre Merkezi'nin bulunduğu yerde...

Düşünebiliyor musunuz?

Dünyanın en önemli orkestralarından biri İstanbul'a geliyor ama konser verecek uygun bir salon bulamıyor.

Bu ilginç hikâyeyi CRR'nin ilk genel sanat yönetmeni, ünlü müzikolog ve Sabahattin Ali'nin kızı Filiz Ali'nin anılarından öğreniyoruz.

Filiz Ali, 2021 yılında kaleme aldığı CRR'nin kuruluş hikâyesinde, Zubin Mehta'nın İstanbul'daki konser salonu eksikliğine dikkat çektiğini anlatıyor.

Mehta'nın bu konudaki eleştirileri dönemin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Bedrettin Dalan'a kadar ulaşıyor.

Dalan da yaşananlardan etkileniyor.

Nitekim Filiz Ali'nin aktardığı 22 Ocak 1989 tarihli Cumhuriyet gazetesindeki açıklamasında Dalan, New York Filarmoni'nin bir spor salonunda konser vermek zorunda kalmasından utandığını ve bunun üzerine bir konser salonu yaptırmaya karar verdiklerini söylüyor.

Yani bugün hepimizin bildiği Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nun kuruluşunda, 1985 yılında İstanbul'a gelen New York Filarmoni Orkestrası'nın önemli bir payı var.

Ama hikâye burada bitmiyor.

ALTINDA İTFAİYE, ÜSTÜNDE KONSER SALONU

Filiz Ali'nin anlattıkları, CRR'nin kuruluşunun hiç de kolay olmadığını gösteriyor.

1988 yılında salonun sanat yönetimini üstlenmesi gündeme gelen Filiz Ali, henüz inşaat halindeki binayı gezerken çeşitli sorunlarla karşılaşıyor.

Bunların başında da sahnenin fiziki koşulları geliyor.

Çünkü konser salonu, Harbiye'deki itfaiye binasının üzerine inşa ediliyor.

Sahnenin genişletilmesi, yükseltilmesi ve orkestra çukurunun oluşturulması gerekiyor. Ancak binanın altında itfaiye bulunduğu için mimari müdahalelerin sınırları var.

Filiz Ali'nin anılarında anlattığına göre başlangıçtaki projede orkestra çukuru bile düşünülmemiş.

Sonradan çözüm aranıyor ama fazla derine inildiğinde itfaiyenin tavanına ulaşma tehlikesi var!

Bir yandan bu sorunlarla uğraşılıyor, diğer yandan salonun akustiği için yurt dışından uzmanlar getiriliyor.

Açılış programı hazırlanıyor, dünyanın önemli sanatçılarıyla bağlantılar kuruluyor.

Üstelik bütün bunlar bugünkü iletişim imkânlarının bulunmadığı yıllarda, telefon, faks ve teleksle yapılıyor.

Sonunda bütün güçlükler aşılıyor ve İstanbul, 14 Mart 1989'da yeni konser salonuna kavuşuyor.

Benim de genç bir müziksever olarak açılışına tanıklık ettiğim o salon, işte böyle bir hikâyenin sonunda doğuyor.

Şimdi geriye dönüp baktığımda CRR'yi daha da anlamlı buluyorum.

Bir dünya orkestrasının İstanbul'da uygun salon bulamamasıyla başlayan arayış, kentin kültür hayatına damgasını vuran kalıcı bir esere dönüşmüş.

İyi ki de dönüşmüş.

YA ESKİ BÜYÜSÜ KAYBOLURSA?

Yıllar sonra Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nun yenileneceğini öğrendiğimde içimi bir hüzün kaplamıştı.

Ya o eski büyüsü kaybolursa?

Ya anılarımızın biriktiği o salon, yenilenirken ruhundan bir şeyler yitirirse?

Çünkü bazı binalar yalnızca beton, ahşap ve camdan oluşmaz. İçlerinde yaşanmışlıklar vardır. Bir konserin ilk notası, bir sanatçının sahneye çıkışı, dakikalarca süren alkışlar...

Ve insanın gençliği.

Neyse ki korktuğum olmadı.

Yenilenen CRR'yi gördüğümde geçmişin izlerinin silinmediğini, aksine daha özenli biçimde korunduğunu hissettim.

Kapsamlı yenileme çalışmalarında salonun özgün mimari dokusuna ve akustik özelliklerine gösterilen özen benim için çok kıymetliydi. Bina daha konforlu, daha güvenli ve daha işlevsel hale getirilirken geçmişiyle bağı koparılmamıştı.

En çok da anı odasından etkilendim.

Cemal Reşit Rey'in el yazması notaları, mektupları, konser programları...

Bir bestecinin hayatından geriye kalan o küçük ama paha biçilmez izler.

Çok romantik buldum.

Çünkü orada yalnızca eski belgeler sergilenmiyor. Bir sanatçının emeği, tutkusu ve yaşadığı dönemin kültür hayatı da ziyaretçilerle buluşuyor.

BİR SALONUN RUHU AKUSTİĞİNDE SAKLIDIR

CRR'nin benim için en önemli özelliklerinden biri de akustiği.

Türkiye'de klasik müzik için özel olarak tasarlanmış ilk salonlardan biri olması, onu zaten ayrıcalıklı bir yere koyuyor.

Ama iyi bir konser salonunun değerini yalnızca teknik ölçümlerle anlatamazsınız.

Bazen bir kemanın en ince sesini duyarsınız. Bazen orkestranın bütün enstrümanları aynı anda yükselir. Bazen de müziğin içindeki sessizlik, notaların kendisinden daha etkileyici olur.

İşte o anlarda salonun ne kadar önemli olduğunu anlarsınız.

CRR'de bunu defalarca hissettim.

Yenileme sonrasında da o duyguyu kaybetmemiş olmak benim için büyük mutluluk.

Üstelik artık yalnızca konser saatlerinde kapıları açılan bir yapı değil, günün farklı saatlerinde de yaşayan bir kültür merkezi olma yolunda.

Yeni sezon programında da dikkat çekici konserler var. Müzikseverlere mutlaka göz atmalarını tavsiye ederim.

PEKİ, CEMAL REŞİT REY'İ NE KADAR TANIYORUZ?

Bütün bunları anlatırken salona adını veren büyük sanatçıyı anmadan geçmek olmaz.

Cemal Reşit Rey...

Türk müzik tarihinin en önemli isimlerinden biri.

Hepimizin bildiği, coşkuyla söylediği Onuncu Yıl Marşı'nın bestecisi.

Kuşaklar boyunca sahnelenen Lüküs Hayat operetinin bestecisi.

12 Anadolu Türküsü onun eseri.

Denizciler Marşı onun eseri.

Daha neler, neler...

Yazmaya kalksak sayfalar yetmez.

Ama Cemal Reşit Rey'i yalnızca eserleriyle anlatmak da eksik kalır.

O, Türkiye'de çağdaş ve çok sesli müziğin gelişmesinde, daha da önemlisi kurumsallaşmasında büyük rol oynamış bir öncüydü.

Cumhuriyet'in ilk yıllarında Batı müziğinin formlarını Anadolu'nun kültürel birikimi ve halk müziği motifleriyle buluşturdu.

Bir yandan beste yaptı, bir yandan eğitim verdi, orkestralar yönetti, yeni kuşakların yetişmesine katkıda bulundu.

Besteci, orkestra şefi, eğitimci...

Müziğin hemen her alanında iz bıraktı.

Bugün Türkiye'de çok sesli müzikten söz edebiliyorsak, onun ve Cumhuriyet'in ilk kuşak müzik insanlarının emeğini unutmamak gerekiyor.

KONSER SALONUNDA ÇIT ÇIKMASINA TAHAMMÜL EDEMEZDİ

Cemal Reşit Rey'in bir de disiplinli, hatta oldukça otoriter bir tarafı varmış.

Büyüklerimden dinlediğim kadarıyla konser sırasında salonda en küçük bir gürültüye bile tahammül edemezmiş.

Öyle ki gerektiğinde gürültü yapan seyirciyi salondan çıkarır, bazen de kendisi bir süreliğine salonu terk edermiş.

Dinleyicilerin kılık kıyafetine, davranışlarına, konser adabına da büyük önem verirmiş.

Bugünün alışkanlıklarını düşündükçe insan ister istemez gülümsüyor.

Acaba bugün bir konser salonuna girse ne düşünürdü?

Cep telefonlarının ışıkları, en sessiz bölümde çalan bir zil sesi, konser sürerken yapılan konuşmalar...

İyi ki bugünleri görmedi, diyorum bazen.

Elbette zaman değişiyor. Seyirci değişiyor. Sanatın sunuluş biçimi de değişiyor.

Ama müziğe ve sahnedeki sanatçıya duyulan saygının değişmemesi gerektiğine inanıyorum.

İYİ Kİ VARSIN CRR

Aradan 37 yıl geçti.

1989'da genç bir müziksever olarak kapısından girdiğim o salon, bugün hâlâ İstanbul'un kültür hayatının önemli 
duraklarından biri.

Benim içinse çok daha fazlası.

Gençliğimin bir parçası.

Güzel konserlerin, unutulmaz sanatçıların, alkışların ve anıların mekânı.

Şimdi Filiz Ali'nin anlattığı kuruluş hikâyesini düşündükçe CRR'ye daha farklı bakıyorum.

Bir dünya orkestrasının İstanbul'da uygun salon bulamamasıyla başlayan arayışın, bütün mimari ve idari zorluklara rağmen nasıl kalıcı bir kültür kurumuna dönüştüğünü bilmek, o binayı benim için daha da anlamlı kılıyor.

Yenilenen yüzüyle geleceğe hazırlanırken geçmişini de koruyabilmesi, CRR'yi benim gözümde daha da değerli kılıyor.

Dilerim daha nice kuşaklar o kapıdan ilk kez girerken benim 1989'da hissettiğim heyecanı yaşar.

Ve dilerim Cemal Reşit Rey'in adı, yalnızca konser salonunun girişindeki tabelada değil, o sahneden yükselen her notada yaşamaya devam eder.

Ruhu şad olsun.

patronlardunyasi.com